bir gelincik sinsi sinsi kanar… (akademik gafmatik)

Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Bedri Rahmi Eyüboğlu / Çakıl‘dan detay

Salıdan beri, bir programlama okulu için (Mieres 2011) Bilbao’ya 300km mesafedeki, Asturias‘ın başkenti Oviedo‘dayım. Asturias, bildiğiniz şarkının Asturias’ı: burada kilise çanları bile o melodiye çalıyor. Güzel, küçük, derli toplu bir kasaba (her yere yürüyerek ulaşabildiğiniz kasabaları ayrı bir seviyorum – hatta galiba ben yalnızca o yerleri seviyorum).

Katılmakta olduğum yaz okulu nispeten az katılıma sahip (konuşmacı/öğrenci oranı 1’e epey yakın seyrediyor). Bordeaux’daki konferans (EMF2011) çok kalabalıktı ve yaş ortalaması epey yüksekti, hem çok sıkılmış, hem de çok bunalmıştım, burada gençler(!) çoğunlukta, iyi vakit geçiriyorlar, ben de ucundan az biraz (ama yine de az) faydalanıyorum. Burada bir sunucuda kullandığımız algoritmalar hakkında bir çalışma seansı (tutorial) ile, yeni geliştirmekte olduğumuz bir program hakkında da sunum yapmakla yükümlüydüm. Tutorial bugündü, seminer de ya cts, ya da pazar olacak. Sunumlara dinleyici olarak da / konuşmacı olarak da katılmayı sevmiyorum (konuşmacı olmayı daha çok sevmiyorum, böyle de pis bir insanım), ama yine de ortamın rahat oluşundan bir şekilde kotaracağımı düşünüyordum (öyle olmadı, gayet kötü bir performans sergiledim, bir de utanmadan bilinç altımın devreye girip, bunun bir nebze sorumlusu olarak danışmanımın bugün gelip seansıma girmesinin bende oluşturduğu streste olduğunu öne sürmesine de izin verdim).

Beni, ellerin deyimiyle “awkward” durumlarda bulursanız, hemen bir yerlerden patlamış mısır temin edip, izlemeye koyulun: zira ortamın bendeki etkisiyle kısa bir süre içinde ödülünüzü alırsınız. Ben ve konferans gaflarım. Japonya’dayken Allah’ın her günü bir önceki günden de beter bir şekilde potlar kırdım. İki (3) örnek vereceğim:

* Birinci gün, hayranı olduğum Dr. Villars’la tesadüf eseri (o kişinin o olduğunu bilmeden) tanışıp da onun o kişi olduğunu öğrenince, sizce ne demiş olabilirim? “Çalışmalarınızın hayranıyım…” mı? Hayır, cevap veriyorum: “Sizin sıkı bir hayranınızım, sakalınıza ne oldu?” (ve karşıdan gelen cevap: “Ne sakalı? Ömrümde hiç sakal bırakmadım..”) [keza, benzer minvalde, daha evvelden hiçbir iletişimde bulunmadığım Vedat Türkali’yle yolda karşılaşınca, kendisine ilk yönelttiğim soru olan “Neden Barış Pirhasan ‘Pirhasan’ soyadını kullanıyor?” ile adamcağızı dakika 1’de afallatmayı başarmam da tarihin altın sayfaları arasında kayda geçmiştir vaktiyle].

* Temel organizatör olan Dr. Xu ile 5. dakikada gerçekleşen sohbetimiz (ön bilgi: ilk 3 dakikanın onu yazışmalarımızdan erkek olarak düşünmüş olmamın verdiği karışıklık ve ön potlarla geçmiş olması ve bu yeni bilginin getirdiği afallamayla, niyeyse, hitapta cinsiyet bilgisinin içerilmesinin zorunlu olduğuna dair sanrım)
– Peki, size nasıl hitap edebilirim: ‘Miss Xu’ mu, yoksa ‘Mrs. Xu’ mu?
– Dr. Xu olarak hitap edebilirsiniz.
– (İnsanın kafasını duvarlara vururken çıkan sesler)

