Hong Kong, Mong Kok…

2019 yılında, 4-15 Ekim arasında, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Nihan Yıldız Kökdemir’in “Düşevurum” başlıklı sergisi vardı. Orada bir resim beni çok etkilemişti, şu resim:

Nihan Yıldız Kökdemir (2019)

Hong Kong’da aynı his:

Montane Binası (“Canavar Bina”) [Kaynak]

Uzun, upuzun binalar, kalabalıklar…

Mütevazı Man Mo Tapınağı ve onu çevreleyen (yiyen) upuzun canavarlar…

İnsan bazı şeyleri (bir sürü şeyi) başına gelmedikçe anlamıyor, “Mezarlar, mezarlıklar…” diyor mesela bir gün “niye önemli anlamıyorum. Araplar ölülerini çöle defnediyorlar, mezarlıkları yok, şamanist, pagan bir gelenek bu bizimkisi belki de; Japonlarınki en iyisi bence: bir fotoğraf, küçük bir çan düşünceleri odaklamak, anı işaretlemeye, bir de tütsü — önemli olan anmak, hatırlamak değil mi sonuçta?” evet, teoride öyle ama sonra kendinizi bir mezar başında, dua ederken buluyorsunuz, düşünceler orada, o mezarda odaklanmış. Almodovar’ın “Volver”i böyle başlar, bir sürü teyze mezar temizliğine girişir, Çinliler’in de böyle bir resmi tatilleri varmış “mezar ziyareti & temizliği günü” (N. Hanım’ın aktarıcısıyım, yalancısıyım diyemem 8).

Sonra yine (mesela), ne garip şey değil mi sevdiğiniz bir filmin çekildiği yere gidip orayı gezip poz vermek? Hiç anlayamadım oldum olası, ama sonra, bir anda, sözgelimi:

Sarı kız Hintlileri işte burada kovaladı sayın seyirciler!

Biraz baştan alalım: Şanghay’a geldiğimizden beri bol bol gezmeye çalışıyoruz ama bu geziler günübirlik, haftasonları, en fazla 2 saatlik tren yolculukları ile gittiğimiz yerler olageliyordu. Aklımızda uzak mesafeler olarak şu toprak askerlerin olduğu Xian, Pekin + Çin Seddi, pandaların memleketi Cheng Du, Painted Veil’in çekildiği yerler olan yemyeşil dağlık göllük Huangyao (Guangxi Zhuang) ve Caponya (Tokyo-Kyoto-Osaka) vardı, ve bir de Hong Kong. Kar Wai Wong’un memleketi, gençliğime damgasını vuran filmlerini çektiği yer. Uzun mesafe açılışımızı oraya yapalım deyip, yılbaşı için 4 günlük program yaptık, iyi ki de yapmışız.

Hong Kong (ve Macau — ama sıkıldım ben biraz böyle gezi rehberi gibi yazmaktan, bilgi vereceğim diye uğraşmaktan bence de yeter) Çin’den ayrı bir yer, teknik olarak başka bir ülke olmasa da hemen hemen o şekilde. Giriş için vize gerekiyor (Çinli bile olsanız, özellikle de Çinli iseniz!). Neyse, işte salı sabahı güzelce gittik, fiziksel paraya alışmamız biraz zaman aldı, hallettik o işi de, otelimize yerleşip, dışarıyı gezmeye koyulduk. Hemen her yere yürüyerek ulaşabildiğiniz, küçük ama bir dolu karmaşık bir yerdi Hong Kong (ben benimle ilgili şeyleri yazacağım, geri kalanlar için gezi rehberlerine bakın artık 8)

Chungking Express! Kar Wai Wong… Gençliğime dan dan dan damgasını vurmuş, vurmaya devam etmiş zalım kıtapsızzz. Ve ben Hong Kong’daydım, hiç akılda yokken. Ve o filmlerin çekildiği yerleri görmek istedim (Midnight Express’in 7-Eleven’a dönüştüğünün, Chungking Mansion’ın da çoktan ıslah edildiğinin bilgisi vardı tabii, gitmeden yerlerine bakarken görmüş idim). Ve gördüm! Hem de ne gördüm!

