Star Wars Trailer Sweded & Whaling

Gondry’nin "Be Kind Rewind"ı, epey beğendiğim bir filmdi. Bugün bunu gördüm:

 

Internette ne kadar da güzel şeyler var, mesela whaling gibi!

Geçen hafta, ondan önceki hafta filan pek iyi değildi; 2015 pek iyi değildi, 2014 pek iyi değildi. Canım sıkkın olduğunda aldığım ilaçlardan birini vaktiyle şurada bildirmiştim; bu da ikincisi:

 

 
 
amma videolu oldu ama dans etmek güzel… -çok çok çok özel durumlar dışında- insan mutsuzken dans edemez ki zaten! (bununla alakalı olarak sevgili Amy Poehler’ın "Kimse iyi vakit geçirirken aptalca görünmez" ("No one looks stupid when having fun") lafını da alıntılayalım buraya, hatta resim koyalım)

 

hatta hatta hatta videolar yetmedi bir tane de video bağlantısı verelim oldu olacak: Amy Poehler’s laugh is the best laugh in the world. Adile Naşit’inki de bir tanedir.
 

Eylem Kaftan – Görmek Her Şey Demek Değildir

Bu konularda pek tavsiye vermem, ne de olsa facebook ve twitter bu işi gani gani yapıyorlar (ben de, mesela, twitter sayesinde haberdar oldum). Eylem Kaftan’ın 4 kör insanla sohbetlerinden mürekkep bir belgesel "Görmek Her Şey Demek Değildir" (Seeing Isn’t Everything — İngilizce alt yazılı). Eli yüzü düzgün, izleyiciyi bu konuda bilgilendiren, ona bir şeyleri hatırlatan, farkına vardıran…. amaan, ne desem ahkama, klişeye kaçıyor, tavsiye ediyorum işte..

O sırada deliliğin sınırlarında…

1999 yılını İdris sayesinde atlattım. Onunla oturur, diziler izlerdik, bendeki hakkı n=sonsuz. Onun tavsiyesiyle izlediğim bir dizi vardı: Unhappily Ever After. Married with Children, uçta görünen, fakat aslında tam kararında süper bir diziydi. Unhappily Ever After ise onun birkaç adım ötesi (avant-garde mı deniyordu? 8P). Ara ara aklıma gelir, hele de birazdan paylaşacağım sahnesi. Bugün yine aklıma geldi ("gitmek mi, kalmak mı, yoksa hiç olmamış olduğunun ayırdığına varmak mı?" başlıklı oto-münazaram sırasında), netten aradım, dizinin adını hatırlamıyordum, keza tavşan da çorap-kukla diye hatırımda kalmış, neyse ki bunlar Google’a vız geldi, hemen reçeteyi önüme koydu. Wiki’ye göre:

Jack Malloy (Geoff Pierson): A schizophrenic, alcoholic, cynical and depressed man who hates his wholly unsatisfying job as a used-car salesman and his unhappy marriage. He gets little respect from his family, who think that he is insane or senile. He converses with a stuffed bunny (Mr. Floppy) that only he can hear. His daughter Tiffany is his only real hope in his otherwise depressing life, though he is unaware of how Tiffany often uses him to her own advantage. He and his wife tend to bicker over trivial things and she appears to dominate him. He doesn’t really care about his family (except for Tiffany), despite the fact they are the cause of most of his woes. He is the sole source of income for the family and often tries to manage the money he makes, though it never gets to him as he has to pay for bills, food, expenses, allowances, and presents for Tiffany.

Gördüğünüz gibi, Jack Malloy, Al Bundy’nin "çizgiyi aşmış" hali (zaten set de çok andırır, yapımcıları da ortakmış galiba). Fazladan, konuştuğu (& onunla konuşan) bir oyuncak tavşan (Mr. Floppy) var. Bir bölümünde (12. Bölüm, "The Great Depression" imiş), beraber bir telesekreter mesajı doldurmaya karar verirler, doldururlar da. Ama sonradan dinlediklerinde şaşırtıcı bir şekilde sadece Jack’in sesi çıkar. Bunun üzerine Jack "Deli olduğumu unutmuştum!" der, Mr. Floppy de "ben de var olmadığımı!…"