* (Oranın en saygıdeğer, onur konuğu olan yaşlı bir bilim amcasının ismini ortan tanıdığımız olan başka bir amca ile karıştırılması sonucunda)
– Merhaba, ben Emre, Marcel’le çalışıyorum..
– Sen kimsin, Marcel kim?
– (Ah, hemen hatırlayamadı tabii, yaşlılık işte, normal, hepimiz bir gün böyle olmayacak mıyız) [Şefkat ve anlayışla] Marcel, Marcel (parmağıyla Marcel’i gösterir, ısrarla gösterir), bakın orada duruyor. Marcel, M-A-R-C-E-L..
– Ben bilmiyorum, bilmiyorum (can havliyle uzaklaşır).

Bordeaux’da da tavanı iyi kalpli bir insanın kalbini bütün hodbinliğimle kırarak yaptım, madem başladık, onu da anlatayım: Bordeaux’dadaki katılımcı listesini incelerken, önce İTÜ’den, sonra ODTÜ’den tanıdığım bir hocanın adını da listede gördüm. Fakat izleyen günlerde, onu göremeyince “4 senedir görmediğimden herhalde tanıyamadım” diye düşünmeye başladım (halbuki sonradan öğrendim ki, kayıt olmasına rağmen, konferansa gelmemişti). İşte bu sebeple, hata payı toleransımı iyice arttırıp, “bu kişi olabilir mi?” diye etrafta dolaşmaya başladım – en kötü ihtimalle benim sunumuma gelir, o vesileyle görüşürüz diye düşünüyordum. Konuşmamın olduğu seansta hazırlıkları yaparken izleyiciler arasından birisinin bana ‘tanışıklık dolu’ (İngilizce’den zorlama çeviri değil, bizzat kendim uğraşıp uydurdum) bakışlar attığını görünce, tebessümde bulunup, yanına gittim, o da geri tebessüm eyleyince, “tamam,” dedim, “hocamı nihayet buldum”. Yanına vardığımda -doğal olarak- Türkçe:
– Merhaba X Hocam, nasılsınız?
dedim, o da bana
– Hi, I’m fine, and you? (Barış ve Hande’nin de “kokulu adlar” başlıklı güzide girişimin yorumlarında haklı olarak tespit ettikleri üzere “karşındakinin ne dediğini tam olarak kavrama imkanın yoksa, ne demiş olabileceğine / demekte olduğuna yatırım yap” gambiti)
dedi. Artık o anda nasıl bir şey olduysa, lafı çevirip, İngilizce rayına oturttum. İlk üç yoklama hal-hatırından sonra, ikimiz de, diğerini ortak tanıdık vesilesiyle bildiğimizi anladık, gayet de hoş sohbet oldu orada ayak üstü. Onun konuşması benden bir önceydi. Gerek konuşurken, gerekse sunumunu izlerken, ne kadar da iyi bir insan olduğunu, öğrencilerinin ne kadar da şanslı olduğunu ve daha pek çok iyi kalpli şeyi düşünüyordum, gerçekten de kendisi dünyanın en nazik insanlarından biridir (az tanıyor olsam da, işte bazı insanlarda bu tür şeyleri hemen anlarsınız). Onun konuşması bitti, o yerine dönerken, ben de “sahneye” doğru ilerliyordum, kütle merkezimizde de oturum başkanı (tesadüfe bakın ki, aynı zamanda Turan’ın danışmanı olmakta), benim adımı söylemeye uğraşıyor… Nihayet “Eğyaski” (Emre Taşcı’nın New York semalarında okunuşu) şeklinde yazılabilecek bir ses çıkarıp bana “doğru söyledim mi?” bakışı attı, ben de yüzümü -komik snop bir şekilde (öyle)- buruşturup, “not bad…” dedim. Bunu der demez de, hani filmlerde odak numarası vardır ya, oğlan güzel bir kıza dalgın dalgın bakar, o sırada kamera odak değiştirir, arkada duran bir başka kızı net bir şekilde görmeye başlarız, kız da oğlanın kendine baktığını sanır, işte aynen o şekilde – bir anda, bu paragraf boyunca iyiliğinden bahsedip durduğum, o hocayı bana bakar ve dediğimi ona demiş olduğumu sanar bir şekilde buldum. Bozulmaktan çok kalbi kırılmış bir halde “thank you.” dedi ve yerine oturdu. (Böyle şeyler sadece filmlerde olmuyor, gidip de ona “aslında ben size dememiştim, işte böyle böyle olmuştu da, ona demiştim” de diyemiyorsunuz (özrü kabahatinden bin beter sendromu). Tek tesellim, ilerleyen saatlerde tekrar konuşma fırsatı bulup (o yanlış anlama hiç olmamış gibi), havadan sudan bahsetmek vesilesiyle, bir nebze de olsa durumu düzeltmiş olmamdır.