Şanghay’da bulabileceğiniz en büyük kokkola-zero 680 ml’lik garip bir şey. Litreliği yok, 1.5 litreliği yok, sanırım internette 2.5 litrelik versiyonu bulunabiliyor. Hong Kong’da 888 ml’lik (“ba-ba-ba!!!”) ilginç, tombik tombalak bir modu var, bol bol ondan içtim.

There!.. There it is!…

Ne ilginç gerçekten, bilmeyene hiçbir şey ifade etmeyecek bir şey, güzelliği oradan geliyor, etkisi demeli. Random bir 7-Eleven’ın önünde, çöp kutuları hemen orada, sonsuza kadar kola içen bir tip. Paris sendromu halt etmiş — Pffft! 8P Çok, çok, çok mutlu ettim kendimi. Artık Elvis impersonatorlarını anlıyorum (let it go Zuru, let it go!..) / Bu arada, bence gelmiş geçmiş en iyi iki Elvis: Woody Harrelson (Zombieland: Double Tap), Bruce Campbell (Bubba Ho-tep) | Evet, Charlie Chaplin Şarlo benzerleri yarışmasında sonuncu veya sondan bir önceki filan olmuş [even-better than the real thing]).

işte sonra bir de Tony var…

Hong Kong’da yaşıyorsanız, size her yer yurtdışı. Haftasonu esip de “şöyle bir yerlere gidelim” diyemiyorsunuz. Ona rağmen / o sayede belki de bir dolu karmaşık, iç içe dünya.

Shadowrun’dan biliyordum, akşamları pastel neon ışıklarla bambaşka (‘o’) dünyaya dönüverdi.

Hong Kong’da çok şükür şansımız yaver gitti. Uçaktan indik, bavulu çeke çeke bizi otele götürecek çift katlı otobüs durağına gittik, otobüs geldi bindik, Alipay geçmedi, Weixin pay geçmedi, Çin kredi kartımız geçmedi, Türk kredi kartımız geçmedi. İndik, geri, havaalanından çıkarken gördüğümüz turist information (informeyşın) ofisine gittik, derdimizi anlattık, teyze de biz başka bir şey sormuşuzçasına nereleri gezip göreceğimiz üzerine tavsiyeler verdi (bankamatiklerden Çin kartımızla Hong Kong parası (HK$) çektik, öyle hallettik işlerimizi — telefonla ödeme hiç olmadı, kartlarımız da bazı yerlerde geçti sonrasında). Şansın yaver gitmesi bu olmuyor sanırım, devam edeyim: Akşam tekne turuna çıkalım dedik, hangisine binsek acaba diye düşünürken hemen önümüzdeki bir başka turist inf ofisine girdik, bir yardımcı oldular, bir yardımcı oldular, elimizden tutup en meşhur, tarihi Star Ferry’nin gişesine kadar götürdüler bizi sağolsunlar, gerçekten de çok güzel bir tekne turu yaşadık akabinde (ışık gösterisini tekneden izledik). Sonra (asıl şeye geliyorum), yılbaşı kutlamalarının 4 ayrı meydanda yapılacağını öğrenmiştik, bu sefer de hangisinde tam olarak ne olacak, bize en çok uyan hangisi olur diye sormaya gittik (haydi koş turistinfoffice), yine süper düper dubibab yardımcı oldular, en nihayetinde özel davetiye verdiler VIP’lerle birlikte (siz hiç tuvalete korumalar eşliğinde halka karışmadan polis çevrili yerlerden elinizi kolunuzu sallayarak gittiniz mi?(“Buraya giremezsiniz” (yakamızdaki badge’i görür) “ah, pardon, buyurun, buyurun” (bariyeri kaldırır) — halk insanı zuru bir anda dolce vita’ya kaptırmıştır kendini)). Neyse, öncesinde Hong Kong sosyetesiyle gala (gözler hep aradı Tony’yi… Tonyyyy! Toooonyyyy! Neredesin?…), ardından en iyi yerden program (70lerin sonu, 80lerin başından 2-hits wonder Air Supply mini konser verdi, onların öncesinde de Hong Kong’un popçularından bir oğlanla bir kız ayrı ayrı ve birlikte şarkılar söyledi / Aaaa bando da vardı!!!) Sonra TV’lerde izleyegeldiğimiz üzere, ama bu sefer tam yerinden geri saydık, yeni yıla girdik, güzel girdik hakikaten! Bize yılbaşı gözlükleri verdiler, polarizörleri öyle ayarlamışlar ki, ışığa baktığınızda kalp şeklinde oluyordu (biraz resim arası verelim bence de):

