Alice ve ben.

Aslına bakarsanız, yazacak başka bir ton konum vardı, aldığım notlar, mesela: imgeler & izlenimler üzerine bir yazı vardı; Mürdüm eriğine, onun Freza eriğine dönüşümüne methiyeler düzecektim, 7 ömür yılan yaşayanların nasıl ejder olduğundan bahsedecektim; Walk the Moon’un solistinden, Fatih Mühürdar’dan, onun İlhan İrem taklitlerinden, İlhan İrem’den, Gaffur Uzuner’den, Sermet Erkin’den lafı açacaktım, bir zamanlar adıyla varolan… diye bağlayacaktım o yazıyı da; The Who’nun Sell Out albümünden, Frances Ha’nın satıcı arkadaşından, Eşkiya’daki Şermin Hürmeriç’in oynadığı karakterden, sat-kurtul’dan – müziklere (Plumtree, Discount, Sex Bob Omb, oradan bir ihtimal Sleater-Kinney (belki o vesileyle Portlandia) / Le Tigre’nin This Island‘ını geçen seyahatlerimde THY’nin listesinde görüp gaza gelişim*). Ah, tabii ki asıl Hal Hartley’den. Olmadı, Alice (Munro) geldi, gitmedi.

Okumaya devam et “Alice ve ben.”

bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı

Glow

Glow‘u seyrettik, peşinden Dangal geldi (bu da mı tesadüf? haydi bunu da açıklayın dadaistler!). 80’ler estetize edildiğinde ne kadar katlanabilir oluyor <hipster mode on>önemli olan onu bütün çiğliyle hatırlayıp, kabullenip her şeye rağmen sevgisi 8P </hipster mode off – ya da ben öyle sanayım>. Glow şu şekilde bir şey olarak estetize edilse de, kendini dayandırdığı aslı aslında böyle bir şey. Beğeneceğimizi, ilgileneceğimizi hiç beklemiyorduk, bizi şaşırttı – hele Kate Nash’in varlığı (ve hali) yılın sürprizi idi (o kadar olmasa da).

Okumaya devam et “bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı”

oku izle dinle… III (oku)

Bilim kurgu kitapları nasıl olmalıdır? Kim nasıl isterse yazsın, kendi bilecekleri iş. Iain M. Banks’in Inversions‘ında mesela, her şey ortaçağa uygun anlatılır; o kadar uygun anlatılır ki kitabın Culture ya da bırakın Culture’ı, bilim kurgu kitabı olup olmadığı bile tartışmaya açıktır. Genelde bk kitapları “çeviri” değil, “uyarlama” kitapları olur çıkar – karakterler biraz zorlasanız anlayacağınız izlenimi veren terimler kullanır: foton torpidoları, fazer ışınları, kalkanlar, ışınlanma, uzay gemileri, albay-kaptan-hiyerarşi. Yani özetle İngiliz karakterler “pattes-balık” (fish ‘n’ chips) yerine “balık-ekmek” yerler, köfte-ekmek değil (örneğin kaynağı ve daha fazla açıklama için bkz. Akşit Göktürk’ün “Çeviri: Dillerin Dili”).

Okumaya devam et “oku izle dinle… III (oku)”

o sırada, paralel evrende…

Bazı insanlar vardır, siz bir müzik grubunu, ya da bir yazarı beğenirsiniz, paylaşmak istersiniz, beyefendi daha ilk dinlemede/okumada (dakika birde) "bunlar bilmemkime benziyor…" der, sonra da o ilk yaptığı teşhisi dünya yıkılsa değiştiremezsiniz:
– sana geçen dinlettiğim grubun yeni albümü çıkmış, bir bak, seversin..
– boşver ya, çakmasını dinleyeceğime, giderim mis gibi orijinallerinin 1978 tarihli albümlerini dinlerim oh mis gibi!..

atsan atılmaz, satsan satılmaz (peki televizyon seyrederken bir yandan soyduğu portakalları ağzınıza tıkıveriyor mu? ya da iç cebinde nüfus cüzdanını taşıyor mu? telefonu uzun uzun çalarken o -illaki açacak bu arada ama- kimin aradığını görmek için uzun uzun ekrana gözlerini dikiyor mu? emekli albay mı? Tambay mı?..)

İşte bu satırların yazarı da öyle bir insan ey kâri! Hakikaten öyleyim, abartmıyorum ("mübalağa etmiyorum" yazmıştım ki, Nurullah Ataç’tan korktum da sildim).

Geçenlerde Gürer Beyciğimle birlikte güzel bir kitap bulduk, onu okuduk (Ernest Cline – Ready Player One) seksenlerde geek olup atariler peşinde saatlerini harcamışlara ilaç gibi bir kitap, hakikaten çok güzel, yazarının geek olduğu da aşikar (apaçık, ortada 8). İşte bunu öyle beğenince, bir sonraki (yeni) kipatını da okuyalım dedik: Armada – aman sen misin (ben miyim) okuyan! Hemencecik yaftasını yapıştırdım: The Last Starfighter bu, bana ne bitti nokta. Çok biliyorum ya, neyse ki iki üç sayfa sonra yazarı da ref’liyor (atıfta bulunuyor) ilgili filme (1984 tarihli imiş bu arada). Ama işte bir kere The Last Starfighter oldu ya, o kadar, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz. Sonuç: Ready Player One 4.5*, Armada otur aşağı 2.5*, o da kanaatten. Spielberg çekiyormuş şimdi Ready Player One’ı bu arada. (The Last Starfighter da dizi olacakmış – onun bağlantısını bulmak için Gürer’le olan mail’i açtım, bir de Goonies Reboot haberi vardı).

