30 Rock’ın bir bölümünde (Episode 210) Almanca bir şey izlemektedirler. Siyah-beyaz bir ekranda, ağır sanayi makinelerini çalışırken görürüz. (Tabii ki) Werner Herzog’un sesini andıran bir anlatıcı şunları söylemektedir:
– The machine is mankind’s madness and disfigurement. Industry castrates art. The only honesty is in suicide.
Sonra bir koltukta yatmakta olan Alec Baldwin daha fazla dayanamayıp ayağa kalkar: “I can’t watch any more of these German sitcoms!” (videosu burada)
Bu minvalde, Düşes’le favori karikatüristlerimizden Tom Gauld’un Herzog’lu muhteşem bir strip’i vardır, o da gelsin:

Artık asıl konuya geçmem lazım ama son bir alıntı/ref daha yapmadan duramayacağım. Bu seferki benim favorilerimden: vaktiyle sevgili neşe pınarı Şopi ile çömezi Mann üzerinden Steinbeck’e geçip, Weltschmerz ve genelinde Almanlar’a yine benzer minvalde giydirmiştim (Almanca öğreniyoruz ile the winter of our discontent… Kasım 2011 imiş) (daha doğrusu ben birazdan aşağıda alıntılayacağım Enrique Simonet’nin resmini vaktiyle blogda kullandığımı hatırlayıp, onu ararken giydirmiş olduğumu keşfettim). O yazıyı yazdıktan 14 yıl sonra, 2025’te de durumu muhteşem özetleyen resmi bulup yorum olarak dibine eklemişim:

İşte genel olarak son derece mantıklı, sağlıklı “Alman romantizmi”nin klişe yansıması bende bu şekilde. Zaten edebiyatta olsun, filmlerde olsun, Almanlar iki sterotipten birinde oluyorlar genelde: ya bu yukarıdaki, ya da “idealist” (diyeyim ben, siz anladınız tabii, Caspar David Friedrich – “Wanderer above the Sea of Fog” kıps, kıps, Ja, natürlich mein Herr…)
Gelelim günün anlam ve önemine:
Petzold 90lardan beri film yapıyormuş, asıl varlığını da -sanırım- 2008 yılında çektiği Jerichow ile göstermiş (has oyuncusu Nina Hoss ile de ilk filmi bence — değilmiş. Birlikte ilk filmleri televizyon için çektikleri 2001 tarihli “Something to Remind Me” imiş (bu girişte film isimleri için İngilizcelerini kullanacağım), Nina Hoss orada Leyla isimli bir kadını canlandırmış (“Minnoş isimli bir kediyi canlandırmış” da diyebilirdim, öyle fena bir tanımlamada bulunmuşum) — Jerichow’da Türk de varmış bu arada (Hilmi Sözer’in canlandırdığı Ali Özkan karakteri).
Benim kendisi ile tanışmam tabii ki Lale sayesinde oldu. İlkin derin derin iç çekilen bir bakışın uğruna (filmin afişinde de yer alıyor bu bakış) Undine’yi (2020), ardından Afire’ı (2023), Barbara’yı (2012) ve Phoenix’i (2014) seyretmiş idik bu listelere başlarken; geçen gün de Transit’ini (2018) izledik. Daha da izleyeceğiz kalan ne varsa, o derece damgasını vurdu Petzold Efendi hayatımıza.
Undine [2020]