Joy to the world!

İlk vardığımızda hani ödemede sıkıntı yaşayıp turist danışma bürosuna danışmıştık, onlar da bize konudan bağımsız gezilecek görülecek yerleri anlatadurmuştu ben de patlamıştım (patladığım kısmını yazmamıştım, değil mi…). İşte sonradan onların o karmaşada bize aslanlarla ejderlerin gösterisine davetiye verdiklerini fark ettik!

Aslanlar, ejderler… Biraz sevip besleyince hemen evcilleşiveriyorlar.

Döndüğüme de sevindim, insanın evi gibi yok (artık o sırada nereye ev diyorsa)… 4 günün yorgunluğunu da 4 günde attım. Yakında kısmetse ağabeyimler geliyor, onlarla da Pekin çıkartması planlıyoruz: Hong Kong’da tişörtle gezdik, Pekin’de kar-soğuk varmış, görezeyiz kısmetse, nk.

Mutlu yıllar! (Boys and girls of every age / Wouldn’t you like to see something strange?) …and to all a happy new year!..

Hamiş: Hong Kong’da Mong Kok diye bir muhit var. Hong Kong’da bir sürü üst geçit var, birbirlerine bağlantılı, bilim kurgu filmlerini aratmayan. Hong Kong’da pek park yok ama betondan “sit in”ler var parkların yerine. Mong Kok’daki üst geçitlerde haftasonları çoğu Malezyalı bir sürü hasta-bakıcı, yaşlı-bakıcı, çocuk-bakıcı tatil günlerini geçirmek üzere yerlerde piknik yapıyorlar — Nerealar yıllar evvel Hong Kong’a gittiklerinde o vesileyle öğrenmiştim (şimdi benim konu hakkında bilgilendiğim yeri aradım bir müddet, bulamadım), Hong Kong’da alan çok değerli, Hong Kong’da mezardan hallice büyüklükte daireler var(mış). İngiliz-Çin olayları, evet, tarih. Le Carre’ın ‘The Honorable Schoolboy’ını 2019’da Le Carre takıntım döneminde okumuşum (Hong Kong!) Sonra bir de Souxsie’nin Hong Kong Garden’ı ile ama asıl olarak da Screamin’ Jay Hawkins’in artık sanırım pek political correctness’a sığdıramayacağımız Hong Kong’u… HONG KONGGGGGG!

“After Credits”

Havaalanına gitmek için metroyu seçmeliymişiz, bilemedik, “ilk gün geldiğimiz gibi yine havaalanı otobüsüyle dönelim, hem otelin hemen önünden geçiyor” dedik, meğerse şehirden çıkana kadar Or-An / Kızılay | Esat / Ulus minibüsleri (Ulus demişken, Hong Kong öyle tıklım tıkış, Inception’daki gibi (ya da British Bake-Off’da kruvasan yaparkenki gibi tereyağ ekle, katla, bir daha katla, yine tereyağı ekle, yine katla, yine katla) kendi üzerine o kadar defalarca katlanmış bir şehirdi ki, en lüks dükkanın hemen yanındaki hana girdiğinizde işportacılarla, dövizcilerle, merdiven altı bilgisayarcılarla burun buruna geliyordunuz!) gibi takılıyormuş; bir de nasıl oluyorsa artık “kırmızı dalga”ya takıldık: her kırmızı ışıkta en öndeyiz, hepsini baştan sona deneyimledik.

Hâl böyle olunca tabii, koşturarak gittiğimiz check-in sırasında, işlemimizi yapan arkadaşla (ve kendi-aramızda) şöyle diyaloglar gelişti:

– Hangi uçuştu acaba sizinki?
– Şanghay…
– Şanghay mı, hmm, kaçtaki uçuş?
– ####’daki uçuş (unuttum şimdi ama 45 dakika filan vardı kalkış zamanına)
– ?????? Biraz geç kalmamış mısınız?
– Evet. O nedenle biraz daha çabuk olabilir misiniz? (Grrrrr)
(Bu noktada aklınıza favori yılbaşı filmimiz Love Actually’deki Alan Rickman – Rowan Atkinson muhabbetini getirin – “What are you further going to do? Dip it into yoghurt?!!!”) <— bu yorumun aynısını o sırada -Türkçe ve son derece frustrated olmuş bir şekilde (siz nassığ diyoğ şeri) N. Hanım’a yaptım.
< O sırada görevli çocuk uzun uzun yeşil pasaportlarımızda Çin vizesi aramaktadır >
– Bu pasaportlar hususi pasaport, vizeden muaflar Çin’e girişlerde.
– Hmmm, sahi mi… (Yanındaki kabindeki arkadaşına içinde “normal passport” geçen bir cümle kurar inanmamış bir şekilde) / Bu arada, yeşil pasaportların ve dahi cümle alemin bize vize uygulamasının 80 darbesiyle birlikte Kenan Evren’in müthiş buluşu ve ricası olduğunu biliyor muydunuz? Ben birkaç yıl önce öğrendim!)
– (Ben:) Ya, bak bunlar hıususi pasaport ama çok istiyorsan, aradığın şey, Çin Oturma İzni işte bak şu sayfada. Bu arada bu işlemler yüzünden epey vakit kaybettik acaba bu havaalanında geciken yolcuların kullanabilmesi için düzenlenmiş “transit/by-pass” yollar var mı?
– O dediğiniz gibi bir şey yok ama ben sizi doğrudan geçireceğim, buyurun bunlar biletleriniz, şimdi lütfen beni takip edin…

dedi, sonra bulunduğu kontürü kapatıp, çıktı, peşinden gelmemizi tekrardan işaret edip, hızlı hızlı yürümeye başladı, biz de takip etmeye. Her türlü kontrolü, sırayı, kalabalığı pas geçip, bir tane -herhalde devlet başkanları için ayrılmış- bir kapıya geldik, oradaki polis de benim pasaportu okuttu, Nergis Hanım’ınki bir türlü okunmadı, öyle tuttu, böyle tuttu, yaklaştırdı, uzaklaştırdı, en sonunda eliyle bir düğmeye basıp o şekil açtı son kapıyı. İkisine de tekrar tekrar teşekkür edip, koşturmaya devam ettik, ilgili bekleme salonuna koşarak geldiğimde öğrendim ki az evvel uçağımızın 40 dakika rötarı duyurulmuştu. (Herhalde pilot bizim bindiğimizden emin olmak için motora İngiliz anahtarı filan attı — Hong Kong bizi o derece krallar gibi ağırladı 8) O check-in’i yapan çocuk da eminim, tıpkı Richard Curtis’in kankası Rowan Atkinson’ın karakterini aslında melek olarak tasavvur etmesi gibi, bizi kapıya geçirdikten sonra vazifesini yapmış (It’s a wonderful life göndermesi de yaparsak: kanatlarını kazanmış) bir şekilde göğe yükseldi 8). Yukarıda yazmış mıydım bilemiyorum ama işler burada da bitmedi: gelirken verdikleri sandviçin her yerinde “Pork! Pork!” (Swedish Chef edasıyla okunacak! 8) yazdığından teşekkür edip, iade etmiştik, hemşireler (hemşireler dedim yaw hostes yerine, silmeyeceğim, “hemşireler”‘! 8)) çok üzülmüşlerdi de zorla müşteri hizmetlerinin iletişim bilgilerini vermişlerdi, dönmeden önce mutlaka iletişime geçip yemek tercihinizi belirtin diyerek, işte ben de yazmıştım bir mail. En son Japonya’ya giderken “helal food” istemiştim de, herkese tavuk/makarna ikilisinden biri sunulurken bana artık Endonezya mı, Pakistan mı baharatlı bir yerin mutfağından buram buram kokulu bir şey gelmişti. O nedenle bu sefer temkinli davranıp, e-posta’da birimize “helal food”, diğerimize de vejetaryan yemek istedim. İşte uçağa oturmuştuk ki, “hemşire” gelip, böyle çocuğa konuşur gibi, hiç merak etmememizi, yemeklerimizin birazdan servis yapılacağını, başka ne istersek söylememizi, bugünün bizim günümüz olduğunu, istersek uçağı bile kullanabileceğimizi filan söyledi (biraz abarttım ama o kadar değil). VIP muamelesi devam ediyordu yani (N. Hanım’la o kadar espri yaptık ki, en son gülmekten boğuluyorduk! 8). Benimki baharatlı otlu bir dürümdü (ben helali aldım) ama hanımınki dolmalık biberli tatlı ekmekli çok fena bir şey çıktı!.. Gül gül öldük!.. 8)

İşte böyle böyleydi, bunlar da after credits olsun. 😉 […cue in Screamin’ Jay Hawkins – Hong Kong….]

“Hong Kong, Mong Kok…” için 5 yorum

  1. (…) kim mi görüyor o gökyüzünü? Anselm Kiefer’in “Die Berühmten Orden der Nacht”ında yatan görüyor (Guggenheim’da ben de gördüm, hep gördüm ondan sonra)..

    içimizde kalan hep bir/biraz karanlık. sağlıklı değil, pek değil, hiç değil...

    1. Listeden baktım şimdi, ilkin espanya’daykene Tinker Tailor Soldier Spy’ı okumuşum; yıllar sonra bir anda dellenmiş, Karla’s Trilogy’yi okumuşum… hatta kayda geçsin:

      John Le Carre | Tinker, Tailor, Soldier, Spy | 20121030 | 3.5*
      John Le Carré | The Spy From The Cold | 20190821 | 3.0*
      John Le Carré | Calling For the Dead | 20190824| 2.0*
      John Le Carré | The Honourable Schoolboy | 20190915| 3.0*
      John Le Carré | Smiley’s People | 20191004| 3.5*

      şeklinde imiş… Hani Slow Horses’a sardık ya, arada biraz kaşınıyorum ama nein Davut, danke schön, fünf. Ama bak Obi-Wan Kenobi’nin Smiley olduğu dizisi elime gelse kafaya çıkarım. Bir de şöyle komik bir şey var: hani slow horses’da bunlar ezik ama her sezon dünyayı kurtarıyorlar ya — meğerse hepsi Ziya’ymış… 8))) çok gülüyorum, çünkü her sezon hakikaten tam da bunların Ziya oldukları şekilde yorumlanabiliyor, anlatıya dönüştürülebiliyor. 8D

  2. Bonus Elvis: True Romance’de Iceman… (fırk… ben ağlamıyorum, sen ağlıyorsun işte… RIP…)

Gurer için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir