Düşes Kitaplığı
tekrar et, bugün günlerden cuma…
To Marguerite
Yes; in the sea of life enisled,
With echoing straits between us thrown.
Dotting the shoreless watery wild,
We mortal millions live alone.
The islands feel the enclasping flow,
And then their endless bounds they know.
But when the moon their hollow lights,
And they are swept by balms of spring,
And in their glens, on starry nights,
The nightingales divinely sing;
And lovely notes, from shore to shore,
Across the sounds and channels pour;
O then a longing like despair
Is to their farthest caverns sent!
For surely once, they feel, we were
Parts of a single continent.
Now round us spreads the watery plain–
O might our marges meet again!
Who order’d that their longing’s fire
Should be, as soon as kindled, cool’d?
Who renders vain their deep desire?–
A God, a God their severence ruled;
And bade betwixt their shores to be
The unplumb’d, salt, estranging sea.
Matthew Arnold (1852)
John Donne mu dediniz?.. Hani, nerede?
Daha bir ton şey yazacağımdır kesin ama bugün kitap ilk bitişini sergiledi (halbuki dün akşam Bengü’ye "öyle bir yere geldim ki, buradan sonrası bayır aşağı yuvarlanacak, kitabı burada, bu şekilde (Sarah Exeter’de otel odasına yerleşip, üç kuruşuyla aldığı şeylere bakarken, yüzünde gülümseme olmasa da huzurun kıyısından bir şeyler varken) bırakayım istiyorum" demiştim, tabii ben de inanmıyordum bırakabileceğime, bırakamadım da nitekim ama herhalde becerebilmiş olsaydım en çok Fowles sevinirdi). Sonra yeniden devam etti. 2-3 bölüm daha okuyabildim, orada durdum şimdilik. İşin kötüsü rasgeleye ayarldığım müzik çalarımın bu halimden iyice faydalanması oldu: önce Ramones – "Needles and Pins", ardından Tom Waits – "Take it with me" (tabii ki "Waltzing Mathilda" daha iyi giderdi ama yüklü değildi), bitirici olarak da Fleetwood Mac – "Go your own way". Hakikaten de, ne yaptın Charles, niye ki Sarah? Cevap ne kadar bariz olsa da….
(…) I say "her", but the pronoun is one of the most terrifying masks man has invented; what came to Charles was not a pronoun, but eyes, looks, the lie of the hair over a temple, a nimble step, a sleeping face. (…)
Daha on bin şey (daha…) …
[Fotoğraf olarak sevdiğim bir resim vardı, onu koyacaktım, çeken kişinin moron oluşu beni bu fikrimden caydırdı]
Hollanda’ya yeni gelmiştik herhalde, nereden edindiğimizi de hatırlamıyorum şimdi, Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sını seyretmiş, çok da beğenmiştik. Eşe dosta tavsiye ederken "Nuri Bilge Ceylan’ın seyredilebilir versiyonu" diye tasvir etmiştik. Nuri Bilge Ceylan’ı da severiz ama yalan mı işte, Yumurta’nın izlemesi daha bir kolaydı.
Sonrasında Süt ile Bal’ın da çıktığını öğrendik ama nasıl olduysa bir türlü fırsat bulup da edinemedik, edinip de seyredemedik. Geçen gün aklıma geldi, arayıp sorunca, gayet eli yüzü düzgün, fiyatı nispeten cazip bir DVD setinin çıktığını öğrendim "Yusuf Üçlemesi" adıyla; yanında da Uygar Şirin’in Semih Kaplanoğlu’ya söyleşilerinden hazırlanmış "Yusuf’un Rüyası" adlı kitabı eklemişlerdi (ah, bir de yapım DVDsi var ama daha ona bakmadım – aslını isterseniz DVDlere de bakmadım daha).
Kitabı okumaktayım son günlerde. Okudukça bir şeyler hatırlıyorum (Yusuf’un koç alırken bayılması, baştaki annenin yürüyüşü, sahaf sahnesi… bir şey daha vardı, Çerkez düğünü, evet, ama sanki başka bir şey daha… değilmiş, koç alırken bayılması imiş). Şu aşağıdaki ise hatırlamadığım bir şeydi, okuyunca hayal meyal (ama hakikaten çok hayal meyal) hatırladım, çok ince, çok kırılgan, çok hüzünlü geldi:
Semih Kaplanoğlu, "Yusuf’un Rüyası", Timaş Yay. 2010, 2. baskı, s.134
Bu aralar "fırsattan istifade" Türk edebiyatı okuyayım dedim ve nicedir ihmal ettiğim, başlamadığım Cemil Kavukçu’yla açtım sezonu. Ondan ilk olarak "Başkasının Rüyalarını" okudum, hele de ondan evvelki iki konuk yazarım olan Murakami ve özellikle de Houllebecq’den sonra böyle duru su gibi geldi. "Memleketimin havası" gibi böh böh şeyler demeyeceğim ama Murakami’de garip Japonlar daha garip şeylerle kayıtsızca uğraşırlarken, Houllebecq’de ("Elementary Particles"da) insanlar 2 sayfada 50 çeşit pozisyon denerken, bir anda (ve Gemlik’e doğru):
Tatil bitti. Okullar açıldı. Bütün bir yaz göremediği Sevim’i görünce düş kırıklığına uğradı. Sevim serpilmiş, kocaman bir kız olmuştu. Yine ağlayacakmış gibi bakıyordu ama, ondan büyüktü artık.
(…)
Ortaokuldan sonra ailesi Sevim’i okutmadı. Aynı sokakta oturan sınıf arkadaşına onu sordu hep. Birkaç kez çarşıda gördü. Artık başını bağlıyordu. Lise sona geçtiği yıl Sevim’in evlendiğini duydu.
Cemil Kavukçu, "Rüya" – "Başkasının Rüyaları", Can Yayınları
Bu kitabı, sonrasında okuduğum bir diğer Cemil Kavukçu kitabı olan "Gemiler de Ağlarmış"dan daha çok beğendiysem de, orada da "Tehlikeli Yoklayışlar" adlı hikaye beni aldı, taa Raymond Carver ("Where I’m calling from") ile Miranda July’a ("The Shared Patio") kadar taşıdı. Bir de öyle Türk gücü filan diyorum ama tabii "Başkasının Rüyaları"ndaki "O Kadın Fatma Girik Değil" hikayesini doğrudan Murakami’nin arasına koyabilirsin (al ablam, bozuk çıkarsa, getir değiştireyim).
Neyse, ne diyorduk, nerelere geldik…
Sen ne güzel bir yazar abimizdin Banks. Mekanın Culture içre olsun.