$izoSuru’lardan birinde bahsetmiş olduğum, danışmanımın dersinde başımdan geçen bir olay vardı: şu Ubuntu’nun hafıza kartımda bulduğu Choke filmi için filmden bir ekran görüntüsünü hayli büyükçe bir ikon haline getirip beni yerin dibine geçirdiği ve akabinde Amarok’un hocamın her benim bilgisayarıma bakışında bir sonraki şarkı olarak “The New Pornographers” (A Canadian Indie Rock Band) dan bir şarkıyı seçip, ele güne duyurduğu anlara dair. Burada bir ara bilgi, sonra devam ederiz. VLC film oynatıcısı, iki altyazıyı aynı anda gösterebiliyor: srt uzantılı iki altyazıyı özel bir şekilde birleştiriyorsunuz, bu birleşik formatın uzantısı “ass” (ilginizi çektiyse, “2SRT2ASS” (a site that merges two “srt” formatted subtitles into a contained subtitles form known as the “SubStation Alpha” (ssa or ass) format) sitesinden bu işlemi yapabilirsiniz). Ek olarak, Firefox’da, JumpStart adlı eklentiyi kullanıyorum – bu eklentinin yaptığı açılış sayfası olarak en çok ziyaret edilen sitelerle, en son gezilen ve bookmark’a en son eklenen siteleri listelemesi. Bu isminin bir defadan fazla anılmasına lazım olmayan siteyi de az kullandığımdan ötürü unutup durduğumdan (halbuki öyle bir isim nasıl unutulabilir ki!) bookmark’a eklemiştim yakın zamanda. Ve tekrar bugünkü seansa dönelim. Çöldeki kutup ayılarının kadim dostu Sururi, sunucuda bir örnek yapmak üzere büyük ekranda Firefox’unu açar, o sırada araya başka bir şey girer, onu anlatırken de ekran küçük S.’nin JumpStart takviyeli açılış sayfasını görüntülemektedir. Paranoya yapıyorum tabii ki, kim fark etmiştir ki! Heh! Kuruntu benimkisi… (Kutup ayıları aktivitelerinin yoğunluğu karşısında bu sene de kış uykusuna yatamadı, sıklıkla birrer sigara tellendirdikleri kulağımıza gelen söylentiler arasında). (müzik grubuna ve altyazı formatına niye ingilizce tanım yapıp, üstüne wiki linkleri verdiğimi az çok tahmin ediyorsunuzdur herhalde)

