Ne çok film seyretmişiz yaw (maşallah!)… Yaz yaz bitmedi, iyi tabii, güzel bir şey. Bu son kısımda uluslararası takılacağız: 2(+1) tane Fransız, 1 tane Bask (BASK!) filmi var. 2026’ya sarkan filmleri de düşünürsek, oradan da 1 tane İngiliz (Welsh/Gal ?) 1 tane de Kore baskın Amerikan filmi geliyor. Hatta 2024’ün son seyrettiğim (26 Aralık) filmi olan Perfect Days’i de koyarsam oradan da Amerikan/Capon, oh oh oh!…
Alt Tarafı Dünyanın Sonu (Juste la fin du monde) [2016] // Xavier Dolan

Afire’ı anlatırken demiştim ya, işte ağlak oğlanın manic pixie girl arayışlarının yüzüne yüzüne kürekle vurulması sonucunda kendisine gelmesi gibi bir şeyler, bu film öyle değil maalesef. Acıklı anlamda maalesef, yoksa olmamış anlamında değil. Bu filmde hassas, kırılgan, narin, naif, duygusal ve iyi kalpli esas oğlanın gerçekten sevgiye, ilgiye ve daha da önemlisi Amerikalı kardeşlerimizin “closure” diye tabir ettikleri, Türkçe’si varsa bile şimdi aklıma gelmediğinden “kapanış, tamamlayış” terimleri ile karşılamaya çalışacağım bir duygusal hellalleşmeye ihtiyacı var. Bu nedenle yıllardır ihmal ettiği, son derece sorunlu (“dysfunctional” – ya bu Amerikalılar iyi biliyor bu konularda terim üretmeyi) ailesini son bir defa ziyaret etmeye karar veriyor. Olaylar da beklendiği gibi gelişiyor. Vincent Cassel cennet vatanımızda pek sık göregeldiğimiz, hemen cellallenen arıza akraba rolünde oldukça başarılı ama ona yakışmamış işte bu rol (biz istiyoruz ki o her zaman böyle bıçkın hırsızı, kafa polisi filan oynasın), Léa Seydoux klişe asi, küfürbaz, aman-hiçbir-lafın-altında-kalmayıp-alimallah-hemen-cevabını-yapıştırsın kız kardeş modunda sırıtıyor ama sanırım (film, 2016’nın filmi) çömezlik döneminde bu filmde. Anne rolündeki tanımadığım teyze ise bir başka klişeyi oynuyor. Vincent Cassel’in eşi olarak gördüğümüz Marion Cotillard da süper bir oyunculuk çıkarıyor ama elindeki kağıtlar ona da klişe bir rol biçiyor (bu bağlamda Ozu’nun Tokyo Story’sinde hayırlı gelin Noriko rolüyle kalplerimizi çalan Setsuko Hara’yı (tabii ki internetten bakıp yazdım, hayatta aklımda tutamam) hatırlatıyor. Gerçi şimdi düşününce “aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey” deyip duran Güven Hokna’ya da çekilebilir (bilemedim şimdi). Mekan “çeşitsizliği” göz önüne alındığında ve çok laf az iş de olduğundan, filmin bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu düşünüyorum (bakmayacağım şimdi). Türkiye’de pek tutmazdı bence çünkü herkesin evinde, yamacında yöresinde vardır illaki böyle bir şeyler. Perihan Mağden’den öğrendiğim bir laf vardır, çok severim: “- Ne kestin? – Koç. / – Ne yedin? – Hiç.” şeklinde. Ama öyle olmuyor tabii ki. Örneğin Gaiman’ın Sandman: The Dream Hunters’ın sonunda (asıl anlatı bittikten sonra) Kuzgun çok bozulmuş bir şekilde sorar: “E ne oldu şimdi? Zaten olacak olanlar yine oldu; ne işe yaradı senin yaptıkların?” diye de “Rüyalar Kralı” yanıt verir: “dersler alındı”. (Kuzgunun bu noktada -bence- içinden dediği şey çok ayıp olduğundan buraya yazamayacağım, Gaiman da yazmamış tevekkeli…). Filmimiz de öyle, herkes başladığı yerde duruyor filmin sonunda da, ki Kim Ki-Duk’un filmlerini övdüğüm kısımda bunun çok beğendiğim bir şey olduğunu dile getirmiştim; bu filmde biraz farklı bir kavramsal açıdan gerçekleşiyor sadece (“filmdeki olaylar hayatla commute ediyor” diyeyim de fizikçi/matematikçi kardeşlerimiz fazladan bir keyif alsınlar 8) Gelelim filmle ilgili sürprize — yılın sonu gelip de Spotify’dan karnemi alınca doğrusu biraz şaşırdım, zira:

Yaa sayın seyirciler! Filmin soundtrack’i ilk 5’e girmiş benim yıllık listemde! (İçinde blink-182 olması haricinde hakikaten çok dengeli, güzel bir albümdü / Camille’in “Home is where it hurts”ü de sanki film için yazılmış gibiydi. (Yılın Listesi: Müzik de yaparız elbet ama bir müddet duracağım liste işinde bu girişi yaptıktan sonra). Bu arada, listede görüp de merak ettiyseniz Beasts of the Southern Wild’ın soundtrack’ini de çok öneririm — filmi benim için fazla üzücü olduğundan seyredemiyorum ama müzikleri nefis (biraz Yann Tiersenn’i andırıyor, Yann Tiersen’i daha çok andıran bir şeyler ararsanız da Detektivbyrån‘ı tavsiye ederim 8) // Gerçi şimdi bağlantıyı almak için gittiğimde baktım, Detektivbyrån 2007-2008 iki albüm sonra tık demiş, Yann Tiersen coştukça coşmuş 2025’te!..) Ayrıca, film müzikleri diyorken hazır, ya ben nasıl olur da Kaurismaki’nin Fallen Leaves’inden bahsederken Maustetytöt’ten, onların “Syntynyt suruun ja puettu pettymyksin”inden bahsetmeden geçmişim!!! Nasıl nasıl nasıl!!!
(Kaurismaki bu tarz bir güzelliği vaktiyle “Ten Minutes Older” kısa film seçkisine verdiği “The Trumpet” filminde de yapmıştı.) Maustetyöt’ü beğendiyseniz, bir de Jos jäisin onnibussin alle şarkılarını dinleyin derim, o da çok güzel (bağlantıdan giderseniz, başta samimi şekilde nasıl da Smiths’den aparttıkları kısmın (and if a double decker bus / a ten ton truck / take me out.. tonight…) onları çarptığını da anlatıyorlar).
Bu filmi (de) sağolsun Lale’den öğrenmiştim. Ben bu filme kadar Marion Cotillard’ı Brad Pitt ile Angelina Jolie’nin yuvasını yıkan kadın olarak biliyordum (ki sanırım yanlışmış o bilgi de / ayrıca yaaa Angelina, ne demişler, “yuva yıkanın yuvası olmazmış”, bak Jennifer’ın ahı tuttu, gördün mü! Brad’ciğime laf yok, o iyi, ama işte bu kadınlar yok mu… çocukken de böyleydi, saf bir şeydi zaten. Ah babası sevgili Riçırd’ım vaktiyle o şırfıntının peşine takılıp bizi terk etmesiydi hiç bunlar başımıza gelmezdi…), bu filmde oyunculuğunu da görüp etkilenip belirtince Lale “Küçük Beyaz Yalanlar”ı (Les petits mouchoirs) (ki ben filmden Ensemble, c’est tout tadını almıştım); Levent de “Pas ve Kan”ı (De rouille et d’os) tavsiye etti. Şu halde buyurun, geçelim bir sonraki filmimize… (Arkasını dönüp birkaç adım atar, vücudu o tarafa bakar halde kameraya döner, elini “haydi gelin” anlamında ileri doğru sallar) e, haydi, gelin!..