Undine “bütün mümkünlerin kıyısında” bir film. Çok güçlü ve tavizsiz. Filme adını veren Undine karakteri, adının da çağrıştırdığı üzere, bir insandan çok, bend vurulmaz, akıcı bir gücü vücuda getiriyor. Filmin başında aptal oğlana -epey düşünüp taşındıktan sonra- gayet ciddi bir şekilde ciddiye alınmayan bir şey söylüyor (ve spoiler olmasın diye devamını getirmiyorum). Hiçbir şeyin kesin olmadığı ama buna rağmen Almanya’da ve Almanlar arasında geçen bir film. Oyunculuklar 10 numara 5 yıldız – bütün ciddiyetleri ile fırtınalar estirebiliyor karakterler. Bir daha deneyeceğim: Hiçbir şeyin kesin olmadığı ama buna rağmen her şeyin çok net olduğu bir film idi Undine. Semboller gerçek hayatın içinde yer buluyor kendine: “şeyler” (“kavramlar” demek yetersiz olacaktı) onları temsil eden nesnelerle, o nesnelerle derin şekilde harmanlanmış şekilde, birlikte zuhur ediyor. Uzun süre etkisinden çıkamadığım, çok keskin bir giriş filmi oldu benim için Christian Petzold sinemasına.
Bu film Petzold’un Nina Hoss’tan sonraki has oyuncusu Paula Beer ile çektiği ikinci film (ilki de, yine Franz Rogowski ile birlikte oynadıkları Transit). Paula Beer “a force of nature” denir ya, öyle bir enerji taşıyor bütün filmlere. Örneğin siz ona konuşuyorsunuz, kendinizce üzerinde pek bir düşünülmüş, derin olduğundan şüphe etmediğiniz kanılarınızı, çıkarımlarınızı, açıklamalarınızı dile getiriyorsunuz kendisine, o da bunları başı aşağı eğik, gözleri yere bakar bir şekilde dinliyor (“alıyor”). Siz deyip diyeceğinizi bitirdikten sonra bir anda başını kaldırıyor, o gözlerle size bakıyor ve o ana kadar dediğiniz bütün her şeyin ne kadar boş, gereksiz olduğunu size bir anda kavratabilen bir cevap veriyor. Ne oldu, halbuki ne kadar süper kendinden emindiniz birkaç saniye öncesine kadar. Affallatan bir güzelliği var, gözleri başka bir dünyadan bakışı yansıtıyor (“other-worldly”yi anca bu kadar yansıtabildim).
Afire [2023]

Paula Beer, bu filme dair yapılmış röportajlardan birinde Petzold’un aslında ilkin aklında bir dram filmi çekmek olduğunu ama covid’le birlikte bu fikirden vazgeçtiğini, onun yerine “yaşam ve neşe dolu bir film” olarak bu filmi yazdığını söylüyordu (ama sonrasında daha başka bir şeye dönüştüğünü de belirtiyordu ardından). “Manic pixie dream girl” trup’u (‘troupe’) denilen bir olay var, işte bunalımdaki esas oğlanın hayatına yaşam ve neşe dolu kızımızın hayatına girmesiyle olaylar gelişir – bu film onun anti-‘si. Yani herhangi bir manic-pixie dream girl filmden esas oğlanı alın, işte özgüveni yıkılmış, geleceği belirsiz şekilde, yavru köpek bakışlarıyla ortama salın, sonra dünyanın onun haricinde de var olduğu, sürüp gittiği, ağlayıp mızırdamanın o başta olmak üzere kimseye bir faydası olmadığı gerçeğini ona yedirin, bunu da öyle uçar kaçar kelebekler şeklinde değil de, gayet mantıklı, ayağı yere basar şekilde yapın. Kürekler dolusu. Ayrıca bu aktarımlar “yaşarken öğreten çılgın kız”la geçirilen sekanslar modunda değil, bizzat ağlak oğlanın kızın vaktinden çaldığı, kızın da bundan rahatsızlığını (yine yukarıda bahsini geçirdiğim gözistan gözleri ile) belirttiği şekilde yapılıyor olsun. Hayat (aka “dışarıdaki dünya”) birtakım emo-beybilerin (misal vaktiyle ben) ağlak dertlerinden çok daha ciddi bir şey ama öyle olması da illaki haydi sürünelim o zaman anlamına gelmemekte zira hayat sonuçta hayat işte (“life is life, after all” şeklinde okunacak, ya da daha doğru söylemek gerekirse: ‘Leben ist schließlich Leben’ imiş). Filmde gerçek insanlar ve bir de ağlak oğlan var, üstelik -ve en güzel taraflarından biri olarak- film ağlak oğlanın filmi değil, gerçek insanların filmi.
Bonus: Bu filmi seyrederken az ilerideki evde de “Little White Lies” (“Les Petits Mouchoirs”)’ filminin geçtiğini varsayın.
Barbara [2012]