Yeter mi? Yetmez, ama sanırım daha fazla anlatmak istemiyorum (kaldığım otelin (Ovida Centro Intergeneracional – “Internacional” değil de “Intergeneracional” oluşuna dikkatinizi çekerim)- ki gerçekten süper bir otel bu arada – ilginç bir proje uygulaması var: sosyal sorumluluk bilinciyle, bir kısmını yaşlılarla gençlere ayırmış, birbirlerine destek olsunlar diye, benim kaldığım oda da yaşlılar için ayarlanmış bir oda, her köşede alarm düğmesi var, olur da yaşlı kişi yardıma ihtiyaç duyarsa diye) Banyoda, duşun yanına elektronik aksam koymayalım deyu, yukarı yapmışlar mekanizmayı, havalandırmanın hemen altından bir zincir uzuyor. Ben de, yıkanırken gayr-i ihtiyari bir şekilde zinciri çekerek “havalandırmayı çalıştırdım”, üzerinde kırmızı bir ışık yanmaya başladı, biraz(cık) paranoya yaptım çünkü odanın diğer yerlerindeki düğmelerin de “gizemini” henüz tam olarak kavrayabilmiş değil idim. Bir yandan bir an önce başımdaki köpükleri akıtmaya çalışıyorum, diğer yandan da her an içeri dalacak öncü süvarı birliğini korkuyla bekliyorum. Neyse ki önce telefonla arama inceliğini gösterdiler (3.de yetişip açabildim, içimden bir ses 4. kez çalmasını beklemeyeceklerini söylüyor).

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun o çok sevdiğim dizeleriyle bir girişe başlayıp, böylesi bir gelişme ve sonuca ulaşmak da benim gaf mekanizmamın doğrudan bir ürünü olsa gerek. Öbür (asıl) yazacağım şeyleri burada yazmaktan vazgeçtim, buyrun sizi 3. bir girişe alalım…

“bir gelincik sinsi sinsi kanar… (akademik gafmatik)” için 10 yorum

  1. Hahaha, — Neler anlatırdım şimdi ama, sanıyorum benim yaptıklarımın düzeyi bu şekilde rahat itiraf edebilir nükte boyutunu çoktan aştı! Bir ara, belki özel seans, belki bir holivud filmi diyorum, arası olmaz.

    Bu arada moralini bozmak istemem ama, hakikaten yaşlı modu lüks otelde kaldıysan sadece telefonla aramalarının sebebi muhtemelen kameralardandır, birebir gördüm ve birinci elden yasamış kişi biliyorum. Düğmeye basınca bir görevliye odana bakma hakkı veriyorsun, kırmızı ışık yandığı müddetçe gözlem altındasın (veya, U beybi! Kırmızı ışık!).

    Neyse Google Sururi Şampuan, bakalım ne çıkacak.

  2. oi! — cctv! süper fikir, son derece de mantıklı! lokal şöhret oldum, desene! günün güzelliği oldu (çıkışta bir kopya da bana verirler mi acaba?).

    big brother, take this one, too! (lollo lollo lol loooo!)

    sizin anılarınızı da ilk fırsatta dinlemek isterim efendim, hatırlatmak isterim ki, sırf bu işler için özel e-mail listemiz var!

  3. gaf gaf gaf — Gülmekten yerlere yattım; o kadar ki cevap yazmadan önce iki üç kere daha okudum gaflarınızı. Ben de benimkileri sayayım dedim de sizin kadar iyisini becerememişim sanırım…bir keresinde yaşlı ve tahminimce kodaman bir amca yorum kısmında bayağı bir laf etmişti sanırım yaptıklarıma ama aslında tek kelime de anlamamıştım dediklerinden. En son da ‘thank you’ diyip oturmuştu; ben de nezaket olsun diye ‘You are welcome’ demiş ve dalga geçiyor gibi görünerek buz gibi bir hava estirmiştim. Ama şimdi bu sizin ‘not bad’in yanından geçebilir mi? Geçemez.

    Bir de dükkan sahiplerine ‘iyi işler’ manasında ‘good job’ demişliğim vardır birkaç kere ama o da bir ‘not bad’ değil tabii.

  4. gaf-i guzaf — Turan, senin yazdiklarini okuyunca, benim de aklima Ayse Erzan’li bir ani geldi: onun seminerlerinden birindeyiz, iste konusmasi bitti, diger buyukler (biz lisanstaki bebeleriz) birer ikiser bir seyler sorup soyluyorlar. Bilmiyorum oralarda da moda mi bu arada, ama beni olduren bir “aptalca bir soru olacak” girizgahi buralarda (espanya) girla gidiyor (nitekim son konferansda Avrupa’nin diger koselerinden gelenlerinden sorularina siklikla boyle basladiklarina sahit oldum). Neyse, demek ki o zaman da varmis bu soru girizgah kalibi, bir amca “simdi aptalca bir soru olacak” diye soze basladi, Ayse Erzan da gayri ihtiyari “yeees..?..” deyivermisti de cok gulmustuk Bera’yla icimizden.. 8) (diyaloglar ingirisceydi bu arada). yazinca olmadi o kadar, anlatirim bir ara..

