Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar

Mevlevilikte 40 günlük bir çile vardır: Derviş, nefsini eğitmek için, 40 gün boyunca minimumda yiyip-içeceği, uyuyacağı, zamanının çoğunu ibadetle geçireceği bir hücreye konur(muş). İlk gün 40 zeytinle başlayıp, her gün bir zeytin azaltılarak, günü o kadar yiyecekle geçirirmiş. 40 günün sonunda ise şeyhinin yanına çıkıp rüyalarını, tefekkürlerini anlatırmış. Şeyhi uygun görürse sınavı geçmiş olurmuş, öbür durumda ise hemen bir sonraki çileye girermiş. Bu çile, kırk gün durumundan ötürü, Arapça ‘kırk’ anlamına gelen Erbain olarak da adlandırılır.

Çorlulu Ali Paşa Medresesi, “20’li yaşlar”…

Okumaya devam et “Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar”

oku izle dinle… II (izle)

3,333,360

Pac-Man’de yapılabilecek maksimum skor (dökümü şurada bulunabilir: https://gaming.stackexchange.com/a/185776).

Bu yakınlarda Spielberg’ün çektiği “Ready Player One” filmini izlerken aklınızda bulunsun. Biz çocukken “Atari salonları” vardı – ben ilkokula giderken Commodore 64 / Atari 800XL’leri bağladıkları, jetonla çalışan kutulardı, sonra orta okulda gerçek coin-op/arcade makineler gelmeye başladı, az paramızı yedirmedik onlara, helali hoş olsun. İlk coin-op’um, 86’ydı herhalde Galleria açıldığında, orada, Fame City’de, Street Fighter olmuştu: 10000 liraya 4 büyük jeton verirlerdi – her büyük jeton 4 küçük jetona dönüştürülebilirdi. Coin-op’lar 1 küçük jeton yerdi. Sonra her yerde arcade salonları açıldı. Vigilante’yi çok oynardım falan filan. Ama hiçbir oyunda usta olamadım. Okumaya devam et “oku izle dinle… II (izle)”

Ride into the sun / Where everything seems so pretty

Malumunuz, Ramazan geldi. Pideye çok bayılmam ama bizim arka sokakta Öykü Simit vardı, orada her Ramazan iki küçük kız iftara doğru dükkanın önüne kurdukları tezgahta içeride sıcak sıcak bekleyen pidelerin reklamını yaparlardı. Karşılarındaki kebapçı da benzer bir girişimde bulunsa da, kızlar müşterileri kaparlardı. Evvelki sene gide-gele oradaki amcayla tanış olmuştuk: kızlar torunlarıymış, ve birkaç bir şey daha (üzücü şeyler). Geçen sene amca yoktu, kızlar sanıyorum başlarda vardılar, sonra görünmediler, kızların babası, amcanın damadı vardı, amcayı sormak istedim, alacağım cevaptan çekindim, sormadım. Bu sene Öykü Simit el değiştirdi, Susam Sokağı oldu, girmedim hiç içeri.

Okumaya devam et “Ride into the sun / Where everything seems so pretty”

Calvin, Prensipler, ve 20 yıl öncesi.

Ece geçen gün olası doğum günü hediyeleri konusunda bize yardımcı olabilmek için (iyi kalpli kızım benim, her şeyi düşünür!.. 8) bir liste teslim etti – birçok maddenin arasında sanal kısımda “Snapchat izni” dikkat çekiyordu.

Biz, üzerinize afiyet, biraz yaşlı olduğumuzdan snapchat’i duymuşluğumuz var, görmüşlüğümüz yok. O yüzden temkinli olarak “eğer twitter/instagram gibi özel modu varsa olur…” dedik (Nergis Hanım’a kalsa, dünyada olmazdı — onun bu gibi şeylere kronik Amiş tepkisi oluyor genelde, ben biraz daha (Mormonvari diyelim) esnek yaklaşabiliyorum. Anlamak için de benim telefona kurduk, çok komik filtreleri (orada “lens” deniyor) var, baktım, privacy modu da var, oluru verdik, Ece de sevinçle kurmaya başladı… zaten olanlar da o zaman oldu. Okumaya devam et “Calvin, Prensipler, ve 20 yıl öncesi.”