Armada bitince ne okusam diye "ne okusam?" listemi açtım, Bera’nın önerdiği Tad Williams – Stone of Farewell vardı en başta, bir de Octavia Butler’ın "The Mind of My Mind"ı, Stone of Farewell’e başladım (üçlemenin ortanca kitabı). Ya, anlatım güzel ama Tolkien hakikaten bunları yiyip bitirmiş – e şimdi diyebilirsiniz ki, e Tolkien’i de Kral Arthur falan filan yemiş, bana ne. Dragonlance’i (hava atayım diye yazıyorum, sene 1993) okuduğumda ne kadar beğenmiştim (vauvv! kapov!), e sonra ne oldu? 10 sene sonra Yüzük Kardeşliği’ni okuyunca almadım mı ağzımın payını? O yüzden neyse. Hem ben artık böyle iyinin iyi, kötünün kötü, iyi-kötü, siyah-beyaz olan yapıtları sevmiyorum ki. Yine de okudum, zevk almadım da diyemedim ama işte ağzımın kenarında bir "breh breh" sarkazmı (Ece bile diyor ki "baba ben Hayao Miyazaki’yi seviyorum çünkü onda herkesin haklı olduğu bir taraf var; öyle saf iyi / saf kötü yok, gerçekçi – bir de -başka zamanlarda, bağlantısız olarak- diyor ki "gene mecazi anlamda söyledin, değil mi?" ben de ona diyorum ki "mecazi değil, sarkastik / kinayeli", o da diyor ki, "ne fark var?" ben de diyorum ki: "biri başka anlamı verir, diğeri genellikle zıttını" – şimdi söyleyin hakim bey, yazık değil mi bu çocuğa? bu da mı ofsayt?).

Kipatı bitirdim, üçlemenin sonunu da merak ettim ammevelakin üçüncü kipat (To Green Angel Tower) yazılmış en oylumlu kipatlardan biriymiş (Wikipedia öyle diyorsa, doğrudur), o yüzden orta 2 Türkçe’den dönem ödevi yapar gibi, internette özetini arattım – paperback’e iki cilt olarak basılmış, ikinci cilde kadar olan kısmın (ve önceki diğer kipatların da) bölüm bölüm özetini buldum, ilk kipatın özetini oradan okudum keh keh ama ikincisini arkadaş hala okumalarda, o yüzden "buna da şükür" diyerekten son kipatı okumaya başladım.

Bir de (ground control, Andy Weir’ın The Martian‘ı var, bunu çok ısrarla tavsiye ederim (Ready Player One 80’lerde geek olanlarımız için ama bu, olur a bu blogu okuyan her insana lazım) – bunun filmini de Ridley Scott çekmiş, Matt Damon cuk oturmuş (ama Ridley Scott inşallah kipatın komik kısımlarını Alien’a çevirmez).

Bir de bir de David Irvine var – şu yapıtlarının çıktılarını aldım, etraflarını kestim, birazdan ofis dolabıma yapıştıracağımdır, beklerim.

Bu (şimdiki) Dave Irvine değil ama, anlayana (onu da, onu da dolabıma yapıştıracağım!)


(bilmeyenler için verdiği ref’e bağlantı yaptım, tekrardan seyretme zamanım gelmiş, onu fark ettim bir de bir de ponçi pong)


but he has one compensation

She embarked upon a conversation which, I gathered from her tone, was of a facetious and even flirtatious character. I did not pay much attention, and since it seemed to prolong itself I began to meditate upon the writer’s life. It is full of tribulation. First he must endure poverty and the world’s indifference; then, having achieved a measure of success, he must submit with a good grace to its hazards. He depends upon a fickle public. He is at the mercy of journalists who want to interview him, and the photographers who want to take his picture, of editors who harry him for copy and tax-gatherers who harry him for income tax, of persons of quality who ask him to lunch and secretaries of institutes who ask him to lecture, of women who want to marry him and women who want to divorce him, of youths who want his autograph, actors who want parts and strangers who want a loan, of gushing ladies who want advice on their matrimonial affairs and earnest young men who want advice on their compositions, of agents, publishers, managers, bores, admirers, critics, and his own conscience. But he has one compensation. Whenever he has anything on his mind, whether it be a harassing reflection, grief at the death of a friend, unrequited love, wounded pride, anger at the treachery of someone to whom he has shown kindness, in short any emotion or any perplexing thought, he has only to put it down in black and white, using it as a theme of a story or the decoration of an essay, to forget all about it. He is the only free man.

W. Somerset Maugham, detail from "Cakes and Ale"


Ha Robert Vaughn, ha Maugham, ne fark eder? 😛

beyaz balina okyanusta kıvrıla kıvrıla yüzüyor…

Bugün Moby Dick’i bitirdim. Moby Dick, Dickus Mobius. Yıllar yıllar evvel bir kere İngilizce’sine başlamıştım, başından öteye geçememiştim, bu sefer Mîna Urgan & Sabahattin Eyuboğlu sağolsunlar, elimden tutup, karşıya geçirdiler beni. Aslında böyle entel dantel bir girişe Monty Python ref.’iyle başlamak pek doğru olmadı ya, neyse, ilerleyen satırlarda ciddiyetimize bürünürüz elbet. Daha doğru olarak şu alıntıyla başlamalıydım (kitabın hemen başlarından, 270. sayfadan):

Önemli gördüğüm birkaç şeyden daha söz etmek için buradan iyi bir yer bulamam sanıyorum. Bunlar basılıp kitaba girince, bu Beyaz Balina öyküsünün ve hele sonundaki yıkımın olağanlığına herkesin aklı daha iyi yatacaktır bana kalırsa. Çünkü bu yürekler acısı olay öyle inanılmaz bir şeydir ki, doğruluğunu kanıtlamak için – sanki uydurmaymış gibi- ayrıca uğraşmak gerekir. KAralıların çoğu, dünyanın en basit, en elle tutulur kimi harikalarından öyle habersizdirler ki, balina avcılığının tarihe geçmiş ya da geçmemiş birkaç olayını anlatmazsak, belki de Moby Dick’i korkunç bir masal, ya da daha kötüsü, bir düşünceyi anlatmak için uydurulmuş çirkin, canavarca bir alegori sayıp dudak bükerler bize.

Aklınıza hemen de Tolkien’in (Yüzüklerin Efendisi’nin ikinci baskısına yazdığı önsözdeki):

I cordially dislike allegory in all its manifestations, and always have done so since I grew old and wary enough to detect its presence. I much prefer history, true or feigned, with its varied applicability to the thought and experience of readers. I think that many confuse ‘applicability’ with ‘allegory’; but the one resides in the freedom of the reader, and the other in the purposed domination of the author.

lafı gelmiyor mu? Peygamberliğin şartlarından biri yaptığı mucizenin kendisini red etmesi olarak sayarlar (yani adam taşı konuşturacağını söyleyip, üstüne konuşturduğu zaman dile gelen taş ona "sen peygamber değilsin" derse, karizma çiziliyor), işte bu da böyle bir şey ("hani bir gün dalar ya insan…" – bu aralar Zeki Müren’le Erol Evgin arasında gidip geliyorum diyeceğim ama değil, Tanju Okan’ın "Gülünce gözlerinin içi gülüyor" yorumunu yeni keşfedip bağlandım onlardan müsade isteyip, Halit Kıvanç pazarları Radyo NTV’de 10:30’da program yapıyor, kaçırmayın, orada dinledim ben de). Yazarları alegori değil demiş, daha ne olsun, değil mi ya! Biliyorsunuz, Moby Dick’in, Ahab’ın aslında neler neleri temsil ettiğine dair on bin yorum var, hatta Mîna Urgan önsözde bahsetmişti sanırım, bir saniye…

Görüyoruz ki, Melville, Moby Dick’in Kaptan Ahab için tam neyi simgelediğini burada açıkça anlatmış; hatta kitabının başka bir yerinde, Beyaz Balina’nın bir alegori olmadığını da söylemiştir. Gelgelelim Moby Dick çağımıza yeni bir "mythos" kattığı için, her eleştirmen onun değişik bir yorumunu yapmıştır: Örneğin Van Wyck Brooks’a göre, Moby Dick, Beowulf destanındaki canavar Grendel gibi, doğanın yaban güçlerinin bir simgesidir; William S. Glein’a göre, kaderdir; Henry Pommer’a göre, Tanrıdır; William E. Sedgwick’e göre, evrenin çözülmez gizidir; hatta Aileen Wells Parks’a göre, para ve ağır endüstriye dayanan sömürücü sınıftır. Leon Howard’ın dediği gibi, çağımızın aydınları en çok neden korkuyorlarsa, onu görmüşlerdir Moby Dick’te. Bu arada Freud’cular ve Jung’cular da Moby Dick’in psikanalize dayanan yorumlarını yapmışlardır. Örneğin, Mumford, onun bilinçaltı olduğunu, Newton Arvin nefret edilen baba otoritesinin ve baskısının bir simgesi olduğunu ileri sürmüştür. D.H. Lawrance ise, Moby Dick’i, beyaz ırkın psikolojik bakımdan yitirdiği cinsel gücün bir simgesi olarak görmüştür.

Yani insanın koca bir "HÖH!" diyesi gelmiyor da değil. Yıllar evvel (1998, to be exact) Alien’ın feminist bir yorumunu okuyup dünyanın gerçekliğinden belki de ilk kez şüpheye düşüp, gizli kamera aramıştım (o yazı bu değilse de, bunun gibi bir şeydi: Reassessing Alien: Sexuality and the Anxieties of Men). Neyse. Şimdi bu sıkıcı şeyleri bırakıp, ilginç olan yere gelelim:

Nasıl ki yetersiz, pek bir kültürsüz bir kişi kendinden bağımsız çok güçlü bir şiir yazabilir — "nasıl ki" diye başladım ama açıklayayım: kendisi diyelim ki mırnav kedisini anlatırken, öyle kapalı sözcükler kullanır ki, obje kedi, konu da kedi sevgisinden taşar, her okuyanda onun en derin duygularını titreten bir opamp’a döner (opamp ne, boşverin şimdi, yani alınan duyguyu on misliyle çoğaltıp, geri besleme yapar diyelim). Mesela, biz bilgisayarları dışımızda değil de, içimizde (aka beyin tabanlı) yapıyor olsaydık, ya da filmleri, kodu/senaryosu şöyle olacaktı: {güzel bir kişi} odaya girer. {korkunç bir yaratık} kapının arkasından çıkar. Ve her beyin bu değişken kısımları kendi sistemine göre dolduracaktı. Güzel bir kişi esmer bir kadın ya da kızılderili bir adam, korkunç bir yaratık da palyaço, örümcek, beyaz bir kağıt parçası olabilecekti. İşte bu paragrafın başında bahsettiğim şair de böyle imgeler kullanır… "Sen en güzel umudusun…" aaa, ne güzel, ne pozitif. "En güzel günlerin ardından çıkagelen…" falan filan, hep bizim işlemciyi kullanır javascript kodlar gibi, server değil de client-side uygulamalar gibi. Neyse, diyorduk ki işte "nasıl ki yetersiz, pek bir kültürsüz bir kişi….". Melville ne yetersiz, ne kültürsüz ama kitabı yazarken aklında sadece bir tek düşünce var (yani bence): bir balina kitabı yazmak. Kitap baştan sonra Forrest Gump’ın şu karideslere takmış arkadaşı gibi balinacılıkla ilgili ne var ne yok, ona odaklanıyor: Balinanın ağzı nasıldır, omurgaları nasıldır, kuzey balinası ile güney balinası arasında ne farklar vardır, neresi yenir, tadı nasıldır, bir balina gemisinde iğne iplik hangi kamaradaki hangi dolabın hangi çekmecesinde bulunur… Biz Musti ile Doğu Anadolu gezisine çıktığımızda (bunu da daha şimdi, bir önceki cümleyi yazarken hatırladım), trende bir askerle tanış olmuş, sohbet ediyorduk ama tabii ki ortak konu yok, o da bize tüfeğini nasıl da demonte/monte ettiğini büyük bir sevecenlikle anlatmış idi… Bir saniye, karıştırayım bakalım günlüğümü, bulabilecek miyim bakalım bunu da… buldum ya, hakikaten buldum, hem şaşırdım, hem sevindim:

13.6.1996 / Erzurum – Başlangıçta erzurum’da kalmayı pek düşünmüyorduk. ha, bi de erzurum’a gelirken trende tanıştığımız ibrahim tutu var. komando, MG-3 silah kullanıyor, adanalı, temiz kalpli, iyi bir çocuk. konuşacak bir şey kalmayınca bize silahın sökümünü, takımını anlattı. iki resmini çektik. hem ailesine hem de ona birer tane göndereceğiz. Erzurum, Erzincan’la kıyaslandığında çok daha kentleşmiş. ben balıkesire benzettim.

(bu kısmı alıntılayıncaya kadar bir dolu yerini daha okudum günlüğümün…) işte, sonuçta biri size gerçekten ilgilendiği bir şeyi anlatınca zevkle dinliyorsunuz, hele bir de biri gerçekten ilgilendiği bir şeyi yazdıysa, o zaman o metni hem ilgiyle okuyorsunuz, hem de işte bu kapalılık özelliğinden dolayı sizdeki yansıları da bambaşka olabiliyor (bir de Amy Poehler’ın "kimse eğlenirken aptalca görünmez" ("No one looks stupid when having fun") lafı var, o çağrıştı geldi, çok güzel laf, severim, tabii siz bilmezsiniz, bunu yazınca da bu sefer misafir sanatçı olarak "hiçbir kadın bir erkeği (erkek) bulaşıkları yıkarken vurmamıştır" lafı (ki, bunu da severim — "no woman has ever shot a man while he was washing the dishes" — ama ama bunu ararken karşıt örnek çıktı bu sefer karşıma: 1) / kaç parantez açmıştık?). 

Melville de balinacılık üzerine ne varsa (1850 itibarı ile) döküyor önünüze, başlangıçtaki acelesizliği saymaz isek, gayet güzel, ekonomik yapıyor: kitap 700 sayfa ve 135 bölümden oluşuyor; bölümlerin çoğu 2 ya da 3 sayfa, diyeceğini deyip, bitiyor, sıkmıyor, uzun tasvirlere, iç hesaplaşmalara girmiyor. Ahab kitabın ortalarına kadar, Moby Dick son 5 bölüme kadar görünmüyor ("Alien gibi" – taktım ben de Alien’a 8). Karakterler Tragedya dilinde konuşuyor, örneğin kimse ağzına bir lokma ekmek atmıyor, onun yerine "bin tanrının özenle yoğurduğu ovaların dinginliğinden kopup gelen çiyle mayalanmış unun küflenmiş kabuklarını ye sen de ey Denizci! Bin kuş dönüp dursun tepende, afiyet olsun. Siz de bilin ki bu dünyada kolay lokma diye bir şey yok: dünyanın öbür ucuna, yamyamların arasına bile gitseniz hamur bulamasanız bile engin denizlere bakın, ve hatırlayın!…" (bu bir alıntı değil, ben uydurdum). Cemal Süreya bir yazısında Yaşar Kemal’den bahsederken (doğru alıntı için gelsin internet…) — buldum ama Yaşar Kemal için değil, Bekir Yıldız için söylemiş (Günler, 77. Gün):

Bekir Yıldız’da kişi şöyle bir bakmaz, şimşek gibi bir bakış fırlatır. Yağmur yağmaz, yeri kırbaçlar.

Bana anlatım Edip Cansever’i hatırlattı bir de, doğal olarak. Romanın düzyazıdan çok şiire yakın olduğu zaten yıllar yılı söylenmiş, kabul edilmiş. Kalın, düz çizgilerle çiziyor resmini, eli titremiyor, kesin konuşuyor. Edip Cansever’de yine de şairin tereddüdü vardır karakterleri ne kadar kendinden eminseler de, Melville’de o yok. Yazar onları konuşturuyor, herkes aynı kişinin değişik parçaları, Ishmael de dahil (sanırsınız kitabı okumak yerine John Cusack’lı Identity’yi izlemişim ama değil yaw).


Ah, bir de, şöyle bir mevzu oldu: kipatı kütüphaneden aldım. Kütüphaneden kitap alınca, benim gibi entel dantel(!) bir insansanız, haliyle entel dantel, ağır, kalın kipatlar alırsınız. Hiç şaşmaz şöyle olur: kitabın ilk 15 sayfasındaki kelimelerin altı çizilmiş, eğer yabancı dilde (illaki İngilizce) bir kitapsa, kelimelerin (kelimeler de "tired", "bored" gibi basit şeyler bu arada, "omnivolloptous" filan değil (onu da zati ben uydurdum şimdi)) yanlarına orasına burasına türkçe anlamları yazılmış, soru işaretleri ünlemler, aşka gelip yorum yazmalar… ama ilk 15 sayfa. Sonrası süt liman: o ibiş okumayı bırakmıştır çünkü. Şimdi Allah’ı var, kurşun kalemle yapılır bu vulgarlıklar, "beğenmezlerse bir silen çıkar!" diye düşündüklerinden midir, nedir, bilemem. ben o 15 sayfayı dişimi sıka sıka okurum, sonrasında kitapla baş başa kalırız. Moby Dick’te öyle olmadı ama malesef. Ya elitizm filan değil ama arkadaşım, böyle bir kitabı okuyorsan, senin birtakım şeylerde piştiğini, az biraz entoş olduğunu varsayarım, yok, değil. Kitap baştan sonra şu ince post-it’lerle işaretlenmiş, yetmemiş çoğu sayfadaki "özlü sözlerin" altı çizilmiş, ünlemler atılmış. Elinizde bir gazete, parktaki bankta oturmuş, keyif yapıyorsunuz diye düşünün. Yanınıza "beyefendi görünümlü" biri oturuyor, selamlaşıyorsunuz. Bir süre sonra omzunuzun üzerinden sizin gazetenizi okumaya başlıyor, bir şey demiyorsunuz (ben gerçi sinir olurum ama sonra "ne diye sinir oluyorum? Ne zararı var bana?" diye kendime kızar(d)ım), sonra sizi dirseğiyle dürtüp, parmağını da birtakım cümleler üzerinde gezdirerek "bak şurası çok önemli, kaçırma!" deyip durmaya başlıyor, içinizden Günlerin Köpüğü’nde JanSolPartır’a son dakikalarında yapılanlar geliyor. İşte öyle bir şey ("laralay lay lay lay laralay lay…"). Ayşe, Birol, Hayri, Leyla, Sezin, Muhlis!… Size diyorum: Yapmayın e mi kuzucuklarım benim, kütüphaneden aldığınız kitapların üzerine notlar almayın, sonra bakın başka arkadaşlarınız rahat okuyamıyor, ayrıca size içlerinden o biçim pis laflar saydırıyorlar… aaaa, öyle bakmayın hemen ama, beni de ağlatacaksınız kuzucuklarım benim, haydi, öpüşün barışın, bir daha görmeyeyim tamam mı, hıııı!


Tam Dickus Mobius 8P
 


Kitaplar sizin bile olsa, yazıktır ya, çizmeyin altını üstünü sağını solunu, şimdiye kadar hangi çizdiğiniz pasajın çizikliğinin hayrını gördünüz, başınız göğe mi erdi, yıllar sonra kapağını kaldırıp da "hah, işte tam burasıydı beni üç gecedir uyutmayan, aklıma takılan yer!" mi dediniz… Küçük bir kağıt parçası koyun içine, not alma arzunuz depreştikçe oraya yazıverin bir anahtar kelime ile sayfa numarasını, o da yetiyor be annem…

Bakalım şimdi o küçük kağıdımıza, nereleri işaretlemişiz, paylaşalım… Çok beğendiğim bir anlatım vardı: 

İki zıpkınlama arasında üç yıl geçen olayda ise, hem birinci zıpkınlamayı, hem de ikincisini gördüm. Hatta balinanın gözünün altında üç yıl önce dikkatimi çeken kocaman, garip beni iyice anımsadım o ikinci görüşümde. Aradan üç yıl geçmişti diyorum ama, üç yıldan çok daha fazlaydı, eminim. (s.269)

Bu "tekinsiz anlatıcı" olayını severim, bir de yıllardır aradığım bir cümle: "anlatıcı yalnızca yaşlı bir kadındı."  — bana sorsanız, Balzac’ın Sarrasine’inden aktaran Roland Barthes ama aradım, bulamadım işte. Bir de -şimdi, bunları yazınca aklıma gelen, Fatih Özgüven’in "Doğum" hikayesindeki "Bakkaldan birisi çıkıp ona baktı, sonra içeri girdi, elinde bir tabureyle yeniden dışarı çıkıp tabureyi işaret etti. Rabia görmedi." cümle dizisi.

"Bölfçünün Rehberi" serisi vardır, bilenler bilir, hakikaten çok geyik, kafa, komik kitaplardır eğer serinin ilgili kitabının konusunda az çok bilginiz varsa. Ben de Moby Dick hakkında bu rehbere yazacak olsam: "Ahab’ı, Moby Dick’i, Ishmael’i boş geçin, asıl karakterin Fedallah olduğunu savunun.." derdim. İnsan her 3 cümlede bir tanrılardan dem vuruyorsa, o vakit o kitaba kehanet koymak Edebiyat Bakanlığı’nın 36 nolu kararname hükmünde hedesi gereğince zorunlu kılınmıştır, hakikaten koymak lazım, çok etkileyici oluyor:

[Fedallah:] Ama sana söylemiştim, ihtiyar, bu seferde ölmezden önce, denizde iki cenaze arabası görmen şart. Biri insan eliyle yapılmış olmayacak; ötekinin gözle görülür tahtası ise, Amerika’da yetişen ağaçlardan yapılmış olacak. (…) İster inan, ister inanma; böyle bir şey görmeden ölemezsin, ihtiyar. (…) Ne olursa olsun, ben öteye senden önce gidip, kılavuzluk edeceğim sana.

[Ahab:] Sen yok olduktan sonra (eğer bu söylediklerin doğru çıkarsa), peşinden gidebilmem için, bir kez daha görünüp, bana kılavuzluk edecektin. Öyle demiştin, değil mi? (…)

[Fedallah:] (…) üçüncü bir şey daha var, (…) Seni ancak ip öldürebilir.
(s. 598)

Yarın da Coleridge’in "The Rime of the Ancient Mariner"ı okuyacağım (onu da son okuyuşumun üzerinden 10 yıl geçti yahu; Gürer Bey’ciğim severdi onu da yanlış hatırlamıyorsam… Iron Maiden’ın da var mıydı bununla ilgili şarkısı, vardı sanki (yok, bakmayacağım, saat 2 oldu sabahın).

Bu pek entel dantel girişimizin de sonuna geldik, ben Akinolu Tomas, öpsün sizi 7 cüceler.

sonradan not: gerçi bahsettim ama tam yazamadım, şimdi fark ettim — işte Melville Moby Dick’i tamamıyla balinaları düşünerek yazıyor, alegori filan aklına getirmiyor, sonra kitap yayınlanınca insanlar "ya ağabey, sen ne yapmışsın ya, harika olmuş, wauw, şuraya bak, ne simgeler var seni sinsi çakal seni.." filan deyince, o da "ne diyorsunuz olm yaw?" deyip onların gözüyle bakıyor, bir yandan tabii bu ilgi hoşuna da gidiyor, işte o vakit kahve fincanında "aaa hakikaten bu paket getiren leyleğe, bu otoriter baba figürüne, bu doğanın zorbalığına, saplantılara…" neyse, iyi geceler, öptüm bye!

kipat!

Son üç-dört yıldır, ağırlıklı olarak okuduğum tür bilim-kurgu/fantağzi türk musikisi idi ama sanırım bünyeye dokunmaya başladı. "Ne okusam, ne okusam?…" diye düşünedururken (ki Murakami’nin WUBC’nın şanlı 10. yıl tekrar okuması en güçlü adaydı bu arada — bir ve iki) okumaya niyetlenip niyetlenip unuttuğum bir kipatı ne mutlu ki hatırladım: Nabokov’un "Luzhin Savunması" (bunun filmini seyretmiştim 10 yıl önce (her şey on yıl önce oldu bitti): John Turturro oynuyordu, bir bayan yönetmen yönetmişti, ben de festivalde mi ne izlemiştim, herhalde şu Kocatepe’nin oradaki sinemada olsa gerek).

Daha bir müddet daha listede bekleyecek iki BKF kipat (ref olsun ileriye):
* Alex Shvartsman – Explaining Cthulhu to Grandma and Other Stories
* Ernest Cline – Ready Player One

ah, bir de tabii M. Banks’in son kipatı var post humous.

Ama daha çok var bir müddet yokum o yollarda.

Bebek Jane’e ne oldu? (Haberler, havadisler… atlı süvari)

Geçenlerde (xkcd eliyle) Peter Pan hakkında korkunç sayılacak bir şey öğrendim. Hepimiz okuduk değil mi? Evet. Hayır, hepimiz çizgi filmini seyrettik, ya da kısaltılmış versiyonunu okuduk (çünkü o zamanlar küçüktük, İngilizce bilmiyorduk ve Türkçe’de aslına sadık bir baskısı yok idi (belki de)). Sonunda ne oluyor? Peter, Kaptan Kanca’yı öldürüyor, Wendy eve dönüyor. Bunu hatırlarsınız sanırım.

Aslında olan şu: Peter, Kaptan Kanca’yı öldürdükten sonra Wendy, Michael ve öbür kardeşle ve bütün kayıp çocuklarla birlikte Darlingler’in evine gidiyorlar. Bay & Bayan Darling bütün çocukları evlat ediniyorlar ama Peter gururundan kalmayı kabul etmeyip, olmayan ülkeye dönüyor. Wendy’yi de götürmek istiyor ama Bayan Darling izin vermeyince, pazarlık sonucu, yılda bir haftalığına bahar temizliği için gitmesinde anlaşıyorlar.

Peter arada sırada bahar temizliği için Wendy’yi almaya gelmeyi unutsa da, yıllar böyle geçiyor. Sonra kayıp çocuklar o günleri unutuyorlar. Sonra Michael, ucundan da Wendy unutmaya başlıyor. Burada alıntı yapmak üzere kipatı (ithaki yayınları, çev. Betül Avunç, 2001) açıp parmakları çalıştırmaya başlıyorum:

‘Bahar temizliği zamanı gelinceye kadar beni unutmayacaksın, değil mi Peter?’

Peter söz verdi; sonra da uçup gitti. Bayan Darling’in öpücüğünü de yanında götürmüştü. Kimselerin alamadığı öpücüğü Peter kolayca alıvermişti. Tuhaf bir durum; ama Bayan Darling mutlu görünüyordu.

Elbette bütün çocuklar okula gitti ve çoğu 3. sınıfa girdi. Tüysiklet ise önce 4. sınıfa, sonra da 5 sınıfa alındı. En yüksek sınıf 1. sınıftır. Okula başlamadan bir hafta önce, adada kalmamakla aptallık ettiklerini anladılar; ama artık çok geçti. Kısa zamanda siz, ben ya da Jenkin kardeşlerin küçüğü kadar sıradan olmaya alıştılar. Söylemek çok acı, ama zamanla uçma yeteneklerini de kaybettiler. Geceleri uçup gitmesinler diye, önceleri Nana ayaklarını karyola direklerine bağlıyordu. Gündüzleri de otobüslerden atlar gibi yapıp eğleniyorlardı. Ama çok geçmeden geceleri onları yatağa bağlayan ipleri çekiştirmeyi bıraktılar ve kendilerini otobüsten atınca bir yerlerini incittiklerini gördüler. Zamanla, şapkalarının ardından bile uçamaz oldular. Onlar buna antrenmansızlık diyorlardı; ama bunun gerçek anlamı artık inançlarını yitirmeleriydi.

Michael, diğer çocukların alaylarına karşın, onlardan daha uzun bir süre inancını korudu. Bu yüzden, ilk yılın sonunda Peter Wendy’yi almaya geldiği zaman, o da Wendy’nin yanındaydı. Wendy, Düşler Ülkesi’nde iken yaprak ve böğürtlenlerden yaptığı elbisesini giyerek, Peter’la birlikte uçup gitti. Tek korkusu, elbisenin ne kadar kısalmış olduğunu Peter’ın fark etmesi idi; ama Peter hiç fark etmedi. Kendisi hakkında anlatacak çok şeyi vardı.

Wendy, Peter’la heyecanla eski günlerden konuşmayı dört gözle beklemişti. Ne var ki, yeni serüvenler eskileri Peter’ın aklından silmişti. Öyle ki, Wendy baş düşmanlarından söz açtığında, merakla, ‘Kaptan Kanca mı, o da kim?’ diye sordu.

‘Hatırlamıyor musun?’ Wendy hayretler içinde kalmıştı. ‘Onu öldürüp hepimizin hayatını kurtarmıştın.’

Peter umursamazca, ‘Öldürdükten sonra onları unuturum,’ diye yanıt verdi.

Wendy, Çıngırdak’ın kendisini görmekten mutlu olacağını sanmadığını belirttiği zaman da, ‘Çıngırdak kim?’ dedi.

‘Aman Peter!’ Wendy çok şaşırmıştı. Peter’a Çıngırdak’ı anlattı, ama Peter yine de hatırlamadı.

‘Onlardan o kadar çok var ki. Herhalde ölmüştür.’

Herhalde haklıydı, çünkü periler uzun yaşamazlar. Ama o kadar küçüktürler ki, kısacık bir zaman dilimi bile onlara asırlar gibi gelir.

Geçen yılın Peter’a dün gibi geldiğini görmek de Wendy’yi üzmüştü. Oysa Wendy için beklemekle geçen uzun bir yıl olmuştu. Ama Peter’ın her zamanki büyüleyiciliği sayesinde, ağaçların tepesindeki küçük evde bahar temizliği yaparak eğlendiler.

Ertesi yıl Peter Wendy’yi almaya gelmedi. Eski elbisesi dar geldiği için, Wendy yeni bir elbise giyip Peter’ı bekledi; ama Peter gelmedi.

‘Belki de hastadır,’ dedi Michael.

‘Biliyorsun o hiç hasta olmaz.’

Michael Wendy’ye sokulup, titrek bir sesle, ‘Belki de öyle biri yoktur Wendy,’ diye fısıldadı. Michael ağlamamış olsaydı, Wendy ağlayacaktı.

Peter, bir sonraki yılın bahar temizliğinde geldi. Garip olan şey, geçen yılı atladığını hiç fark etmemiş olmasıydı.

Bu, Wendy’nin küçük bir kız olarak Peter’ı son görüşü oldu. Peter’ın hatırı için kısa bir süre daha büyümemeye çalıştı. Bilgi yarışmasında ödül aldığı zaman Peter’a vefasızlık ettiğini hissetti. Ama gelip geçen yıllar, vurdumduymaz oğlanı geri getirmedi. Yeniden karşılaştıkları zaman Wendy artık evli bir kadındı ve Peter, çocukluk oyuncaklarını sakladığı kutudaki bir toz zerresinden başka bir şey değildi onun için. Wendy bir yetişkin olmuştu. Bu yüzden ona acımanıza hiç gerek yok. Büyümeyi seven insanlardandı o. Sonunda kendi isteğiyle, öbür kızlardan bir gün önce büyümüştü.

Artık oğlanların hepsi büyüyüp olgunlaştılar; bu yüzden onlardan daha fazla söz etmeye değmez. İkizler’i, Küçükbey’i ve Kıvırcık’ı, ellerinde birer çanta ve şemsiyeyle her gün işlerine giderken görebilirsiniz. Michael makinist oldu. Tüysiklet soylu bir kızla evlenip lord ünvanını aldı. Demir kapıdan çıkan şu peruklu yargıcı görüyor musunuz? İşte bir zamanların Dütdüt’ü. Çocuklarına anlatacak bir tane masal bilmeyen sakallı adam ise, eskiden John’du.

Wendy beyazlar içinde evlenirken, pembe bir kuşak takmıştı. Peter’ın kiliseye süzülüp töreni engellememesi inanılır gibi değil.

Peter Pan
J.M. Barrie
çev: Betül Avunç
ithaki Yayınları, 1. Basım 2001

Roman birkaç sayfa daha devam ediyor ama durumun özeti bu (Fazıl Hüsnü Dağlarca yıllar önce demişti halbuki). Şimdi burada "Benim durumum da işte biraz böyle…" desem ne kadar kafa karıştırıcı olur (en azından benim kafamı). Hayat devam ediyor. Birtakım gelişmeler var, oldu, buraya yazmak için %100 resmileşmesini bekliyorum.

Bir sürü şeyden bahsedecektim, yine unuttum, aklımda bir tek David Lynch’in ‘İkiz Tepeler’e 2016’da tekrardan (ve baştan) başlayacağı haberi kaldı; bir de Bahar’ın müzik/resim blog girişi üzerinden kendi hakkımda yazacaklarım, bir de Kurt Vonnegut’un beni hakikaten sarsan bir mezuniyet konuşması ("How Music Cures Our Ills (and there are lots of them)", Doğu Washington Üniversitesi, Spokane, Wahsington – 17/04/2004 // Bunun çevirisini de aldım (April Yayınları, çev. Algan Sezgintüredi, 2014) ama hiç beğenemedim, o yüzden bir de ben çevirecektim ilgili konuşmayı); Doris Lessing’in "To Room Nineteen"deki hikayeler ve kendimin şimdiki hali hakkında yazacaktım sonra… listeledikçe hatırlıyorum ama sanki bir tane daha vardı. Neyse, işte vardı bir sürü şey, onları da başka bir girişe yazarım, blog benim değil mi a!

havale yaz, 777’ye gönder.

Geçen gün bahsetmiştim (bahsetmiş miydim?), işte Kurt Vonnegut (Jr.), "şimdiye kadar bulabildiğimiz bir tek iyi düşünce var, o da merhamet göstermek (affetmek vs..)", işte bugün ondan değil de kötü ikizi Hammurabi’nin "göze göz, dişe diş" intikamından, adalet duygusundan, hak yerini buldusundan bahsedeyim dedim ama şimdi düşününce ondan da değil, daha çok "ödetme"den bahsedeceğim. Sanırım.

Sizi bilmem, ben ne istiyorum? İlk kertede ilahi adalet, yanlarına kalmayacağını bilmek (ölümden sonra yaşamı destekleyen dinlerin mensupları puan kartlarına bir puan eklesinler, diğerleri biraz daha sabırlı olsunlar lütfen). Bunu, başlıkta ve bu cümlenin başında belirttiğim üzere, ilahi merciye havale etmek suretiyle yapabiliriz, bakın yapıyorum, oldu. Bunu başka varyantları da var (inanışınıza ve/ya sinema/manga kültürünüze göre): mesela bütün saflığıyla ve iyiliğiyle bir köye gelip, orada her türlü (maddi und manevi) sömürüye uğradıysanız, belki filmin sonunda paşa (mafya) babanız (James Caan) gelip, bütün köyü ateşe verir (Lars von Trier – Dogville); ya da yanınızda sizi kayıtsızca seven, canınızı sıkan, size kötülük yapan, yolunuza çıkan kim olursa olsun gözünün yaşına bakmayan bir robot/deney ürünü bir şey vardır (James Cameron – Terminator 2; Adam Wingard – The Guest); hiçbiri olmadı, bulursunuz bir defter, oraya kimin ismini yazarsanız ertesi gün o kişi ölüverir (Tsugumi Ohba – Death Note). Benim kişisel tercihim sonuncunun biraz daha ince işlenmiş hali: daha evvelden de bahsetmiştim, bunun bir sanal dünya, bir simülasyon olduğunu düşünün, facebook/twitter gibi sosyal bir medya gibi bir şey: şu takdirde ben, benim canımı sıkanı "yok sayabilir" (ignore), çok da uğraşmak istemiyorsam o kişinin n. dereceden arkadaşlık çevresinde olanların da benim sayfamı ("yaşamımı") görmelerini engelleyebilirim. Problem çözüldü, çok katılımcılı cennet. Biraz daha rafine versiyonda, benim bu sistemin veritabanına (mümkünse MySQL olsun lütfen)  erişimim var, bütün parametrelerle oynayabiliyorum, aşağıdaki xkcd bantının aksine, geri de alabiliyorum (always backup! yoksa SELECT * FROM GHOSTS;):

Tabii ki en iyisi, sadece sizin olmanız (pörsınıl hivın), her şeyin size bağlı parametrelerle kontrol edilmesi, biraz yapay zeka, biraz hüzün… Neyse, ne diyorduk: böyle bir şey yok (şimdilik – olursa haber veririm tabii ki mutlaka, aşk olsun!)

Bu girişte yeni bir şey yok aslında: ilahi adalet için ilahi merci konusunu şurada (şurada = "İyi ile kötünün bahçesinde geceyarısı. (23/07/2009)"); veritabanı mevzuunu burada (burada = "Şeytanın SQL Queryleri (20/05/2008)"); sanal kişisel cennetleri orada (orada ="deja vu, oyunlar simülatörler..(ve intikam! intikamımız ne olacak?) (08/12/2010)") tırtıklamışlığım vardır vaktiyle. Banks (Iain M.) taa seneler önce Feersum Endjinn‘de (1994 mü neydi, daha Wachowski’ler matrix’e vektör diyorlardı), hele Stanislaw Lem Gelecekbilim Kongresi ile 1971’den huuu! çeker, o yüzden pek böbürlenecek bir şeyim, bir orijinalliğim de yok hani (ama xkcd’den 6 sene önce yazmışım ilahi veritabancılığı olayını har har har, ho ho ho! ühü ühü ühüüü!..)

Neyse, boşverin şimdi bunları, bir de-… (TL;DW)

Kurgu

2010 yılında olması lazım, Neslihan ve Brian’la buluşup, Annelieslerin Voorthuizen’daki evlerinde masaüstü oyunlarla (Settlers of Catan & Bonanza) dolu nefis bir haftasonu geçirmiştik. O günden beridir de, masaüstü oyunları (çok vaktimiz varsa Catan, yoksa Uno, Sopa de Bichos, Polilla Tramposa, Poquer de Bichos, Piratatak, Burro (bizdeki "Papaz Kaçtı"nın sadece iki eş kartlı versiyonu)) aile eğlencelerimiz arasında yer alır. En son İspanya gezimizde aldığımız oyunlardan biri de Story Cubes oldu: yüzlerinde farklı imgelerin olduğu 9 zardan ibaret bu oyunun amacı, zarları üçerli gruplar (giriş-gelişme-sonuç) halinde atıp, çıkan imgeleri yorumlayarak bir hikaye anlatmak. 


Rory’s Story Cubes

Oyunun metodu çok da yeni bir şey değil, hatta bazı zirzoplar (Edgar Wallace & Hikaye Çarkı (The Plot Wheel)) tarafından bizzat bu şekilde yazılmış hikayeler de var.

Ciddi kipatlardan gına geldikten sonra, biraz macera kitaplarına dalayım, beynimi dinlendireyim diye BKF (şehirde geçen vampir/cadı/kurt adam kitaplarının türüne "Urban Fantasy" deniyormuş, onu öğrenmiş oldum bu vesile ile) kitaplarına dalış yapmıştım. Melissa F. Olson isimli hanım kızımızın Scarlett Bernard serisini afiyetle bitirdikten sonra, Ann Leckie’nin "Space Opera" türüne dahil edilse de, M. Banks’in ilk Culture kitabı olan "Consider Phlebas"ı ne kadar Space Opera ise bu türe dahiliyeti o kadar olan, "Ancillary Justice" kitabını büyük bir zevkle okudum (kitap bu arada Wheel of Time serisinin alacağına mutlak gözüyle bakılan Hugo ödülünü ve Nebula’yı da hak ederek kaptı; hele de Culture serisinin hayranıysanız, okumanızı mutlaka tavsiye ederim. Üçlemenin ikinci kitabı olan "Ancillary Sword" da haftaya çıkacak). Sonra nereden haberim oldu hatırlamıyorum (bir ihtimal Amazon’un "bunu sevdiyseniz…" tavsiyesi) ama, normalde pek de yanına yaklaşmayacağım bir kitaba benzeyen, Ransom Riggs’in "Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children"ına başladım. "Young Adult" tabir edilen gençlere hitap eden kitaplar kategorisinde, gayet tempolu, bir başladınız mı elinizden bırakamayacağınız bir kitap: Bulgaristan’a gidiş yolunda bunu, dönüş yolunda da serinin ikinci kitabı "The Hollow City"yi bitirdim (üçüncü kitap 2015’in ilk aylarında çıkacak imiş – ayrıca ilk kitabın filmi de çekiliyormuş, Tim Burton çalacak, Eva Green oynayacakmış; biraz bile okuyasınız geldiyse acele edin derim (ben)).

Kitap(lar), eski fotoğrafların derlenip onlardan hikaye üretilmesine dayanıyor: biraz X-men, biraz zaman yolculuğu/geçit kapıları, bol koşturmaca, Stephen King’in "Hearts in Atlantis"ini andıran saf ve temiz duygulu aşk. Yazarın ilk amacı, bu ilginç fotoğrafların derlendiği bir albüm yayınlamakmış ama editörünün tavsiyesi üzerine hepsini bir konu etrafında birleştirmiş, çok da iyi yapmış.

Akla ortaçağ filmlerindeki büyücülerin baktıkları fallar, kehanetler geliyor (şimdi bunu yazınca hatırladım: Ancillary Sword’da da bu türden kehanet sikkeleri var). Vaktiyle televizyonda -herhalde Rezzan Kiraz’dı, özür dilerim- tarot açan bir falcının dediği bir şey çok ilgimi çekmişti: fal aslında geleceği göstermez, onu yapar ("set eder" desem?). Yani diyelim ki bir kutuya bir kedi ile olası öldürücü bir madde koyup (diyelim %50 aktive olma olasılığı olan radyoaktif bir malzeme), kutuyu kapattınız. Kedi kapalı kutuda yaşıyor ya da ölü ama siz kapağı açıp da bakana kadar ne yaşıyor ne de ölü, ya da bir başka deyişle hem yaşıyor hem de ölü (ve evet, gönderme yaptığım düşünce deneyinin ne olduğunu ben de biliyorum, hatta bize bunun dersini okuttular 8P). İşte çok küçük ölçekte durumumuz bundan ibaret – bir şeyin durumunu ölçene kadar, o şey belli ölçülerde (olasılıklarda) muhtemel durumların her birinde. Bu aykırı düşünce Kopenag Yorumu dediğimiz, kuantum fiziğinin temelini oluşturan kabuldür, size saçma gelebilir ama doğrudur, sonradan misler gibi saçmasapan etkileri deneylerde gözlemlenmiştir ("garip ama gerçek" ya da "saçma ama gerçek" ya da daha da ileriye götürecek olursak ahkamımızı: Credo quia absurdum (ilgilendiyseniz, bir zahmet araştırın bulun detayları, benden buraya kadar (bonus: Yahuda İskaryot’un ölümünden sonraki havari nasıl belirlendi? Azzzzz sonra…)).

Neyse, ne diyordum, evet: hikayemizi, hayatımızı, evrenimizi olasılıklar üzerine kurmak ve hikayemizden kipat, hayatımızdan hikaye ve evrenimizde de mikroskopik (mikroskopik lafın gelişi, elektronlardan bahsediyoruz) olaylardan makroskopik olayları gözlemlemek. Zevkli bir şey. 8)

Neredeyse unutuyordum: Sevgili Bahar, eğer ola ki bu girişi okuduysan, lütfen Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children’a bir göz at, seveceğini düşünüyorum (hiçbir şeyi değilse bile fotoğrafları).