  5. Alçakgönüllülük — Alçakgönüllülük, bu arada ne ilginç lafmış bu yahu, lülülülü der gibi. Neyse, alçakgönüllülük burda pek para etmiyor. Eğer konuyla alakanız yoksa ve hakkaten aptalca olması olası bir şey soruyorsanız “Ben şimdi dahiyane bir soru soracağım; sen anlamayabilirsin, belki senin dalındaki kimse anlamayabilir; ama benim açımdan baksaydın ne kadar zekice bir soru olduğunu anlardın.” diyerek başlıyorsunuz lafa.

    Neyse, bu gaf muhabbetini her seminerin sonunda mır mır konuşarak sesini konuşmacıya özellikle duyurmadan soru soran meslekdaşlarımızı anarak noktalıyorum izninizle.

  6. Oviedo, Oviedo — Yazının ortalarındaki X Hoca sahnesi muhteşem bir şekilde gözümün önünde tıpkı bir kısa film edasıyla canlansa da, Oviedo’ya takıldım. Zira Woody Allen’ın Vicky Christina Barselona’sında Juan Antonio’nun babasının yaşadığı kenttir. Muhteşem diyaloglar saklar içinde. Misal:

    Vicky: Babanı ve evini görmeyi çok isterim.
    Juan Antonio: Babam, Julio.
    Vicky: Baksana, konuşmaya devam edersek… sanırım pek…
    J.A: Sorun yok.Gayet iyiydin.İngilizce konuşmuyor.
    V::Eminim İspanyolcam idare eder.
    J.A: Başka bir dil konuşmayı reddediyor.Babam için önemli bir mesele.
    V:Gerçekten mi? Neden?
    J.A:Çünkü kendisi bir şair ve en güzel kelimeleri İspanyolca ile yazıyor. Bir şairin kendi kelimelerini başka bir dil kullanarak kirletmemesi gerektiğine inanıyor…
    V: Hayır, bu…yani biraz…hayır, gayet mantıklı, anlıyorum, çeviri nedeniyle bazı şeyler kaybolabilir. Biraz İspanyolca dersi aldım.Tabii, dil konusunda pek yetenekli değilim.Okuduğumu anlıyorum fakat iyi konuşamıyorum. Belki babanın şiirlerinden okurum.
    J.A: Hayır, eserlerini yayımlamıyor. Mesele de bu.
    V: Neden ki?
    J.A:Sonra anlatırım. Biraz konyak alır mısın?
    V:Evet, sağ ol.
    J.A: İyi görünüyorsun…sağlığın yerinde baba.
    Julio: Sağ ol, seni de iyi gördüm.Maria Elena’dan haber var mı?
    J.A: Hâlâ şu mimarla Madrid’de kalıyormuş.
    J: En iyisi o kadındı.Bu yaşımda hâlâ onunla ilgili erotik rüyalar görüyorum.
    J.A: O da seni çok severdi baba.

    V: Eee…anlat bakalım, baban neden şiirlerini yayımlamıyor?
    J.A: Çünkü dünyadan nefret ediyor ve bu şekilde intikam alıyor.Güzel eserler yaratıp sonra da onları insanlarla paylaşmıyor ki bu bence…
    Tanrım.
    V:Peki, insanlara karşı onu bu kadar kızdıran şey ne?
    J.A: Çünkü binlerce yıllık uygarlığa rağmen hâlâ sevmeyi öğrenemediler.

  7. Ghudi Allen — Espanyollar, Nergis Hanim’in da, simdi arayip da bulamadigim bir girisinde bahsettigi uzere, “W” ozurluler, o yuzden Woody Allen icin “Vudi EllIn” demek yerine iste basliktaki gibi bir sey diyorlar.