Sahne bu, altta da videoyu koydum:

O halde tekrar soralım: delirmek mi iyi, hiç olmamış olmak mı?.. Siz siz olun, varolmadan önce bir daha düşünün… (Felsefi gönderili mesaj kaygısı içerik falan..) 8P

 

o sırada, paralel evrende…

Bazı insanlar vardır, siz bir müzik grubunu, ya da bir yazarı beğenirsiniz, paylaşmak istersiniz, beyefendi daha ilk dinlemede/okumada (dakika birde) "bunlar bilmemkime benziyor…" der, sonra da o ilk yaptığı teşhisi dünya yıkılsa değiştiremezsiniz:
– sana geçen dinlettiğim grubun yeni albümü çıkmış, bir bak, seversin..
– boşver ya, çakmasını dinleyeceğime, giderim mis gibi orijinallerinin 1978 tarihli albümlerini dinlerim oh mis gibi!..

atsan atılmaz, satsan satılmaz (peki televizyon seyrederken bir yandan soyduğu portakalları ağzınıza tıkıveriyor mu? ya da iç cebinde nüfus cüzdanını taşıyor mu? telefonu uzun uzun çalarken o -illaki açacak bu arada ama- kimin aradığını görmek için uzun uzun ekrana gözlerini dikiyor mu? emekli albay mı? Tambay mı?..)

İşte bu satırların yazarı da öyle bir insan ey kâri! Hakikaten öyleyim, abartmıyorum ("mübalağa etmiyorum" yazmıştım ki, Nurullah Ataç’tan korktum da sildim).

Geçenlerde Gürer Beyciğimle birlikte güzel bir kitap bulduk, onu okuduk (Ernest Cline – Ready Player One) seksenlerde geek olup atariler peşinde saatlerini harcamışlara ilaç gibi bir kitap, hakikaten çok güzel, yazarının geek olduğu da aşikar (apaçık, ortada 8). İşte bunu öyle beğenince, bir sonraki (yeni) kipatını da okuyalım dedik: Armada – aman sen misin (ben miyim) okuyan! Hemencecik yaftasını yapıştırdım: The Last Starfighter bu, bana ne bitti nokta. Çok biliyorum ya, neyse ki iki üç sayfa sonra yazarı da ref’liyor (atıfta bulunuyor) ilgili filme (1984 tarihli imiş bu arada). Ama işte bir kere The Last Starfighter oldu ya, o kadar, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz. Sonuç: Ready Player One 4.5*, Armada otur aşağı 2.5*, o da kanaatten. Spielberg çekiyormuş şimdi Ready Player One’ı bu arada. (The Last Starfighter da dizi olacakmış – onun bağlantısını bulmak için Gürer’le olan mail’i açtım, bir de Goonies Reboot haberi vardı).

Armada bitince ne okusam diye "ne okusam?" listemi açtım, Bera’nın önerdiği Tad Williams – Stone of Farewell vardı en başta, bir de Octavia Butler’ın "The Mind of My Mind"ı, Stone of Farewell’e başladım (üçlemenin ortanca kitabı). Ya, anlatım güzel ama Tolkien hakikaten bunları yiyip bitirmiş – e şimdi diyebilirsiniz ki, e Tolkien’i de Kral Arthur falan filan yemiş, bana ne. Dragonlance’i (hava atayım diye yazıyorum, sene 1993) okuduğumda ne kadar beğenmiştim (vauvv! kapov!), e sonra ne oldu? 10 sene sonra Yüzük Kardeşliği’ni okuyunca almadım mı ağzımın payını? O yüzden neyse. Hem ben artık böyle iyinin iyi, kötünün kötü, iyi-kötü, siyah-beyaz olan yapıtları sevmiyorum ki. Yine de okudum, zevk almadım da diyemedim ama işte ağzımın kenarında bir "breh breh" sarkazmı (Ece bile diyor ki "baba ben Hayao Miyazaki’yi seviyorum çünkü onda herkesin haklı olduğu bir taraf var; öyle saf iyi / saf kötü yok, gerçekçi – bir de -başka zamanlarda, bağlantısız olarak- diyor ki "gene mecazi anlamda söyledin, değil mi?" ben de ona diyorum ki "mecazi değil, sarkastik / kinayeli", o da diyor ki, "ne fark var?" ben de diyorum ki: "biri başka anlamı verir, diğeri genellikle zıttını" – şimdi söyleyin hakim bey, yazık değil mi bu çocuğa? bu da mı ofsayt?).

Kipatı bitirdim, üçlemenin sonunu da merak ettim ammevelakin üçüncü kipat (To Green Angel Tower) yazılmış en oylumlu kipatlardan biriymiş (Wikipedia öyle diyorsa, doğrudur), o yüzden orta 2 Türkçe’den dönem ödevi yapar gibi, internette özetini arattım – paperback’e iki cilt olarak basılmış, ikinci cilde kadar olan kısmın (ve önceki diğer kipatların da) bölüm bölüm özetini buldum, ilk kipatın özetini oradan okudum keh keh ama ikincisini arkadaş hala okumalarda, o yüzden "buna da şükür" diyerekten son kipatı okumaya başladım.

Bir de (ground control, Andy Weir’ın The Martian‘ı var, bunu çok ısrarla tavsiye ederim (Ready Player One 80’lerde geek olanlarımız için ama bu, olur a bu blogu okuyan her insana lazım) – bunun filmini de Ridley Scott çekmiş, Matt Damon cuk oturmuş (ama Ridley Scott inşallah kipatın komik kısımlarını Alien’a çevirmez).

Bir de bir de David Irvine var – şu yapıtlarının çıktılarını aldım, etraflarını kestim, birazdan ofis dolabıma yapıştıracağımdır, beklerim.

Bu (şimdiki) Dave Irvine değil ama, anlayana (onu da, onu da dolabıma yapıştıracağım!)


(bilmeyenler için verdiği ref’e bağlantı yaptım, tekrardan seyretme zamanım gelmiş, onu fark ettim bir de bir de ponçi pong)


Bugünlerde güldüğüm şeyler…

Bir – iki ay kadar önce, Bing Crosby’nin klasik yeni yıl şarkıları yorumuna tepetaklak bir bakış getiren… aslında tanımlamaya çalışmanın çok da bir alemi yok, buyrun, aşağıdan bakın:

 
evet, ne diyordum, işte o çok hoşuma gitmişti (arada Christopher Lee’nin "A Heavy Metal Christmas"ı da var, ama konudışı olduğundan onu pas geçiyorum), ama dün Mary Poppins’in "supercalifragilisticexpialidocious"ını görünceye kadar, çok da yazılacak, paylaşılacak bir şey değildi, ama Mary Poppins, ama supercalifragilisticexpialidocious!
Devamı geliyor zaten:
Louise Armstrong – What a wonderful world
Judy Garland – Somewhere over the rainbow
yine bir başka favorim, Bee Gees – How Deep is Your Love:
oy vey! Tabii bunların tersi de var, olmak zorunda (enerjinin korunumu ilkesi):

Metallica – Enter Sandman
KISS – Detroit Rock City

Bunları Andy Rehfeldt diye bir arkadaş toparlamış, iyi de yapmış. Tersinir durumda benim favorim, bu işi geyiğine değil de, ciddi ciddi yapan Postmodern Jukebox (misal "Sweet Child O’ Mine" yorumları, ya da "Careless Whisper" ile adına anachronism dediğimiz (ve benim son yarım saattir yana yakıla aradığım) bu olguyu — "anachronism" terimini aramaya giderken cümle yarıda kalmıştı, şimdi bulup dönünce de toparlayamadım, parantez durumlarını bile bilemiyorum. Neyse, zaten bu konuya geçen sene değinmişim.

Başka şeyler de vardı, gitmişler şimdi aklımdan…

tweet…

Birini (bir oyuncuyu) bir tanıdığınıza benzetiyorsunuz (1). Sonra, ortak tanıdıklarınıza (ki bu kişiler, benzettiğiniz kişiyi sizden daha iyi tanıyorlar) bu fikrinizi söylüyorsunuz, onlar pek size katılmasalar da, sizi de gereksiz yere üzmemek, kırmamak için bir "eh, yani, biraz…"la karşılık veriyorlar (2). Sonra bir gün o benzettiğiniz kişiyle karşılaştığınızda, bu benzerlik düşüncenizi kendisine de söylemeden edemiyorsunuz, o da kendisinin hiç benzediğini sanmadığını söylüyor (3).

3 adımda kafamdan geçen olası etkileşimler (an itibarı ile kimseyi kimseye benzetmemiş olsam da).

Bu arada, bir de: Ellen Page. Shailene Woodley, and Brie Larson. (Oxford comma – I’ve seen that English dramas, too, they’re cruel 8P)

Ellen Page – Julide Kural + zaman makinesi; Emily Blunt – Demet Evgar. (145/145)

Dizi dizi inciyim..(bu başlığı vaktiyle kullanmamış mıydım?)

Evet kullanmışım, 8 sene önce. Filmlerle aramız bozuk (geçen gün "Albino Noi" ve "Voksne Mennesker"in yönetmeni Dagur Kari’nin "The Good Heart"ını izledik, o güzeldi bak) ama dizi derseniz, ohoooo memur bey.

Çoktandır böyle derli toplu bir dizisi yazmamıştım ama sevgili kraliçemin son posket‘ini de seyredince, iyice motive oldum. Oradan öğrendim ki, Community ile Growing Up Fisher iptal olmuş: Growing Up Fisher, acemiliklerine karşın, dengeli bir diziydi, birkaç damla yaş düştü, çok ağlamadık; Community, evvelden hastası olduğumuz bir diziydi, ama muhterem therapy? elemanlarının da dediği gibi "there’s nothing darker than love that’s gone sour" (Bowels of Love). Futuruma’da da, Arrested Development’da da böyle olmadı mı! Yıllardır (yakında 15. zafer senesine gireceğiz, bu vesileyle) söyledim, söylüyorum, söylerim: giden sevgililer asla ve de asla ve asla geri dönmemelidirler, "giden sevgili" oldukları gerçeğini o güzelim gözlerinden, güzelim endamlarından ve güzelim her şeylerinden asla çıkarmamalıdırlar. İki taraf için de üzücü oluyor öbür türlüsü.

Parks and Recreation (ki gönlümüzde tahtı vardır) seneye veda edecekmiş, zaten sezon finalinin son 5 dakikasında epey uçtular, vedaları muhteşem olacaktır, eminim. Psych da veda sezonuyla ilerliyor, onunla da tadında ayrılacağız. Castle da bitebilir artık, halen izlemekte olsak da yokluğunu çekmeyecek bir noktaya geldik. Bu kulvarda (Psych, Castle, etc..) ele alageldiğimiz bir diğer dizi olan Person of Interest büyük plot’a kilitlendiğinden beridir, tadından azaldı, olsun. Sherlock’u ilk sezondan sonra bırakmıştım, ocak ayında THY’de yer bulamadığımdan Lufthansa ile uçunca gidiş-gelişlerdeki 5 ve 7 saat Münih aktarmalarında 2. ve 3. sezonları aradan çıkarmış idim (hele de 3’ün ilk bölümü!), şimdi Bengü’yle çok ama çooooook zamanımız olduğunda izliyoruz. Bir ara da Lucy Liu’lu Elemental’a başlamıştık, gittik birkaç bölüm ama orada kaldı (kötü olduğundan değil de uzun olduğundan, bir de nerede coşku kardeşim? Lucy Liu’ya sakinlik hiç yaramıyor (Manavım ben manaaaaav!)).

Geride bıraktığımız dizileri buraya alalım, sahnenin önünde toplanıp "Samanyolu"nu söyleyelim, el ele tutuşalım (geçenlerde favori gruplarımdan Mecano’nun (80’ler İspanyasının 80’ler Türkiyesinin Sezen Aksu’su gibiymişler) 2000’lerde bir TV programında bir araya gelişinin görüntülerini izledim, üzüldüm de üzüldüm (ABBA neden bir araya gelmiyor? Çünkü akıllılar, İsveçli onlar!)): Threesome, Dirk Gently, Breaking In…  Threesome‘ı hala arıyoruz, bambaşka bir şeydi o. Bir karakterini Sherlock’un "The Dog of the Baskerville" bölümünde, bir diğerini Moone Boy’da yeni resim öğretmeni olarak gördük de, hasretimiz depreşti, ne deli komşumuzdun sen Fahriye Abla!.. Dirk Gently’nin devamı gelir belki – Stephan Mangan elindeki on bin karpuzun bir kısmını (biz Episodes kalsın deriz, düşes Jeeves & Wooster’ı tutmak ister, Mangan’ın da işi zor şimdi Allah için…) yere koyarsa (şimdi baktım Wiki’ye, "ncık" imiş, yok yani devamı filan).. Geçen Veep’i seyrederken tanıdık bir oyuncu çıktı da, nereden, nereden, aradık bulduk: Dirk Gently’deki ciddi, vakur sidekick değil miymiş meğer! (Darren Boyd) Veep de güzel gidiyor, Web Therapy’yi severek izlerken bırakmıştık artık oradaki "kötülüklere" dayanamayarak, aynı gerilim -farklı bağlamda olsa da- Veep’de de bolca var (Bengü cumhurbaşkanlığına adaylığını koymayı düşünüyordu nicedir, çok şükür bu dizi onu bu fikrinden vazgeçirdi 8P). Breaking In, Sui’ciğimin bana tavsiyesi idi, bayıla bayıla izledik, gidişine de, hem de öyle zamansız gidişine yandık, yanarız (hele de ikinci sezonda Megan Mullally kadroya eklenince daha da süper olmuştu!).

Kışın açıkta kalmamak için (aslında diziler söz konusu olunca yazın demek daha doğru oluyor), arada depreşir, dizi avına çıkarız. Geçen haftalardan birinde Bengü’yle Breaking In’in rasgele açtığımız bir bölümünü seyrederken (bu aralar bir de Pushing Daisies’i yeniden seyretmeye başladık, ah bütün o witty kelime oyunları! / siz "puns" diye okuyuverin), dizide iki kere görünen, esas oğlana lisedeyken aşık olup, şimdi aynı okulda müzik(?) öğretmeni olan kızcağızın ne kadar da sağlam bir minör (do) karakter olduğunu takdir etmiştim ki, işte, ne diyordum, hah, arada, kışı geçirmek için dizi falan, işte onları cevizlerin yanına koyarız, bir yandan cevizleri yerken (sincap!) bir yandan da dizi izleriz (sincap!), dizi avına çıktım: Ground Floor, Jennifer Falls, Uncle, Dag, Sirens, Neighbors.

Ground Floor, Scrubs’ın amcası Bill Lawrence’ın son projesi, Scrubs’dan sevgili John C. McGinley (Dr. Cox) burada abartılı bir oyunculuk sergiliyor (Scrubs’dan o gelince, belki Christa Miller (Scrubs’da Jordan, gerçek hayatta Mrs. Bill Lawrence) da gelir diye boşuna umutlandık), asıl oğlan da fena halde Bizimkiler’in Ali’sine (Atılay Uluışık) benziyor (halbuki bu rolü hazır HIMYM da bitmişken Josh Radnor’a vermeliydiler (Ted Mosby) [peki ya gönlümüzün sultanı Greta Gerwig‘in HIMYF‘da oynamasına ne diyoruz? Oyyy oyy oy!..] nokta / Jennifer Falls da My Name is Earl ve çoktandır selamı sabahı kestiğimiz, bu sene de bu diyarlardan taşınacaklarının haberini aldığımız (sağolsun kraliçem bir kez daha) Raising Hope‘u yapan amcanın olmalı, ne diyordum, ne diyordum, evet, işte onu denemek için açtığımızda hızlı hoşbeş’ten sonra bir anda karşımıza satırlar satırlar önce bahsettiğim Breaking In‘deki minör, tatlı, kocaman, sevimli kızcağız kötü kadın rolüyle çıkmadı mı! Hem de bu olay bizim Breaking In‘i seyredip de kendisini andığımız günün hemen ertesi akşamı olmadı mı! Yaaa, ürktüm telopotik güçlerimizden, ben önceden sevmişliğim olduğumdan da Jennifer’dan (Joyce) çok onu haklı buldum. Bir de Missi Pyle niye/nasıl hiç yaşlanmıyor? Uncle, bu senenin açık ara muhteşem girişi oldu, çok tavsiye ederim, Daisy Haggard da oynuyor, daha ne olsun? (onunla daha evvelden birkaç bölüm izleyip vazgeçtiğimiz meh bir komedi olan Parents‘da da karşılamıştık; dizinin en komik şeyiydi diyebilirim – bu arada bağlantı vermek için gittiğim wiki’de birinci sezonunun ardından iptal edilmiş olduğunu öğrendim, İngiliz sezonu dediğin zaten epitopu 6 bölüm olduğundan, belki de yarıda bırakmamışızdır ama kim takar..) Uncle yani, izleyin mutlaka, şarkılı türkülü, kötü mizah, altın kalp. Dag bizi hiç açmayan bir Norveç komedisi idi, denedik, hemen bıraktık, Norveç komedisi diye bir şey olmadığını ayırdsadık (ayırdsamak?). Sirens’i de AV Club çok övmüştü, açtık baktık, Scrubs’ın son (+1) sezonunda asıl oğlan, Castle’ın da Nemesis’i olan oğlan oynuyor, iki üç sene kalırsa toparlanır zannederim. Neighbors, konusu itibarıyla (insan kılığındaki uzaylılarla komşu olan bir Amerikan ailesinin başından geçen, güldürürken düşündüren, farklılıkların değerini ve uyum içinde yaşamayı anlatan….) pek vasat olmasını beklediğimiz bir diziydi ama süper bir dizi olmamakla birlikte, boş geçtikleri bölümleri de yok (şimdilik, geriden takip ediyoruz – Dick Butkins’in Halloween’de yaptığı anne/baba taklidi mesela, öte anlarındandı).

Happy Endings de sonlanmış; o da dizi arayışında, elde dizi kalmayınca cevizlerin yanında birkaç tane çıtlattığımız meh dizilerdendi.

Gelelim yılın dizisine: Brooklyn Nine Nine. Parks and Rec tadında, misler gibi bir dizi, ailecek hastasıyız, karnımıza ağrı giriyor her bölümden sonra: hem entelektüel, hem -siz nasıl diyor?- "avam". 8) Heyecanla bekliyoruz yeniden başlayacağı günleri (28 Eylül / yaşama sebebi 8P).

Yılın dizi bölümü:
Moone Boy: Babaların dayanışma yaptıkları bölüm

Ne çok yazdım, bu kadar yeter!

demiştim ki, kraliçe’nin posket‘inden not aldığım denenecek dizileri hatırladım: Crossbones, Hannibal, Reign.

Ha, bir de Louie’yi bıraktık nicedir, borç isterse bizim adımıza filan vermeyin sakın, ilişkimiz yoktur.

(Şimdi fark ettim ki hiç resim koymamışım, Kraliçemin resmini koyayım, değil mi ki kalplerin yanında, dizilerin de kraliçesi a!)


(Breaking Bad’i hiç seyretmedik, 22dakika’yı ilgili yerlerden takip etmedik;
o yüzden birisi bana "Özür dilerim merbabu" ne demek, açıklayabilir mi?)
— sonradan not: e, açıklamış ya Dee zaten yorumlarda!
8P oku adam oku! (Kraliçe zaten benim aklımı okumuş 8)

bir iki kelime ya da biraz daha güzel bir şeylerin nokta

Göreli epey (1-2 ay arası) oluyor, G’N’R’ın leziz şarkısı "Sweet Childe o Mine"ını yorumlamışlar jazz olarak*, olmuş gibi. Vaktiyle ben Ella Fitzgerald’dan "Sunshine of Your Love"ı dinleyip kanmıştım "orijinali odur" diye (koskoca leydi, bitli hipiler Cream’den cover yapacak değildi herhalde! Öyleymiş kazın ayağı). Geçen gün neşe içinde bahsettiğim Boogie-Woogie dansları var, Amelie var, ama (herhalde) en uç örnek olarak steampunk dünyası var. Gerçek olmadığını (ya da daha doğru olarak gerçekleşmemiş olduğunu diyelim) bile bile kurgulanan bir dünya (bunu bu şekilde yazınca da aklıma Babavatan ile Yüksek Kuledeki Adam geldi, ama o janrı ("alternate history") şimdi bir kenara bırakalım). Elfler, orklar varmış, ejderler uçarmış değil, güpegündüz bu zamanın o zamanda yansıması (bir nüansa dikkat çekmek istiyorum: o zamanın bu zamanda yansıması post-modern dünyada normal, hatta dikkat etmezseniz arada kaynayacak bir şey olsa bile (yine de Fransız Teğmenin Kadını çok ama çok üstün bir istisnadır bu duruma), dediğim bu zamanı o zamana götürebilmeyi başarabilmek).

Bir keresinde bahsetmiştim, yine bahsedeceğim, 12 Maymun’un başında bir yazı çıkar…

Çok ilginç geliyor bana, o zamanki insanlar gibi davranmaya çalışmak. O zamanki insanları konuşturmak, halbuki o zamanki insanlar hiç olmamıştı belki de: hep biz vardık, tek biz vardık. Marty McFly’ın (ki 1985’te çekilip, 1985’te geçen bir filmde gelecek diye 30 sene sonrasına, 2015’e gider) kovboylar zamanına giderkenki giydiği elbiseler ne kadar gerçekçiyse, biz de o kadar gerçek (aslına, hatıraya, ahde) sadık davranıyoruz, kimse gücenmediğinden yanlış yapmış da olmuyoruz.

"X yaşasaydı/burada olsaydı/duysaydı böyle yapardı." Hayır efendim, yapmazdı, zaten onun o andaki yokluğu yüzünden böylesi emin olabiliyorsunuz. Woody Allen (ki geçen hafta bir arkadaşa karşı kendisini savunmak zorunda kaldığımdan biraz güceniğim) bunun zirvesini yapmıştı (Annie Hall’daki Marshall McLuhan sahnesinde), üzerine hiçbir şey söyleyemeyeceğim (3 dakika izlemek sizi yorarsa, son 50 saniye diye not düşeyim…).

Star Wars, steampunk’da nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü? Ben düşünmemiştim ama bu başkalarına engel değil.

hatta yapılmışı dahi var.

(Elbet bir hinlik vardır bunu yazışımda, ey bloga çakıllar karıştıran nisyan! 8P)

ne kadar da bağlantılı bir giriş oldu bu böyle, iki kelime laf bile etmedim halbuki.

* Bu da başka bir örnek olsun "Postmodern Jukebox" arkadaşlardan: 1930 Jazz yorumuyla Careless Whisper (arada Dave Brubeck taksimi de var).

bugün. (ya da erasure’dan sometimes)

 Bugün Barış çok güzel haberlerle geldi, biz de çok mutlu olduk. Bugün, son birkaç gündür aklımda "şu bloga şunları yazsam" dediğim şeyler vardı (80’lerde gazetelerde bu tür demeçler şu şekilde verilirdi: Bugün, son birkaç gündür aklımda (şu bloga şunları yazsam) dediğim şeyler vardı), ama hatırlayamadım şimdi bilgisayarın başına oturunca. O yüzden her zamanki sistematik yaklaşımımı bir kenara bırakıp, aklıma gelen havadisleri ve havadis olmayan şeyleri yazayım (ben bir ara, ama çok önce, 96’da filan, "şey" yerine "nen" derdim, meğer Nurullah Ataç yaygınlaştırmaya çalışmış vaktiyle).

Akşamleyin, Tömbeki’de Emre ve Serkan’la buluştuk, Cesim biraz daha geç gelecekti, onunla da ben veda edip Kızılay’a giderken yol üstünde karşılaştık. Bugün derste yine kendimi tebeşir tozuna buladım (evet, fırınlara un çuvalı taşıyorum yan uğraş olarak). İspanya’dan döneli hemen hemen bir yıl oldu; önümüzdeki haftalardan birinde, bir haftalığına Getxo’muzu ziyaret edeceğiz, dostlarla hasret gidereceğiz… sonra döneceğiz….. 

Hande’den de güzel bir haber geldi bugün, keman çalmayı öğreniyor! Ben bu aralar onun tavsiyelediği Eleanor Catton’ın "The Luminaries"ini okuyorum, Ece Temelkuran’ın tabiriyle "(Eee,) So what?" şeklinde ilerliyor kipat, gün be gün elimde kipat değil de bir çuval keçiboynuzu (Ahmet Uğurlu, keboy) tutmakta olduğum hissi yoğunlaşıyor.

Biz yokken favori gruplarımızdan Delafe y los Flores Azules yeni bir albüm çıkarmışlar, kapak şarkıları olan "De Ti Sin Mi"yi de çok beğendik, klibi acıklı, zaten benim şarkının sözlerinden anladığım "Söyle bana, benim yokluğumda sana ne olacak…".

Böyle bir şey işte… xkcd’nin normalde dinlediğiniz müzikler ile biri yanınıza geldiğinde o sırada çalmakta olan şarkıların tersliği hakkında çok hoşuma giden bir karikatürü vardır (http://xkcd.com/668/), onun gibi ben de ne zaman böyle "sabun köpüğünden" girişler yazsam bloga, içimden bir ses hemen ve illaki beni merak edip de internetten aratan olası bir kişinin işte o girişlerle karşısına çıkacağımı söylemeye başlıyor. Bunun bir nebze önüne geçeyim diye entel dantel girişlerimi içeren bir "Entel EST 101" sayfası hazırlayayım dedim, ben bile sıkıldım kendimden, yarıda bıraktım.

Fransız Teğmenin Kadını’nı geçen haftaydı, bitirdim, duvardan duvara öyle vulgar display of power bir şekilde vurmasa da, hakikaten dipten, derinden fethetti beni (merak ediyorsanız, kipat listemde 5* alan tek giriş oldu), aralarda düşünüp durgunlaşıyorum işte öyle bir şey (hani bir yıldız kayar ya bazen).

3 haftadır X-Com: Enemy Unknown’un Firaxis eliyle hazırlanmış yeni versiyonunu oynuyordum, ben buna (MicroProse’unkine) en son 1994’te üniversiteye hazırlanırken sarmış idim. Neyse, geçen gün bitirdim de bir mola aldım. Bir yandan da makaleler yazıyoruz (iyi bir şey).

Hande vesilesiyle, önce süper bir (teknik) terimden, sonra da süper bir siteden ve oradaki birçok süper terimden haberim oldu – terim: "ters ninja kanunu", site: http://tvtropes.org/pmwiki/pmwiki.php/Main/HomePage, birçok süper terimden örneğin bir tanesi: "The Worf Effect".

Daha yazacaktım ama mürekkebim bitti. (bunu yazınca da şunu hatırladım: çok sevdiğim bir Pilot kalemim var – Pilot G-2 0.7 imiş ama aslında içinde rotring uç var; zaten en başından, Bilbao’dayken bu kalemi elimdeki bir kutuda bulduğum 2-3 kalem içiyle uyumlu diye almıştım, sonra içler bitti ama George Washington’ın baltası misali kalemin değeri azalmadı, bu sefer ona uygun iç aradım Türkiye’de de, en sonunda Office 1 Superstore’da buldum. Geçen gün ise kalemimi kaybettiğimi düşünüp karalar bağladım ama neyse ki çıktı bir yerlerden yine, o günlerde yaptığım aramalar ışığında, Türkiye’de de satılmakta olduğunu öğrenmiş oldum hem.

Yeter sanırım bu kadar. Bunları yazarken Hooverphonic dinliyordum, güzel bir gruba benziyorlar (mesela Portishead 8). İyi geceler, iyi geceler (motoru ısıt oğlum… bir saniye….

Bana bir resmini ver arkadaş
Ve söyle
Neresinden bulurum şu İstanbul’u
Bulamam
Senin bakışın düzgün
Bizimki çatık
Ama anlaştık ya sen ona bak
Yolun düşerse gene uğra
Bizim gönlümüz kanmaz
Aşımız bitmez senin gibi konuğa
Üstelik daha bir pekişiriz
İşleriz yan yanyanayken başkalarına da
Tükenmez olur sevgimiz
İyi yolculuklar sana.

İyi geceler sana da
Oğlum motoru ısıt
İyi geceler Van
Yolumuz bir başka Van’a, Kars’a.

(E.C., "Su altında kanat çırpan üveyik"ten detay)