Bazen…

Çoğu zaman tesadüfler, başka şeylerden haberdar olmamıza sebep olabiliyor. Bazen hakikaten çok tatsız tesadüfler, üzücü şeylerden haberdar ediyor, az evvel bir yakınımın uzaktan da olsa tanıdığım, saygı & sevgi duyduğum bir akrabasının vefatını bu şekilde öğrendim.

Okumayı çok arzu etmeme rağmen sonunda pes edip okumayı bıraktığım John Crowley’nin The Solitudes kitabında şöyle bir kısım vardır:

When he was very small he had been told the story of the man who was caught in a rainstorm and sought shelter in an old barn. He fell asleep in the hayloft, and when he woke it was deep midnight. He saw, walking on the rafters of the barn, a clowder of cats; they would walk the rafters and meet, and seem to pass a message. Then two cats met on a rafter very near where he lay hidden, and he heard one say to the other: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And so they parted. When the man got home that day, he told his wife what had happened, and what he had heard the cats say: “Tell Dildrum that Doldrum is dead.” And on hearing that, their old family cat, dozing by the fire, leaped up with a shriek and cried out: “Then I’m to be king of the cats!” And it shot up the chimney, and was never seen again.

That story had made him shiver and wonder, and ponder for days; not the story that had been told, but the secret story within it that had not been told: the story about the cats, the secret story that had been going on all along and that no one knew but they.

Geçen gün (11/1/2017), sabah kalkar kalkmaz fikir defterime bu minvalde aklıma gelen şu cümleyi yazmıştım:

“Amaçları neydi, bilmiyorum ama başarıya ulaştılar.”

Sanırım rüyamla ilgiliydi: rüyamda bir sürü gülen, güldüklerini gizlemeye, çaktırmamaya çalışan ama bariz şekilde mutlu olan takım elbiseli, bıyıklı, uzun burunlu adamlar vardı. Çok rahatsız oluyordum, çoktan kazanmışlar da, bizi hala boşu boşuna, kedinin fareyle oynadığı gibi boşuna uğraştırıyorlardı. Öyle bir sıkıntıya uyanmıştım.

Başka, bambaşka öyküler, arka planda, söylenmeden geçip gitmeler. Misal, bir öğrencim benimle konuştuğu zaman, aslında gölgelerimiz (bir saniye, çok klişe bir düşünce olduğu için kesin alakalı bir çizim/foto bulabilirim… — bulamadım. Platon’un Mağarası’na kadar bin türlü şey buldum da, iki kişi konuşurken, çok daha fazla yer kaplayan duvara yansıyan gölgeleri gibi bir şey bulamadım), biraz başa saralım: misal, bir öğrencimle konuşurken, yüzeyde görünen ikimizin konuşur siması, diyelim ki fizikten bahsediyoruz, halbuki onun gölgesinde doğup büyüdüğü ortam, çektiği sıkıntılar, bin türlü bilim dışı sorun, bende de var bir şeyler ama işte fizik konuşuyoruz, mucize gibi bir şey. Bütün varoluşumuz çeşitli yönlere yaptığımız projeksiyonların kesişimlerinden ibaret. Breh breh. Brehxit.

Bugün güzel başladı

Dışarıda yağmur yağıyor, hava soğuk, karanlık. Ama kim düşündüyse ellerine sağlık, Google’ın “Türkan Saylan” Doodle’ı ile güne başlamak bütün bunları unutturup, yüzüme bir tebessüm kondurdu. Bugün Türkiye’de Google’ı kullanmak istediğinizde, arama formu, Türkan Saylan’ın 81. doğum günü vesilesiyle aşağıdaki resimle çıkıyor:

Bu vesileyle Vanessa Winship’i de Sweet Nothings‘iyle analım (ilgili girişin ikinci kısmı)…

Güzel şeyler…

Buralara genelde fizikle ilgili bir şeyler yazmayı pek tercih etmiyorum ama bugün güzel bir şeyler oldu, fizikle de ucundan ilgili. Aşağıdaki resim 2013 yılının sonundan, 20 Aralık 2013, 19. Yoğun Madde Fiziği Ankara Toplantısı‘ndan.

2013-12-20_11-01-33_ymf19
YMF19, Gözde ve bir dolu diğer güzel insan.. (“eski” resim diye izinsiz yayınlıyorum – yine de görünenlerden istemeyen olursa tabii ki hemen kaldırırım)

Fotoğrafta yanımdaki sevgili Gözde – Gözde ile bir aksilik olmaz ise yarın öğlen buluşuyoruz, sonrasında doktorası için TUDelft’e gidiyor!.. 8) Hemen önümüzde Özge, Gökhan, Merve ve sevgili Selma (uzak düştük Selma ile de… hayat!..) arka planda Nizami Hoca yeni geliyor, çaprazda, kendisine yer bakan da Berke olsa gerek (Berke ile Fatih’le de çoktandır haberleşemedik, yarın ilk iş bir mesaj atayım)…

O sene sağolsunlar, beni de konuşmacı olarak davet etmişlerdi de ne kadar mutlu olmuştum. Bu toplantı benim için bir dönüşüme de vesile olmuştu — YMF19’a kadar, katıldığım her konferans bir yükümlülük, sıkıcı bir gereklilik idi, kısacası şu sevimsiz anlamıyla “iş” idi. YMF19’a geldiğimde bir anda bir dolu sevdiğim, ama uzaktan ama yakından tanıdığım bir sürü güzel insanla, çoktandır görüşemediğimiz bir dolu arkadaşla çevrili bulmuştum kendimi. O zamana dek konferansları birbirleriyle nice aradan sonra bir araya gelme vesilesi haline getiren hocaları kıskanırken, fark etmiştim ki, artık ben de onlardan biri olmuştum.

YMF dönüşümlü olarak 5 üniversiteden birinde düzenleniyor: ODTÜ-Bilkent-Hacettepe-Gazi-Ankara. Ben konuşumamı Bilkent’te yapmıştım, ertesi sene Nadire Hacettepe’de sundu çalışmalarını, o esnada yavaştan Hacettepe’li oluyordum ben de…

Neyse, evvelsi gün kötü bir gündü — saydım, akademik hayatım boyunca (2000+), ortamım nedeniye düzenli olarak maruz kaldığım / bu durumdan kaçamadığım gerçek anlamda tatsız 3 (yazıyla: üç) insana rasgelmişim (dün üçüncüsüne tosladım, moralim epey bozuktu). Sonrasında düşününce, ne kadar da şanslı olduğumu fark ettim. Bazılarımızın hesabına her gün bu tür insanlardan 3’er tane daha yazılıyor…

Zaten diyeceğim o değildi… Geçen sene sağolsunlar, YMF’nin düzenleyicileri arasına beni de kattılar, bugün bu seneki YMF için toplandık, bir sürü güzel insan arasında kaldım, öyle mutlu oldum ki! Üyelerin pek çoğunu zaten tanıyordum, yeni tanıştıklarım da çok iyi insanlardı, bütün pillerimi şarj ettim.

Yazının başından beri Polyanna’ya taş çıkarırcasına yazdığımın farkındayım ama öyle işte. 8)

…o sırada Beşevler metro istasyonunda…

Evvelki çarşamba (28/9/2016) sabahtan Georgina’yı havaalanından uğurladım (yaaa! inanılmaz ama gerçek! Georgina nihayet bizi burada da ziyarete gelebildi — cuma öğlen geldi, bir güzel 5 gün geçirdik ailecek), dönüşte hastanede ufak bir işim çıktı, sonra Kızılay’a dönmek için metro durağına vardım, beklerken sinevizyonda beni şu görüntüler karşıladı:

2016-09-28-12-27-42

…daha da diyecek bir şey bulamadım, suskunluğum belki de ondandır. (Buraya ne yazsak oluyor mu? Desu Nōto? )

fe1c603f-eed5-44cc-9173-85ac2992c875