    Efendim, sizinle daha ilk mesajlarimizdan birisini filmden alintiladiginiz bu diyaloga bagli olgu olusturuyordu, sonrasinda -dogal olarak- merak edip de blogunuza baktigimda da daha detayli olarak beni karsilamisti. Cok cok cok sevdigim, saydigim (gozlerinden, ellerinden) Woody’yi Match Point’in hemen cikisinda biraktigimdan (kaldi ki Whatever Works’u seyretmisligim, senaryonun yazim tarihi dusunuldugunde ters kacmaz), Vicky Christina Barcelona’yi seyretmedim (merhaba Hande! 8).

    Bu vesileyle Woody Allen, Oviedo (ve dolayisiyla Asturias) ve asagidaki resmin baglantisini da cozmus oldun Ayse, cok tesekkur ederim, filmin burada (da) gectigini bilmiyordum (gerci Woody sevmese filmi cekmeye de gelmezdi). Oviedo, bir ihtimal onceden de demis oldumuz gibi, yaslilar evinin sehre donusturulmus hali – iklimi guzel, havasi guzel, sakin, dingin bir sehir.

    Oviedo’da, Ece’ye uygunlugunu kontrol ve kendim icin okumus oldugum kitapta da (Neil Gaiman – The Graveyard Book) boyle bir sair var: siirlerinin begenilmemesi uzerine, sonra yazdiklarini yayinlamayip, oldugunde kendisiyle birlikte gomulmelerini ister:


    “Mister Trot?” said Bod. “Tell me about revenge.”

    “Dish best served cold,” said Nehemiah Trot. “Do not take revenge in the heat of the moment. Instead, wait until the hour is propitious. There was a Grub Street hack named O’Leary—an Irishman, I should add—who had the nerve, the confounded cheek to write of my first slim volume of poems, A Nosegay of Beauty Assembled for Gentlemen of Quality, that it was inferior doggerel of no worth whatsoever, and that the paper it was written on would have been better used as—no, I cannot say. Let us simply agree that it was a most vulgar statement.”

    “But you got your revenge on him?” asked Bod, curious.

    “On him and on his entire pestilent breed! Oh, I had my revenge, Master Owens, and it was a terrible one. I wrote, and had published, a letter, which I nailed to the doors of the public houses in London where such low scribbling folk were wont to frequent. And I explained that, given the fragility of the genius poetical, I would henceforth write not for them, but only for myself and posterity, and that I should, as long as I lived, publish no more poems—for them! Thus I left instructions that upon my death my poems were to be buried with me, unpublished, and that only when posterity realized my genius, realized that hundreds of my verses had been lost—lost! — only then was my coffin to be disinterred, only then could my poems be removed from my cold dead hand, to finally be published to the approbation and delight of all. It is a terrible thing to be ahead of your time.”

    “And after you died, they dug you up, and they printed the poems?”

    “Not yet, no. But there is still plenty of time. Posterity is vast.”

    “So…that was your revenge?”

    “Indeed. And a mightily powerful and cunning one at that!”

    “Ye-es,” said Bod, unconvinced.

    “Best. Served. Cold,” said Nehemiah Trot, proudly.


    Bilmiyorum Julio (ki Bengu’nun gozlemledigi uzere, diger dillerdeki karsiliklarinin kiz adi olmasina ragmen, Ispanyolca’da erkek ismidir) siirlerini oldukten sonra yayinlatmayi dusunur mu, zannetmem… Ama iste benim askin ermis ubermensch sairim/feylozofum/bilginim, yasarken konusmadigi gibi, olumunden sonra da bilinmek istemezdi – ki, “istemezdi” demek yanlisa kaciyor, “umrunda olmazdi” demek daha bir dogru.

    Neyse, neyse, sunun surasinda bir resim koyup, bir selam edecektik, gene susmasini bilemedik! Sevgiler, selamlar, kal saglicakla!

  8. Again and again — Hay Allah! Aynı sahneyi tekrar yaşattığım için üzgünüm Emre, hafızam kimi zaman böyle oyunlar yapabiliyor bana, hele bir de bir konuya takıldıysam…O şair gibi, oysa ki bir tanıdığım var, çok uzun zamandır tanırım. Yirmili yaşlarından beri-ki Alzheimer için çok erken bir yaş, 50’ler için bile erken olduğu düşünülmekte- aynı konuları her biraraya geldiğinde tekrarlar dururdu:) Siz de onu dinlersiniz yeniden ve yeniden. Kendimi o sahnenin içinde hissettim bir an(özeleştiri)

    The Graveyard Book listeme alındı. Fotoğrafı kıskandığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim:)

    “Best.Served.Cold” İlginç bir karşı duruş.

    Nokta.

    Selamalar.

  9. muzeyyen. — Tekrar merhaba Ayse, Joy Division’in “Glass” adinda guzel bir sarkisi vardir (JoyDiv’in sarkilarina guzel demek ne derece basarili bir tanimlamadir, orasi da tartisilir ama neyse), senin yorumunun basligi onu hatirlatti.

    Ayni sahneyi tekrar yasatmanin nesi uzucu, onu bilemedim zira ben bir kez daha olgunun tadina vardim. Bu aralar Nurullah Atac okuyorum, gecenlerde iki kitabini aldim (“Karalama Defteri & Ararken” ile “Gunlerin Getirdigi & Sozden Soze”), ilk basta, tabii ki anlatimi acisindan sevgili Bilge Karasu’yu andirsa da, aslinda hayli aci (bitter) paylamalarda ve cikarimlarda da bulunabiliyor (ama ayni taraftaysaniz, ya da karsinda degilseniz, diyelim, sevimli mi? sevimli). Bir de tipki Bilge Karasu gibi, buyu yapiyormuscasina “ve” baglacina ihtiyac duymadan yazabiliyor. O, bu tekrar (tekrar) anlatma konusunda iyi kalpli bir seyler demisti ama simdi orada saat 2.11, burada 1.11 (sabahin) ve benim yatmam lazim, bu yorumuna cevap verememistim, simdi yatmadan aklima geldi, yazmak istedim.

    Graveyard Book, Coraline tadinda, biraz daha genc okuyucu kitlesi dusunulerek yazilmis. Eger sarmazsa, ya da sararsa, benim favori Gaiman kitabim olan “The Anansi Boys”u daha bir tavsiye ederim (basyapiti tabii ki “The Sandman” cizgi romanidir, bulabilirsen “The Neverwhere” de iyi seyirligi olan bir mini dizidir bu arada).

    Intikam bozucu bir sey, sevmem ben ama herhalde ben de intikam almak isterdim basima bir sey gelse.

    virgul,

    iyi geceler.

    Hamis: Resim icin kiskanmana gerek yok, bekleriz efendim: Oviedo buradan 2 saatten az bir mesafede.

  10. Ooooviiiiedoooo (F.Mercury’nin “Barcelona” deyişiyle okunaca — Dün gazetede okuduğum haberle, artık iyice perçinleşti ki, Oviedo denilen yer, dünyanın en büyük açık huzur evi. “Haberin içeriği neydi?” diyecek olursanız, efenim, Asturias’ın Prens ödülleri var, her sene 6 mı, 8 mi dalda ne veriliyormuş (50k euro ve Miro’dan bir heykel de cabası). Bu sene edebiyat dalında Leonard Cohen layık görülmüş (haberin kaynağı). E tabii ki tören Asturias’ın başkenti Oviedo’da yapılacak ve bence Cohen orada konuşlanacak.. (Yeni albüm geliyormuş, “bir turne daha yapar mıyım, bilemiyorum” demiş). Cohen’i bir zamanlar severdim, o zamanlar kendisiyle beraber sevdiğim şarkılarını hala severim ama Cohen’i sevmem (niye? ne yapmış olabilir ki bana? sevmem, sevmiyorum kardeşim, zorla mı.) 😛

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir