vice, not versa.

(ya da: shaken, not stirred)

“A Beautiful Mind” filminin bonus malzemelerinden birinde, filmde kullanılan özel efektlerden bahsediliyor. İlgili videonun, 5. dakikasından itibaren de, “güvercin ve kız” sahnesine yer veriliyor. Filmde, özel efektlerin kullanımı kendi başına epey ilginç – vaktiyle okuduğum Star Wars kitaplarından birinde (Heir to the Empire – Timothy Zahn) “General” Han Solo, tehlikeli bir adamla buluşmaya bir bara gider, adamla konuşurlar ederler, kalkarken adam Han Solo’ya der ki “sivil korumaların çok bariz idi, daha dikkatli olmalısın..”, Han da, “haklısın kardeş, ne yapalım, idare etmeye çalışıyoruz…” mealinde bir şey söyler, o “gizli” korumalara işaret eder, onlar da oturdukları masadan kalkarlar, hep birlikte mekanı terk ederler. Onlardan çok sonra, “asıl” gizli korumalar da masalarından kalkıp giderler. Filmdeki özel efektler de bu minvaldeydi, iki üç tane kör gözüme parmak efekti görünce insan burun kıvırıyor ama işte, bu girişte -konudan sapmamayı becerebilirsem- paylaşacağım örnekte olduğu gibi, esas oğlanların farkına bile varmıyoruz (eskiden, ben ilkokuldayken, “Balance of Power” diye bir oyun vardı, onun yazarı demişti: “Oyunun gerçek dünyadan eksikliklerini fark etmeye başladığınızda, oyun amacına ulaşmış olacaktır” deyu. Bir de klişe “Tanrının mükemmeliyetinin en büyük kanıtı ateistlerin varlığıdır.” hedesi).

İşte geçen gün tramvayda giderken (Prag tramvaylar şehri), aklıma geldi o sahne. Hani bu nacizane yazarınız (yours truly) kafayı pek bir takmış durumda ya şu “sanal ne, gerçek ne?” muhabbetine, ondan kelli, hoş bir farkına varış oldu, anlatayım, şöyle ki: (artık gerçek bir adamın hayatından aktarılan film ne derece spoil edilir, bilemem ama) şimdi John Nash şizofreniden muzdarip ya, buna bağlı olarak gerçekte olmayan kişilerle haşır neşir oluyor, işte bu kişilerden biri de Marcee adında, bir arkadaşının yeğeni olan küçük bir kız (ki aslında yok öyle biri). Filmi seyrederkden insan (ben) farkına varamıyor, Marcee’nin ilk göründüğü sahnede, Marcee bir parkta, güvercinlerin arasında neşe içinde koşuyor ama güvercinler ürküp koşmuyor (çünkü aslında yok öyle bir kız). Gayet ince, gayet de güzel bir detay (ama gelin görün ki, benim takdirim için visual effects for dummies takdimine ihtiyaç duyuluyor). Peki, görsel efekt, güzel, hoş ama işte bu noktada -benim için en azından- bir güzellik daha vuku buluyor: Filmde kız sanal, güvercinler gerçek. Halbuki gerçek dünyada (i.e. filmin çekildiği ortamda) kız gerçek, güvercinler sanal. Film, gerçekliği tersine çeviren bir aynaya dönüşüyor.

Yazmak istediğim diğer şeyin bunlarla hiç alakası yok ama kısa bir şey olduğundan onu da bu girişe dahil edeyim: Vaktiyle (2005’te) NTV’de Can Kozanoğlu ile Kanat Atkaya’nın hazırlayıp sunduğu, “Arka Sayfa” adında leziz bir program vardı. Hele de bir önceki cümlenin bağlantısında bahsettiğim Perihan Mağden’li olan bölüm nasıl keyif doluydu! Enternete baktım, birileri belki bir ihtimal bir yerlere koymuştur kaydını diye, yok, birileri koymamış ne yazık ki (belki -çok düşük ihtimal- bizde duruyordur kopyası, eve dönünce bakayım ama çok çok düşük ihtimal). Neyse, arada aklıma gelir “X ne yapıyordur acaba şimdi?” diye düşünürüm; bugünkü o X, Can Kozanoğlu idi işte. Ne yapıyordur acaba şimdi? Hayır, internete sormayacağım, böyle birinin ne yaptığını merak etmek vesilesiyle onu yad ediyor olmak da başlı başına güzel bir duygu/olgu.

