Güzel sanatlar (lakin yorum da olabilirdi, ayrı girişe gerek var mıydı…)

…ve daha birtakım sorular. 8P

Şaka(?) bir yana, bir önceki girişi yazarken, yazdıktan sonra kontrol maksatlı okurken, ağzında karanfilli mujercitacığı ararken aklıma geldi. Hacettepe’nin (üniversitenin) en sevdiğim yanlarından biri bünyesinde bir adet güzel mi güzel sanatlar fakültesi barındırması. Oradakileri hemen ayırt edebiliyorsunuz biz mühendislerden! Gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bir de sık sık eserlerini sergiliyorlar binalarının girişindeki salonda, Eda’yla yolumuzu düşürüyoruz düzenli olarak gezilerimiz sırasında.

Geçen (16 Mayıs) gezimiz sırasında kara kalem çalışmaları vardı, bir tanesini (resmini çekmemişim) bir başka şeye (Hopper’a) çok benzettik, internetten baktık, bulamadık ama biliyorum işte, yatağın üzerinde oturmuş kırmızılı kadın, dışarı bakıyor, yandan görüyoruz… Takıldı kaldı aklıma tabii, neyse, ofise dönünce buldum:

Hopper – Morning Sun (1952)

Hopper yahu! En sevdiğimiz sevdiceğimiz!..

Okumaya devam et “Güzel sanatlar (lakin yorum da olabilirdi, ayrı girişe gerek var mıydı…)”

Alice ve ben.

Aslına bakarsanız, yazacak başka bir ton konum vardı, aldığım notlar, mesela: imgeler & izlenimler üzerine bir yazı vardı; Mürdüm eriğine, onun Freza eriğine dönüşümüne methiyeler düzecektim, 7 ömür yılan yaşayanların nasıl ejder olduğundan bahsedecektim; Walk the Moon’un solistinden, Fatih Mühürdar’dan, onun İlhan İrem taklitlerinden, İlhan İrem’den, Gaffur Uzuner’den, Sermet Erkin’den lafı açacaktım, bir zamanlar adıyla varolan… diye bağlayacaktım o yazıyı da; The Who’nun Sell Out albümünden, Frances Ha’nın satıcı arkadaşından, Eşkiya’daki Şermin Hürmeriç’in oynadığı karakterden, sat-kurtul’dan – müziklere (Plumtree, Discount, Sex Bob Omb, oradan bir ihtimal Sleater-Kinney (belki o vesileyle Portlandia) / Le Tigre’nin This Island‘ını geçen seyahatlerimde THY’nin listesinde görüp gaza gelişim*). Ah, tabii ki asıl Hal Hartley’den. Olmadı, Alice (Munro) geldi, gitmedi.

Okumaya devam et “Alice ve ben.”

bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı

Glow

Glow‘u seyrettik, peşinden Dangal geldi (bu da mı tesadüf? haydi bunu da açıklayın dadaistler!). 80’ler estetize edildiğinde ne kadar katlanabilir oluyor <hipster mode on>önemli olan onu bütün çiğliyle hatırlayıp, kabullenip her şeye rağmen sevgisi 8P </hipster mode off – ya da ben öyle sanayım>. Glow şu şekilde bir şey olarak estetize edilse de, kendini dayandırdığı aslı aslında böyle bir şey. Beğeneceğimizi, ilgileneceğimizi hiç beklemiyorduk, bizi şaşırttı – hele Kate Nash’in varlığı (ve hali) yılın sürprizi idi (o kadar olmasa da).

Okumaya devam et “bana kalbin kadar temiz bu sayfayı… ya da: içler dışlar çarpımı”

oku izle dinle… III (oku)

Bilim kurgu kitapları nasıl olmalıdır? Kim nasıl isterse yazsın, kendi bilecekleri iş. Iain M. Banks’in Inversions‘ında mesela, her şey ortaçağa uygun anlatılır; o kadar uygun anlatılır ki kitabın Culture ya da bırakın Culture’ı, bilim kurgu kitabı olup olmadığı bile tartışmaya açıktır. Genelde bk kitapları “çeviri” değil, “uyarlama” kitapları olur çıkar – karakterler biraz zorlasanız anlayacağınız izlenimi veren terimler kullanır: foton torpidoları, fazer ışınları, kalkanlar, ışınlanma, uzay gemileri, albay-kaptan-hiyerarşi. Yani özetle İngiliz karakterler “pattes-balık” (fish ‘n’ chips) yerine “balık-ekmek” yerler, köfte-ekmek değil (örneğin kaynağı ve daha fazla açıklama için bkz. Akşit Göktürk’ün “Çeviri: Dillerin Dili”).

Okumaya devam et “oku izle dinle… III (oku)”

o sırada, paralel evrende…

Bazı insanlar vardır, siz bir müzik grubunu, ya da bir yazarı beğenirsiniz, paylaşmak istersiniz, beyefendi daha ilk dinlemede/okumada (dakika birde) "bunlar bilmemkime benziyor…" der, sonra da o ilk yaptığı teşhisi dünya yıkılsa değiştiremezsiniz:
– sana geçen dinlettiğim grubun yeni albümü çıkmış, bir bak, seversin..
– boşver ya, çakmasını dinleyeceğime, giderim mis gibi orijinallerinin 1978 tarihli albümlerini dinlerim oh mis gibi!..

atsan atılmaz, satsan satılmaz (peki televizyon seyrederken bir yandan soyduğu portakalları ağzınıza tıkıveriyor mu? ya da iç cebinde nüfus cüzdanını taşıyor mu? telefonu uzun uzun çalarken o -illaki açacak bu arada ama- kimin aradığını görmek için uzun uzun ekrana gözlerini dikiyor mu? emekli albay mı? Tambay mı?..)

İşte bu satırların yazarı da öyle bir insan ey kâri! Hakikaten öyleyim, abartmıyorum ("mübalağa etmiyorum" yazmıştım ki, Nurullah Ataç’tan korktum da sildim).

Geçenlerde Gürer Beyciğimle birlikte güzel bir kitap bulduk, onu okuduk (Ernest Cline – Ready Player One) seksenlerde geek olup atariler peşinde saatlerini harcamışlara ilaç gibi bir kitap, hakikaten çok güzel, yazarının geek olduğu da aşikar (apaçık, ortada 8). İşte bunu öyle beğenince, bir sonraki (yeni) kipatını da okuyalım dedik: Armada – aman sen misin (ben miyim) okuyan! Hemencecik yaftasını yapıştırdım: The Last Starfighter bu, bana ne bitti nokta. Çok biliyorum ya, neyse ki iki üç sayfa sonra yazarı da ref’liyor (atıfta bulunuyor) ilgili filme (1984 tarihli imiş bu arada). Ama işte bir kere The Last Starfighter oldu ya, o kadar, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz. Sonuç: Ready Player One 4.5*, Armada otur aşağı 2.5*, o da kanaatten. Spielberg çekiyormuş şimdi Ready Player One’ı bu arada. (The Last Starfighter da dizi olacakmış – onun bağlantısını bulmak için Gürer’le olan mail’i açtım, bir de Goonies Reboot haberi vardı).

Armada bitince ne okusam diye "ne okusam?" listemi açtım, Bera’nın önerdiği Tad Williams – Stone of Farewell vardı en başta, bir de Octavia Butler’ın "The Mind of My Mind"ı, Stone of Farewell’e başladım (üçlemenin ortanca kitabı). Ya, anlatım güzel ama Tolkien hakikaten bunları yiyip bitirmiş – e şimdi diyebilirsiniz ki, e Tolkien’i de Kral Arthur falan filan yemiş, bana ne. Dragonlance’i (hava atayım diye yazıyorum, sene 1993) okuduğumda ne kadar beğenmiştim (vauvv! kapov!), e sonra ne oldu? 10 sene sonra Yüzük Kardeşliği’ni okuyunca almadım mı ağzımın payını? O yüzden neyse. Hem ben artık böyle iyinin iyi, kötünün kötü, iyi-kötü, siyah-beyaz olan yapıtları sevmiyorum ki. Yine de okudum, zevk almadım da diyemedim ama işte ağzımın kenarında bir "breh breh" sarkazmı (Ece bile diyor ki "baba ben Hayao Miyazaki’yi seviyorum çünkü onda herkesin haklı olduğu bir taraf var; öyle saf iyi / saf kötü yok, gerçekçi – bir de -başka zamanlarda, bağlantısız olarak- diyor ki "gene mecazi anlamda söyledin, değil mi?" ben de ona diyorum ki "mecazi değil, sarkastik / kinayeli", o da diyor ki, "ne fark var?" ben de diyorum ki: "biri başka anlamı verir, diğeri genellikle zıttını" – şimdi söyleyin hakim bey, yazık değil mi bu çocuğa? bu da mı ofsayt?).

Kipatı bitirdim, üçlemenin sonunu da merak ettim ammevelakin üçüncü kipat (To Green Angel Tower) yazılmış en oylumlu kipatlardan biriymiş (Wikipedia öyle diyorsa, doğrudur), o yüzden orta 2 Türkçe’den dönem ödevi yapar gibi, internette özetini arattım – paperback’e iki cilt olarak basılmış, ikinci cilde kadar olan kısmın (ve önceki diğer kipatların da) bölüm bölüm özetini buldum, ilk kipatın özetini oradan okudum keh keh ama ikincisini arkadaş hala okumalarda, o yüzden "buna da şükür" diyerekten son kipatı okumaya başladım.

Bir de (ground control, Andy Weir’ın The Martian‘ı var, bunu çok ısrarla tavsiye ederim (Ready Player One 80’lerde geek olanlarımız için ama bu, olur a bu blogu okuyan her insana lazım) – bunun filmini de Ridley Scott çekmiş, Matt Damon cuk oturmuş (ama Ridley Scott inşallah kipatın komik kısımlarını Alien’a çevirmez).

Bir de bir de David Irvine var – şu yapıtlarının çıktılarını aldım, etraflarını kestim, birazdan ofis dolabıma yapıştıracağımdır, beklerim.

Bu (şimdiki) Dave Irvine değil ama, anlayana (onu da, onu da dolabıma yapıştıracağım!)


(bilmeyenler için verdiği ref’e bağlantı yaptım, tekrardan seyretme zamanım gelmiş, onu fark ettim bir de bir de ponçi pong)