Pas ve Kan (De Rouille et d’Os) [2012] // Jacques Audiard

Hayatın vur vur vur vurayazdığı, buna rağmen zerre sömürünün olmadığı, karakterlerin, yine Amerikanca söyleyecek olursak, “roll with the punches” takıldığı, hayatın gene arada iki tane çaktığı yaşamlar üzerine, sert bir filmdi. Kimse yakınmıyor, kimse gocunmuyor. Salıverdikleri oluyor ama Hulki Aktunç ne güzel demiş:
Bir topal vardı ki
Hulki Aktunç, “Topal Kulı”
Sağ topalı derlerdi
Bir topal vardı ki
Sol topalı derlerdi.
Birbirin görüp aşka düştüler.
İtikatları o idi ki
Tanrının diğer kulları
Tam topaldır.
Çün iki ayağın da topal olıcak
Aksamazsın.
Filmin yazar-yönetmeni Jacques Audiard Emilia Pérez’in yazar-yönetmeni aynı zamanda. Marion Cotillard filmde zaten oyunculuğuyla destan yazıyor ama hiç tanımadığım Matthias Schoenaerts da gerçekten döktürüyor (“çaresizliğini yumruklarına aktarıyor” blah blah… ama hakikaten makine gibiydi. Şüpheye, çelişkiye, hele de kendine acımaya hiçbir yerin olmadığı, öncelikleri net şekilde belirli tunçtan bir makine).
Bir karınca son derece kararlı bir şekilde ilerliyor diyelim bahçede, yoluna bir engel koyuyorsunuz, etrafından dolaşıyor, üstüne biraz ağırlık bindiriyorsunuz, debelense de devam ediyor — öyle doğal bir kararlılık, karınca bunu düşünmüyor, içinden geliyor. Pas ve Kan’daki Matthias Schoenaerts da tam öyle! Marion Cotillard’ın karakterini de sürüklüyor rüzgârıyla. 10 numero 5 yıldız bir filmdi.
Çiçekler (Loreak) [2014] // Jon Garaño & Jose Mari Goenaga

Loreak, bu (o) yıl seyrettiğimiz en ilginç filmlerden biriydi. Bu sene ne mutlu ki çok orijinal konulu filmler seyrettik, Loreak da bu filmlerin en üst sıralarındaydı orijinallik bağlamında. Hiçbir başka özelliği olmasaydı bile, sırf Bask filmi olması yeterliydi bizim için zaten: karakterler tanıdığımız karakterler, dil zaten bambaşka. Söylenmeyen, olduğunda o kadar değer verilmeyen, olmadığında değer kazanan, ihtiyaç duyulduğunda (ihtiyaç duyulduğundan belki de) anlamlar yüklenip, olduğundan farklı bir şeylere büründürülen kavramların filmiydi. İki baş karakter (ki Itziar Ituño tanıdık gelirse sebebi La Casa de Papel’dir — aaaa, tabii ya! dedirten bir aydınlanma olmuştu bizde izlerken 😉 zıtlıkları ile iyice ortaya çıkarıyorlar filmin anlamını, vermek istediğini. Bir yanda varken çok da farkına varmadığınız bir şeye sonradan, artık o şey gittikten sonra olmayan bir anlam kazandıran bir karakter, diğer tarafta ise aynı şeyle hiç ilgilenmezken sırf öbür karakterin ilgisinden ötürü değer kazandıran diğer karakter. (“Hareketli Sınır Koşullarında Vakumda Parçacık Yaratımı” lisans tezimin başlığımdı. Fizikte bile boşluktan bir şeyler var edilebiliyorsa, hayatta haydi haydi yapılabilir. Güzel şeyler düşünelim, güzel anlamlar yükleyelim, güzel şeyler çıkaralım.)
…ve böylelikle 2025’in filmlerini bitirdik. Ek olarak bahsetmek istediğim birkaç film daha var. Geçen ay izlemiş olduğumuz “The Ballad of Wallis Island” ile “Past Lives” beni epey etkileyen filmler oldular. İşte bir de 2024’ün aralık ayında izlemiş olduğumuz Perfect Days var idi. Geçen gün aklıma geldi, hem de kuralına uygun biçimde, 2025’te izlediğimiz “She Came To Me” de epey ilginç, akılda kalıcı bir filmdi. Past Lives’dan evvelden buralarda bahsetmiştim (2026’nın “Yılın Listesi”nde en iyi film olacağını ispatlayamam ama garantisini verebilirim, Perfect Days’i de geçiyorum, onun alıcısı bilir zaten o filmi, şu halde gelsin 2026’nın kara beygiri (“dark horse”u da çevirince böyle oluyor, ben ne yapayım?!): The Ballad of Wallis Island.
Wallis Adası Baladı (The Ballad of Wallis Island) [2025] // James Griffiths

Bir arkadaşınız bu filmi öneriyor, “ille de izle, bak bu akşam televizyonda vereceklermiş” diyor, pek ilgilenmiyorsunuz. Konusuna bakıyorsunuz, saçma sapan bir şey, aklınızdan çıkıp gidiyor. Akşam yemeğinizi yiyorsunuz, biraz hoş-beş, çaylar demleniyor, bulaşık faslı, sonrasında yapacak pek bir şey yok (kim kitap okuyacak şimdi…), televizyonun karşısındaki kanepenin kolçağına iyice sokuluyorsunuz, televizyonda kanal değiştirirken bir kanalda bir filmin başlayalı az zaman olduğunu anlıyorsunuz (işte yazılar geçiyor hâlâ ama artık en detay kısımlar yazıyor (“Mr. Bilmemkimin 2. kuaförü” kabilinden), oradan anlıyorsunuz… Bir adam oflaya poflaya hiç de turistik olmadığı her halinden belli bir adaya geliyor tekneyle.
The Ballad of Wallis Island, asıl meslekleri televizyon komedyenleri olan Tom Basden ile Tim Key’in projesi (sonradan, filme bayılıp hakkında araştırma yapınca öğrendiğim şeyler bunlar). Aslında 18 yıl önce, 2007’de (matematiğim kuvvetlidir benim!) “The One and Only Herb McGwyer Plays Wallis Island” isimli, 25 dakikalık bir kısa film çekiyorlar (kısa filmi Çin’in YouTube’ü Bilibili’de bulmam da ilginç oldu tabii), işte o güzelliği bir türlü akıllarından çıkaramayıp, yıllar yılı para biriktirip, 18 sene sonra da daha geniş kapsamlısını çekmişler, ne de iyi yapmışlar. Film bir sürü güzel duygudan mürekkep, gerçekten insanın içini ısıtıyor. Bazı noktalarda formülden gidiyor ama olacak o kadar, yine de orijinal filmlerimizden oldu. Kayıplara dair bir film diyeceğim ama öyle çok ciddiye almayın. Düşüp de kalktığınız yerden devam edilen şeyler, durumlar biraz jestler biraz facepalmlar. İyi olmak her zaman mümkün, doğrusunu yapmak her zaman mümkün olmasa da. “Past Lives” ile geçen gün izlediğimiz (ve işte özellikle bir sekansının “biraz” çarptığı) “Yi Yi” üzerinden bu filmdeki “eski aşk, eski sevgili”ye dair bir şeyler yazabilirdim ama yazmayacağım. Hiçbir şey insan olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor, onu daha da körüklüyor hatta bütün aptallıklarımız (tenk yu, tenk yu…). Televizyonda başından birazını kaçırmış halde seyredip etkilendiğiniz film bitince anlıyorsunuz ki bu tam da arkadaşınızın size tavsiye ettiği filmmiş. Arkadaşınıza gıcık oluyorsunuz ama zaten orada değil ki o da, ölmüş. (<– spoiler değil, filmde kimse ölmüyor, ben kendimce takılıyorum).
Listeyi ama öyle ama böyle bitirdik (geçen gün Hal Hartley’nin Where To Land’ini izledik, o vesileyle onun hakkında da yazmayı düşünüyordum ama artık başka bahara, nk). Sıra, içlerinden yılın filmini seçmeye geldi, ki sürpriz yok aslında, Phoenix. Karmakarışık, katmanlı duygular, gerçekliğin dereceleri, yüklenen anlamlar, kurtarılan ama kurtarırken değişivermiş anılar, mazideki gerçeğin artık işlemiyor oluşu…


















