Şanghay lokal film festivalimizin dünkü gösterimi “I Swear” filmi idi. Tourette Sendromu. Herhalde ilk olarak Oliver Sacks’in “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabındaki davulcunun vakasıyla haberim olmuştu böyle bir hastalıktan. Renkkörleri Adası’nda ilginç bir hastalık vardı — litigo bodig olabilir mi? (ezberden yazıyorum). Papua Yeni Gine’deki adalarda oluyordu, yerel bir doktor ömrünü vermişti çözmeye, korkunç bir hastalıktı. Ama sonra hastalık giderek az görülmeye, azala azala bitmeye yöneliyordu da, doktor hem seviniyor, hem de üzülüyordu (“ben çözemeden yok oluyor” diye) [Spoiler: Kesin olmamakla birlikte hastalığın nesilden nesile, yerel halkın törensel olarak ölülerini yemeleriyle devam ettiği düşünülüyordu. Kadınlarda daha sık görülmesi, ilgili virüsün beyinde yerleşmesinde ve cenaze töreninde kadınların iç organları, erkeklerin ise etleri yemelerinden… sonrasında yabancıların gelişi, besin çeşitlerinin artması ve adetlerin değişmesiyle hastalık kalmıyordu.]
Canım sıkkındı bugün, havadan, sudan… (sağlığım iyi, yok bir şeyim çok şükür)
o halde, buyrunuz: Bulaşıcı olmayan kalp hastalıkları ve onlardan korunmanın yolları… ladies’n gents!
Kırık Kalp Sendromu (Takotsubo Cardiomyopathy)

- Star Wars 3 – Revenge of the Sith
Amidala bundan ölüyordu, kimse de “o ne yaw!” demiyordu (filmde), bilakis, gayet doğal karşılıyorlardı (öylesi işlerine geldiğinden belki de). Robot Chicken’ın “Dr. Ball, M.D.”si hariç! (“Yaşama isteğini kaybettiğinden mi öldü??? Nesiniz siz, doktor mu, şair mi!!!”). Turns out that, varmış öyle bir şey, fazla içli, duyarlı köfte olmamak lazımmış ama elden ne gelir.
Ehlers-Danlos Sendromu

- Alice & Jack
– Erm, have… you still got your parents?
– Neither, I’m afraid.
– Oh, no. They must have been so young.
– Big hearts, but not strong ones, unfortunately.
Alice & Jack’in Jack’i (Domnhall Gleeson)
Genetik bir hastalık, kasların, bileşke yerlerinin iyi tutmamasıyla ilgiliymiş. Öyle olunca kalbe giden damarlara da bir şey kaçabiliyor, pıhtı filan. Parmaklarınızı geriye kadar esnetebiliyorsanız bundan olabilirmiş, semptommuş.
Kalp Krizi

- Love Actually, Red Nose Special (5:07)
– Billy, I see you haven’t got your manager with you here today. Tell me, has he finally left you, you being so rude about it?
– Not really Mike. He was a big man, with a big heart… big heart attack… big coffin… It’s a big hole in my life.
Joe’yu (Gregor Fisher) anlatan Billy Mack (Bill Nighy)
“been there, done that.” (ben değil, ama herkesin etrafında birileri illaki) – sıkıcı, sıkıcı, aman ne sıkıcı. Bir sıçan, iki sıçan, üçüncüsünde kapan… Anlatacak ne var, geçelim.
Hypertrophic Cardiomyopathy

- A Man Called Otto
Kalbin normalden büyük olmasından kaynaklı, yerine göre komik, ironik, sarkastik bir sorun. İntiharsı eğilimlerle servis edilmemeli. Önceki ikisinde sembolikti, bu seferkinde literal.
Tourette sendromu önce Bafta törenini, sonra da o n-word’ü sansürlemediği bant yayınını iplayer’dan 15 saat sonra çeken BBC’yi karıştırmış.
https://www.theguardian.com/film/2026/feb/23/backlash-bafta-n-word-controversy-jamie-foxx-wendell-pierce-tourette-activist-john-davidson
filmden sonra N. Hanım da aktarmıştı bu olayı Düşes; ben de düşünmüştüm, bence iyi yapmışlar dıt’lamamakla zira sendromu çok daha iyi kavratabiliyor bu şekilde – istemsizce ne kadar tutmaya çalışılırsa çalışılsın, en kötü halde çıkıveriyor işte. Bir de rastgele de değil: o anki durumda söylenebilecek en kötü şey neyse o çıkıyor yaw.
Gerçekten gerçek azizler var bu arada, muhteşem insanlar!
Bence de sence ama işte birçok insan (Bbc radyo programından duydum) Bbc’yi tu-kakalamış. Öf yani… sen benim political correctness konusundaki düşüncelerimi biliyorsun zaten.
Neyse, ben kış olimpiyatları withdrawalıma geri dönüyorum. Bilmiyorum bu sene niye böyle oldu. Bir ay sonra artistik patinaj ve curling dünya şamp. var, Eurosport verirse oturup onları izlerim.
Bunlar ailecek böyleler… 🤷🏽♂️
Lytico-Bodig (nam-ı diğer: ALS-PD complex of Guam (ALS-PDC)) üzerine biraz daha bilgi (ben de merak ettim, kipat yanımda olmadığından enternet yardıma koştu)…
Artık neredeyse hiç rastlanmıyormuş. Olası sebepleri -Oliver Sacks’in kipatında da aktarıldığı üzere- hâlâ tam olarak bulunmuş değil ama genetik/ağır metaller/beslenme alışkanlıkları (ölmüş hastaların beyinleri; sisamgillerin (cycads) tohumları; artık soyu tükenmiş bir çeşit meyve yarasası olan “uçan tilkiler” (onlar da o tohumları yermiş) tahmin edilen sebepler imiş.
Benim bu bilgileri bulduğum kaynaklar:
Bir de hastalığı “double-prion disorder” olarak sınıflandırmışlar, iki kere okudum, ikisinde de “double-prison disorder” olarak algılayıp, merak edip, bir de “double-prison disorder” arattım, neyse ki bir şey bulamadım (“prison break 2: double-prison disorder” 8P)
Ben de prion hastalığının ne olduğunu bilmeme rağmen “double-prison disorder” diye okudum. Ölülerini yiyen başka bir kabileciğin daha başına geliyor bu prion hastalığı, hatta uzun bir süre sebebini bulamayıp meraklanıyorlar. Yıllık ritüellerini öğrenince gizem çözülüyor ve prionlar keşfediliyor, Campbell Biology’den aklımda kalan enteresan bilgilerden biri. Genelde biyoloji ve genetik kullanmayı pek tercih etmeyen beybâmın blogunda görünce çok şaşırdım doğrusu.
Eğitim şart! Yeterli bir dilbilgisi eğitimi alsalardı, virgül kullanmayı, “de”leri “da”ları düzgün yazmayı öğrenselerdi bunlar belki de hiç başlarına gelmeyecekti (bir de annenle geçen gün Dharamsala’ya tırmanıp, en kıdemli Lama’yla tanıştık, bana aksanı gayet iyi geldi — sana da selam söyledi (annenin bu aralar lama & alpacalara özel bir merakı var da; “o lama bu Lama değil!” dediysem de anlatamadım, “¡no probllama!” didi…))
Bbc’den taze taze podcast
Living with Tourette syndrome
https://www.bbc.co.uk/programmes/p0n3sc6l