İyi geceler, Emre Sururi ve 40 Haramiler.

dünyanın bütün dizileri/tous les matins des mondes engloutis

Geçen gün dizi stokumuz (kast ettiğim 20 dakikalar yoksa soğuk, uzun kış geceleri için her daim el altında NX (Northern Exposure), Hustle ve Castle; bilinç altında da sözgelimi, The Burn Notice bulunduruyoruz) dibini çekince, Bengü’yle yeni dizi keşfine çıktık. Kraliçemin yazılarıyla şenlendirdiği 22dakika.org sağolsun, bir dolu bir şey öğrendik. Ondan öncesinde lil’ sis vesilesiyle haber aldığımız Wilfred‘ı (….!) ve Sui’ciğimin fişeklediği Episodes‘u bünyeye sindirmiştik (ikisi de farklı şekillerde de olsa öldürücü, sıkın dişinizi, yılın listelerine az kaldı, o vakit güzel güzel, uzun uzun, tıpış tıpış inceleriz elbet).

22dakika.org’un listesinden şu dizileri seyre daldık: Up All Night, The New Girl, Threesome, Free Agents.
Up All Night, sadece Will Arnett için bile seyredilir sanıyorduk, yokmuş öyle bir şey, Will Arnett gibi sonsuz bir ferahlık absürdite awkwardness şelalesini fıskiyesini harcamışlar, e ben daha ne diyeyim… Christina Applegate ne yazık ki istikrarlı düşüşünü sürdürüyor (poffidi poff… taa kaç sene evvel (20) Married… with children’da oynarken ettiğim evlenme teklifini kabul edecekti, bak şimdi ne oldu (dönsen bile dönsen bile bulamazsın beni bende…)). Bu arada, Arrested Development geliyor — 1 sezon + film olarak, darmadağın olacağız. Kocasından bahsediyorken, hanımına değinmezlik olmaz: bugün, posta kutumda amazon.de’den bir mektup buldum, “Jetzt neu: “Pawnee: The Greatest Town in America” von Leslie Knope” diyordu, artık nereden öğrenmişse zaaflarımı (bağlantısı da burada merak edene / biz Leslie’nin şiirlerinin olmadığı edisyonla ilgilenmedik). Up All Night’ı bıraktık neticede, ya çok kötüydü ama ya.

The New Girl, Zooey Deschanel, “It’s Jess!”. (Başka söze gerek var mı? An itibarı ile favorilerimizden). (“I sing a lot… <-Lionel Ritchie, Hello ritmiyle-> A-lot…”).

Threesome, inanılacak gibi değil ama, iddiasız bir biçimde gelip, o da zirveye yakın bir yere oturdu. “Bazen,” diyorum, özellikle Wilfred’ı ve bunu seyrederken, “gel de bizim gibi normal, munis(?) Taşcı familyasının bu dizilerde gülmekten göz yaşlarına boğulduğuna hayret etme!”. Black Books filan neyse, onlarda böyle bir tepeden bakma, entel dantel göndermeler vardı ama Wilfred yahu! İt. Ayrıyeten, bugün web’de harıl harıl Threesome’ın yeni bölümünü ararken, her gördüğüm motora sorarken, artık adres kısmına “t” harfini basmamla birlikte, çeşitli “threesome” siteleri çıkıveriyor (ama diziyle alakalı, ama alakasız). Firefox sync kullandığımdan, hocam yanımdayken t tuşuna, akabinde de faka basacağım günü dört gözle bekliyorum! 8P

Bakayım bir daha, neler vardı… Free Agents ya. Bilirsiniz, bilmezsiniz, İngiliz dizilerinin Amerikan adaptasyonları tutmaz. Bir tane istisna vardır, o da “Office” bunu da dünya alem bilir (Episodes’da da bahsi geçer). Bunun yanı sıra uyarlama olduğu halde tutmuş iki dizi daha vardır – biri İsrail’den gelen (gerçi o da 3. sezondan sonra iptal edildi ya, ama neyse) “In treatment”, diğeri de Avusturalya’dan “Wilfred” (iti). In treatment’ın senaristini bizzat getirmişlerdi, Wilfred’ın itini. İt yazınca, aklıma geldi, IT Crowd da başka bir ülkede uyarlanmış fakat tutmamıştır, bilin bakalım hangi ülke? Hayır, bilemediniz, doğru cevap ALMANYA!!! olacaktı! ALMANYA! 30 Rock’ta Alman sitcom’ları vaktiyle süper bir şekilde işlenmiş idi (bu video bilenlere anımsatıp onları güldürecek fakat bilmeyenlere pek bir şey ifade etmeyecektir). İşte, Free Agents da aynı isimli İngiliz dizisinin uyarlaması. idi. Uyarlaması idi, 4. bölümü gösterdikten sonra iptal ettiler (kötüler, pisler – ellerinde gösterilmemiş 2 bölüm tutuyorlar). Ben Hank Azaria’yı naif şekilde çok severim, özellikle A Night at the Museum 2’de süperdir (Bengü’yle 5 yıldan sonra sinemada izlediğimiz ilk filmdir – Ece’yi dedeye bırakıp da kaçtığımız Ar-Tur Işık sinemasında o gece bu oynuyordu 8). İşte diziyi seyretmeye başladık, “Aaaa! Hank Azaria, ne güzel!” dedim, bir dizide dikiş tutturabildiği için sevindim. Karşısında oynayan Kathryn Hahn’a da hemen kanımız kaynadı (çok), senaryo da ilginç (ayrıca İngiliz versiyonunda Hank Azaria’nın rolünü Episodes’un loyloyu oynuyormuş). Pat, diziyi seyredip sevdikten sonra öğrendik ki, işte iptal olmuş. İngiliz versiyonunu denedik (az evvel), İngilizce konuşuyorlardı, hiçbir şey anlamadık, zaten Hank Azaria da yoktu, Kathryn Hahn da, kapattık 30 saniye bakıp.

Episodes hakkında da bir şeyler yazıp, bitireyim gayri bu yazıyı, yatayım da uyuyayım, he mi. Friends’i hiç sevmem, oradakileri de pek sevmem ama illa ki birini seç diyecek olursanız, Matt Le Blanc derim. Black Books’un Frannie’si (Tamsin Grieg) birkaç fictional/kurgusal hanımla birlikte, kalbimde ayrı bir yerde durur, hastasıyımdır, Episodes da hakikaten klişe tabirle yepisyeni bir soluk getiriyor dizi konusu sorunsalına, ayrıca İngiliz komiği. Dizide Amerikalılar İngilizlerin burunlarından getirseler de, durum tabii ki tam tersi. Sondan bir önceki bölümde bu kadar mı her şey alt üst edilir! İngiliz awkwardness zirvesi (Handeeeeeeeeeeeee! ¡Ayuda me por favor!) Son bir not olarak da, komedi bölümü şefini oynayan Daisy Haggard’a oradaki rolü itibarı ile komedi dalında gönlümüzün bu yılki yardımcı oyuncu katından paye veriyorum (ama daha sonra, listeleri hazırlarken).

PİNAS A.Ş.

Düne 1971 yapımı, başrollerinde Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan’ın oldukları “Vefasız” filmi damgasını vurdu. Okumakta olduğunuz bu satırların yazarı şahsiyet, sabah kahvaltısından az biraz sonra “arkadaşlarını para için satanlar için kurulmuş bir şirket” repliğini aklına getirebilme yetisine sahip. Neredeydi, neredeydi bu replik derken, önce Belkıs Özener’in “Sahibinin Sesinden” albümündeki şarkılar tek tek çalındı (bir tek “Civciv çıkacak, kuş çıkacak”ı es geçtim, onun başında böyle bir repliğin atılmasının imkansızlığına istinaden), orada bulunamayınca, şu Yeşilçam şarkılarının listelerine baktım, sonra da Profesör Google’ın kapısını çaldım.3 saat sonunda hedefe ulaşmıştım.

Filmi, cümleten bayıldığımız “Neşeli Günler” (1978, nam-ı diğer “Turşucular”) ile efsanevi “Uçtu Kuşum”lu “Ah Nerede” (1975)’nin de yönetmeni olan Orhan Aksoy yönetmiş (o filmlerin senaristi Sadık Şendil, “Vefasız”ınki ise Safa Önal imiş). Neyse, konuya gelelim: Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan, fakir ama mutlu bir çift, Tarık Akan onu terk edip, zengin kızla evleniyor, Hülya Koçyiğit de “kaderin tokadını yiyip, kötü yola düşüyor”. En nihayet bir gün müşterilerinden biri “Senin gibi bir kadına sahip olmak en büyük hayalim, bu uğurda her şeyi yapmaya hazırım” diyor, o da “Her şeyi mi?…” derken ekran kararıyor, açıldığında Hülya Koçyiğit adını PİNAS koyduğu, bir şirket sahibi, bu sırada Tarık Akan’ların şirketinin işleri bozuluyor, işte karısı da, PİNAS şirketine kredi almaya gidiyor, orada anlıyoruz ki Hülya Koçyiğit kafayı çizmiş (olayın vehametini yine de daha tam boyutlarıyla anlayamıyoruz). Tarık Akan’ı onun elinden alan -bir zamanlar- zengin kız, kötü olması gerekirken, aralarındaki konuşmada aklı selim taraf oluyor. Mesela, kredi almak için geldiği muhatabının Hülya Koçyiğit olduğunu anlayınca, “Ama,” diyor, “sen bu kadar parayı normal yollardan yapamazsın ki…” (buna cevap olarak Hülya Koçyiğit “e bana babamdan para kalmadı (senin gibi)” diyor). Sonra zavallı kızcağız “bu bir kabus olmalı” diyor ama H.K. durmuyor, PİNAS’ı onlar için, yani “Para için namusunu arkadaşlarını satanlar” için kurduğunu söylüyor (nasıl diyeyim sana / ilk harflere baksana – Anonim kek şiiri, M.Ö. 300). Akşam kız(cağız) eve dönünce, Tarık Akan’a PİNAS’taki muhatabının bunak, aksi bir ihtiyar olduğunu söylüyor ve ekliyor “ama bu tatsız karşılaşma bana çalışmak için şevk verdi, çok çalışıp, bu krizin üstesinden gelme azmiyle doldum”. Fakat akşamına PİNAS’ın çalışanlar toplantısına davetiye gelince, Tarık Akan da bilmediği bu “huysuz ihtiyar” karşısında bir şansını denemeye karar veriyor. Oradaki muhabbet de süper: Hülya Koçyiğit, kutlama için kiraladıkları düğün salonununda çalışanlarına “hep siz bana hizmet ettiniz, bugün ben size hizmet edeceğim” deyip, elinde tepsi, kuru pasta dağıtıyor masadan masaya. Sonra bir bakıyor, Tarık Akan gelmiş, tabir-i caizse, böyle “kütük” gibi bakıyor. Sonra Hülya Koçyiğit, oradan geçmekte olan müdür eliyle (munchassen by proxy), Tarık Akan’a laf sokuyor ama orada elinde bir başka tepsiyle duran ve alet olduğunun her kertede bilincinde olan müdürün yüz ifadesi, onun da, bizim gibi, patronunun öyle böyle değil, hakikaten kafayı fena çizdiğini kavradığını bize anlatıyor. (bu paragrafın hepsini ve daha fazlasını Vefasız 8/10 videosunda izleyebilirsiniz, tavsiye de ederim)

Karısı ekonomik krizden çıkamayıp, iflas edince, Tarık Akan onu terk ediyor (halbuki öncesinde kızcağız, Hülya Koçyiğit’le görüşmesinin ardından, Tarık Akan’a, her şeyi bırakıp, sade bir yaşam sürmeyi teklif etmiş ve akabinde reddedilmişti). Tarık Akan, Hülya Koçyiğit’in evine gidiyor ve orada delilik ürkütücü seviyeye vuruyor: Hülya Koçyiğit, Her yan yüzünde Tarık Akan’ın bir fotoğrafının olduğu bir altıgen prizmanın yanında duruyor. Tarık Akan çok etkileniyor “beni masallardaki kadar çok seviyorsun demek” diyor, Hülya Koçyiğit’se “Sana taptım” dedikten sonra, fotoğrafların arkalarını çevirmeye başlıyor, hepsinin arkasından da farklı farklı başka adamların fotoğrafları çıkıyor. Tahmin edeceğiniz gibi “sana ulaşmak için bu adamların hepsinden yardım aldım” diyor, “hala beni istiyor musun?”. Tarık Akan’ın yüz ifadesinden pek de istemediğini anlayabiliyoruz ama sonra Hülya Koçyiğit içi para dolu bir dolap gösteriyor ve “ama sen herhalde nakit istersin — ne kadar istersen al..” deyip çıkıyor (Vefasız 9/10 videosunda 5:48 ve sonrası). Sadede gelelim, filmin sonunda Tarık Akan ona yetişiyor, “istersen tekrar eski muhitimize yerleşiriz, sen terzi kızı bilmemkim, ben de kamyon şöförü bilmemkim olurum, parada gözüm yok” diyor. Sarılıyorlar, el ele tutuşuyorlar ve film de böylelikle mutlu son’la bitiyor, ruh hastası bir kadın ile para delisi bir adam böylelikle birbirlerini bulmuş oluyorlar.

Peki niye yazdım ben bunu böyle? Çünkü öyle böyle değildi. Artık hem kendimden, hem de Hülya Koçyiğit’ten daha da fazla korkuyorum… Bırrrr….

when harry met sally 2 : when harry met sharon

ya da kısa kısa filmler filan.

Bunu hesapta yılın listesi filmler: 2011’i yazdığımda yazacaktım, ama yine yazarım, blog benim değil mi (yılın filmi Synecdoche, NY bu arada). Yılın en güzelliği Greenberg’de tanıyıp çok ama çok (ama hakikaten çok, lise aşkı gibi, yaz aşkı gibi, ilk aşk gibi, öyle uzaktan en saf duygularla ve imkansız olduğunu ne kadar iyi bilseniz de, yine de sormak zorunda hissettiğiniz bir “ya çıkarsa” milli piyango bileti)… öyle işte, GRETA GERWIG, ladies and gentlemen! Greenberg, tıpkı The Squid and the Whale gibiydi, potansiyeli o kadar yüksek olmasa daha çok sevebileceğimiz filmlerdendi ama teori/pratik diyalektiğine kurban veriyorsunuz sonuçta filmi ama yine de Greta Gerwig. Ayrıca bir yan not olarak da (as a side note), Kate Winslet ile Chloe Sevigny’nin çocuğu gibi.


(Sağdaki)

İkinci güzelimizi toplamda 15, bilemedin(iz) 20 dakika görmüşlüğüm vardır herhalde epi topu, o da ağır makyaj altında (hatta başka makyajlar altında gördüğümde pek de olamadım sayın seyirciler), öyle kısa ama güzel bir seyirlikti özet olarak. Pek seyretmediğim bir dizi olan Cold Case’in n. tekrarlarından birinin sonlarına yetiştiğim bir bölümünde karşılaştım bir akşam üstü: Sarah Jones, ilgili bölüm: The Revolution, S02E14.


