Bilbao’dayım, takılıyorum / Doğru değil, seni düşünüyorum…

Sonradan ön not: günlük bulamayınca mecburen buraya yazdım, direkt pas geçebilirsiniz, sadece benim tanıdığım kişiler hakkında, sizlere hitap eden çok bir şey yok bu sefer…

Bu seneki “akademik vazifemi” yapmak için, geçen çarşamba geldiğim Bilbao’dan bir aksilik olmazsa yarın Ankara Ankara güzel Ankara’ya dönüyorum. Genelde ayrılığa dayanma sınırım iki hafta; bu sene birer haftalık, iki kısa ziyaret yapayım dedim, iyi ki de öyle demişim zira yalnızlık zor, sokaklar çıkmaz. Bilbao’da rutin solo düzenime geçtim: gece 2.5 – 3’e kadar kola/puro/süt/çay eşliğinde çalışma, sabah 8’de kendiliğinden uyanış, 10 gibi bölüme varış (yazları otobüsler daha seyrek çalışıyor, o yüzden 8:45 otobüsüne kasmak yerine, 9:15 otobüsüne biniyorum), çalışış çalışış, 6 gibi çıkış, biraz dolaşış (çok zorlama oldu), misafirhaneye dönüş, wash, rinse, repeat... Önceki gelişlerimin aksine bu gelişimdeki çalışma içeriği neredeyse solo idi: geçen sene bu zamanlar baştan yazdığım programın makalesini yazmaya başladım, an itibarı ile free takılıyor, aklıma ne gelirse yazıyorum, 2/3’ü bitti, sonuçlarsız 20, sonuçlarlı 27 sayfa oldu, takmıyorum kafaya, hele bir bitsin, budarız kızılcık, ne çıkar?

Okumaya devam et “Bilbao’dayım, takılıyorum / Doğru değil, seni düşünüyorum…”

Aslında çok da fena değil gibi (/yaşam bir şekilde devam etmeli, saatler düşmeli hep bir sonraya…)

Şairin “nisan ey zalimidir ayların, gövertir!” dediğini ilk okuduğumda vurulmuştum (“şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene… yeşillendi mi bu sene? çiçek verdi mi?” – Suphi Aytimur’un çevirisi benliğime öyle işlemiş ki, ilk İngilizcesi’nden özümsediğim Çorak Ülke‘nin bendeki yansımasını Türkçe etti, gitti). Bu sene nisandan önce giderayak mart vurdu. Neyse, kapatalım şimdi (40 gün geçti — yaklaştım iyice, geliyorum.).

Halbuki güzel şeylerden bahsedecektim, bahsedeyim.

Dünden başlayalım, Adnanlarla kaç gündür görüşecektik. Cuma günü bu seneki futbol turnuvasını bitirmişler, aşağıdaki geçen seneden:

HÜFizMüh Futbol Turnuvası 20182

Okumaya devam et “Aslında çok da fena değil gibi (/yaşam bir şekilde devam etmeli, saatler düşmeli hep bir sonraya…)”

Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır…

The Damned’in İngiltere’den çıkan ilk punk şarkısı olarak tarihe geçmiş “New Rose”, Is she really going out with him? repliğiyle başlar; Peel Sessions’daki (Eat your heart out, John Peel!) efsane performanslarında ise:

Are we really 65 in the charts!?

şeklinde bir hayretle başlarlar şarkıya. Ben de, nice zamandan sonra birikmiş şeylerimi sizlerle hasbihal edeyim diye blog’u açınca bir de baktım ki 2 ay geçmiş son zamandan bu yana (ey kâri)!

(“Kısa bir ara”dan önce resim koyuyor muyduk?..)

Olga Wisinger-Florian | The First Frost, 1906

Okumaya devam et “Dünyanın bir yazı, bir kışı vardır…”

Gece gece Fabuloso ya da havadisler

Ne kadar uğraştıysam da uyku tutmadı, nihayetinde pes edip bilgisayarın karşısına geçtim. Ne mutlu ki bilgisayarım geçen ayki 3. tamire gidişinde sanıyorum bu sefer gerçekten tamir oldu, mutlu birlikteliğimiz devam ediyor. Bu aralar iyi şeyler oluyor genel olarak: mesela Danel ziyarete geldi, Merve geldi, en önemlisi Barış temelli geldi!

Yazacak bir dolu konu birikti, not aldıklarım var, aklımda tuttuklarım var, unutup unutup hatırladıklarım da ama samimi olarak söylüyorum, pazar günü bitirdiğim kipatı bile ancak az evvel, bu girişe başlamadan önce listeye ekleyebildim, o derece zorlanıyorum, üşeniyorum, vs. vs…

Zuhal Baysar – Evren (& ben)