(Sağdaki (benim sağım) * gelinliksiz olan)

Üçü az evvel gördük, Castle, S02E24’ün yan arkadaşı rolünde, Allison McAtee imiş.

(ikisi de aynı ama ben soldakini, Pushing Daisies’te alayım mümkünse — aa, ama orada da Chuck var, severim Chuck’ı da)

Ortak nokta, dizi/film ayrı bir şey, başka dizi/film ayrı bir şey, film hilesi + karakter/rol. Filmde seyredince güzelleşiyorlar (taş yerinde ağır) ama mesela bugün de şöyle bir şey oldu: afişte çok güzel olan bir ablayı, filmin fragmanında öyle bulamadık velhasıl (photoshop gel bizi kurtar diyorsunuz ama fotoşaplık bir iş değil o benim güzel bulduğum format, hatta belki filmi fotoşaplamışlardır, makarnaya filan koyuyorlarmış netekim): Jessica Chastain, The Debt.


(sağdaki değil)

zaten bugün bu afişi görünce, aklım yine gitti Greta Gerwig’e. Filmden de (The Debt), Helen Mirren ve başlıktaki arkadaşa ulaştım bir başka vesileyle (bu gece- bu gece- biiiir başşşkaaaaa gece). When Harry Met Sharon.

Gürer eskiden blogunda güzelleri (Faye Valentine, Chun Li, vs..) değerlendirirdi not vererek, o güzide sayfaları beyhude aradım alıntılamak için. Zaten inkar edecektir büyük bir ihtimalle de.

neil ve tori

(başlangıçta …ve diğer şeyler diye alt başlık atacaktım ama sonra iki ayrı giriş yapmaya karar verdim, yine de, ilerleyen satırlarda göreceğiz. Neyse.)

Neil Gaiman’ı çok eski zaman olmasa da, yine de görece “bir zaman” önce “keşfettim”. 2002 olabilir, 2003 olabilir, o aralarda bir yerlerde. Barış Sandman’den bahsedip duruyordu, nitekim başlangıcım da Sandman serisi ile oldu, sonra Neverwhere’i bir yerlerden bulup izledim, American Gods’ı, Stardust’ı, Dream Hunters’ı, Anansi Boys’u okudum, sonra bir sürü bir şeylerini daha (Sandman’in yeri ayrıdır, American Gods’ı o kadar ilginç bulmam, benim favorim Anansi Boys‘dur kitapları arasında).

Sonra kabak tadı verdi. Klasik cevap “ben büyüdüm” olurdu herhalde ama bir noktadan sonra gına geldi, bunda batasıca ve de iflah olmaz hipster ruhumun, Gaiman’ın bir anda “herkesler okuyor artık şekerim” kategorisine girmesinin ve yaşamını yazdıkları vesilesiyle epeyce de iyi bir şekilde idame ettirebiliyor olmasının da katkısı var.

Tori Amos’u çok daha uzun bir zamandır dinleyegelesim var. Çok severdim, doğrudan ruha bağlardım kulakları es geçerek. Sonra, özellikle (ve bence hala doğal olarak) American Doll Posse’den itibaren “yok” dedim kendisine, ondan önce “tatlı uçuk/kaçık”ken, o andan sonra “deli/manyak” oldu nezdimde. Bütün bunları yazsam da, şu anda “Tear in your hand“i dinlemekteyim – böyle bir şarkının 10,000 yıl hatrı olmaz da ya neyi olur, orası da apayrı.

Artık hala bilmeyen kaldı mı, bilemem fakat, Neil Gaiman ile Tori Amos çok yakın arkadaşlar, biri şarkılarında, diğeri de hikayelerinde olmaz üzere, pek çok kere atıfta bulunmaktalar birbirlerine (bunlardan en hastası olduğum, Gaiman’ın Stardust’ta Tori Amos’ı bir ağaç olarak yazmasına ithafen, Horses‘da dile getirdiği “But will you find me if Neil makes me a tree?” lafıdır – ayrıca ‘Boys for Pele’nin kapağı ne muhteşem bir kapaktır!).

Geçen haftalardan birinde, Grand Rapids adlı Michigan şehrinin kollektif olarak hazırladığı müthiş tepki videosu vesilesiyle herkes gibi bir yerlerden (benimkisi ‘Weird’ Al sayesinde idi: “The Saga Begins“)tanışıklığımın olduğu ‘American Pie‘ şarkısıyla bu defa resmi olarak tanıştım. Şarkı, (wiki’den alıntılıyorum) Buddy Holly, Ritchie Valens ve The Big Bopper (Jiles Perry Richardson, Jr.)’ın yaşamlarını yitirdiği “Müziğin öldüğü gün” olarak adlandırılan 1959’daki uçak kazasına ithafen yazılmış. Olay yeterince üzgün olsa da / üzgün olduğu için, şarkı yitirilmiş umutları tekrar canlandırmak güdüsüyle (buraları ahkamımla yazıyorum, wiki’nin bir suçu yok) hayli naif ve coşturucu. Üzgün bir olayı daha da üzücü bir hale getirmek işin kolayına kaçmak olacağından, tersi bir edim başarılı bir şekilde kotarılınca çok daha erdemli oluyor. Uzun lafın kısası, şarkının bir de Tori Amos versiyonu olduğunu görüp, dinlemeye başladım. Sonuç: olmadı. Cougar Town’ın bir bölümünde Scrubs’ın canımız ciğerimiz Ted’i çıkagelir, süper yeteneği olarak en neşeli şarkıyı bile acıklı hale getirebilmesi belirtilir, akabinde de istek olarak B52s’dan “Love Shack”i çalıp söyler (“- God, I wanna kill myself / – Thank you.”) . Ama Tori Amos (bu pek bilmiş blog yazarınıza göre) böyle bir şey yapma lüksüne sahip değildir. Smells like teen spirit’i de o şekilde çalma hakkına sahip olmadığı gibi. Yani, sonuçta, zaten bir süredir ne yapsa batıyordu, bu son hamleyle iyice koptuk kendisinden.

Ece Coraline’ı çok sever: ona uygun olup olmadığını bilemediğimden önce masal olarak, hayli yumuşak bir versiyonuyla başlamıştım işe. Çok sevince, kontrollü olarak filmini izletmiştim – İngilizce olmasına rağmen filmine de bayılmıştı, sonrasında kitabını okuduk pek çok kereler (kitap Doruk ile Didem’in hediyesidir bu arada), ardından çizgi-romanını da aldık. Coraline’ı ben de çok severim, zaten genelde çocukların “kitaplardaki çocuklar” gibi olmadığı kitapları çok severim (bkz. Grucho Marx ve kulüpler üzerine olan incisi, ki mottolarımdan biridir o da). Geçen gün vaktiyle Brian’ın benim bütün “Yok aga, Neil Gaiman bitmiştir benim için”lerime rağmen önerdiği “The Graveyard Book”a başlamıştım, niyetim, Ece için uygun olup olmadığına bakmak idi (ailenizin sansürcüsü Suru, bir kez daha hizmetinizde / parti ve kutlamalar için fiyat isteyiniz (bu son espri Tina Fey’den). Kitap çok güzel. Daha çok başlarındayım, şöyle de bir sürprizle karşılaştım bugün:

Scarlett was happy. She was a bright, lonely child, whose mother worked for a distant university teaching people she never met face-to-face, grading English papers sent to her over the computer, and sending messages of advice or encouragement back. Her father taught particle physics, but there were, Scarlett told Bod, too many people who wanted to teach particle physics and not enough people who wanted to learn it, so Scarlett’s family had to keep moving to different university towns, and in each town her father would hope for a permanent teaching position that never came.
Bu kısım hoşluk, kitap güzel. İnsan sevdiklerine kızgın kalamıyor.

(ne kadar da bol bağlantılı bir giriş yaptım böyle, aferin bana. Bu arada, açılmamayı becerdim, geri kalan şeyleri de ayrı bir giriş olarak yazacağım(dır))