Biz -doğal seyrinin aksine- Nina Hoss ile, Paula Beer’den sonra müşerref olduk. Farklı, güçlü kadınlar, onların hikayeleri. Christian Petzold gerçekten çok şanslı / yetenekli. Barbara, bölünmüş Almanya’da (kapalı, Doğu, GDR tarafında), taşrada geçen bir sürgün ve aslen aslında “başa çıkma” (coping) hikayesi. Hani böyle mesafeli, soğuk nevaleler vardır ya, işte onlardan bazılarının yaşamına dair bir film idi Barbara (spoiler alert: sizin onların hakkında ne düşündüğünüzün zerre önemi yok onlar için). Net, dan dan dan, rasyonel (ya nasıl olacaktı), yapılması gerekenin yapıldığı, kararların öyle alındığı ve başa çıkıldığı bir filmdi. Kaurismaki’nin filmlerinde karakterler başlarına geleni ağlamadan sızlamadan karşılayıp, o noktadan yürümeye devam ediyorlar; evvelsi gün seyrettiğimiz To Live filminde de karakterlerin başına on bin dert geliyor, o dertleri doğruca kabullenip, o gerçekle yaşıyorlardı (kitabını Lale okumuştu, o vesileyle haberimiz oldu, sonra N. Hanım okuyup, filmi izlerken farklılıkları (“o kadın (Gong Li) kitapta bir kere yakınmadı, ağlamadı, böyle değildi”) anlattı, birçok yeri açımladı sağolsun. Filme de kısmetse “Çin Filmleri” başlıklı bir başka girişte değineceğim gerçi ama sonu da kitaptakinden daha erken, nispeten mutlu bir tabloyla bitiyor(muş) — King’in Kara Kule’sinde vardır böyle bir an: kahramanlar bir yemek etrafında mı neyse artık, toplanır, mutlu mesut konuşurlar. O noktada anlatıcı devreye girip, bu anın tadını çıkarmamızı zira kısa bir süre sonra ayrılışların, kayıpların başlayacağı konusunda uyarır biz zavallı okuyucuları. Varoluşun Dayanılmaz Ağırlığı’nın filmi de benzer şekilde biter. Sonrasında ne olacağını bilirsiniz ama işte film onu göstermez, mutlulukta biter). Ne diyordum, saptım yine: Finler, Çinliler, Almanlar (Almanlar bu konuda en doğrusu. Yine Undine geldi aklıma ya! Undine!..)
Bonus: Sanırım Barbara ile Afire’ın çekim yeri aynı. Hatta bisiklet bile aynı bisiklet olabilir (ama arada 10 sene var, o tuzlu havada çürümüş, paslanmıştır bisiklet, kalmamıştır).
Phoenix [2014]

Ve geldik muhteşem yıkılışa ve yeniden doğuşa!.. Phoenix, Petzold’la Nina Hoss’un -şimdilik? zira yine IndieWire’ın, ama bu sefer Hoss ile (Tár vesilesiyle) yapılan bir (2) röportajda aralarındaki ilişkinin kesinkes bitmediğini, ama havalandırmak üzere ara verdiklerinden dem vuruyordu (Aşkımızın üstü tozlanmış, / Örtsek bir çarşafla 8P)- Geçen girişin özeti: (…) Phoenix, Petzold’la Nina Hoss’un -şimdilik- son filmi. Gerek kronolojik, gerekse bizim listemizdeki bir önceki film olan Barbara’da gergin, tedirgin, temkinli bir uyumu sergiledikleri Ronald Zehrfeld’le bu filmde de birlikteler (Phoenix’le beraber kadro değişip, Nina Hoss’un yerine Paula Beer geçiyor, o da ilk iki filminde aynı jönle (Franz Rogowski) oynuyor).
Phoenix beni benden alan film oldu. Öteden beri kimlik nedir, kişilik, öz nedir, anılar, yansımalar, izlenimler gerçekle ne kadar örtüşür, gerçek nedir ki zaten, falan filan sorunsallarına ilgim var. Phoenix bunların hepsini kapsadı. Sadece başkaları tarafından nasıl algılandığımızla kalsa yine iyiydi, onu da aşıp, insanın kendisini nasıl algıladığına, hatırladığına, kim olduğuna, yeniden inşasına uzanıyor. Birisini tanıyorsunuz, bu tanıdığınızı başkaları başka şekilde tanıyor, sonra siz de başka şekilde tanıyorsunuz. Buradaki incelik/ustalık/olay, size başka, onlara başka davranması, kandırması, öyle olması değil (zaten hangimiz tek bir kişiyiz ki? 8P), buradaki durum, olaylar/şartlar değiştiğinde bizzat sizin bakış açınızın değişmesinde. Yani karşınızdaki kimse bir kişi ne kadar “aynı kalabilirse” o kadar aynı (ya da özü aynı diyelim), ama bambaşka şartlar altında tekrar baktığınızda/elması elinizde çevirdikçe daha önce görmediğiniz yansımaları görüyorsunuz. Bambaşka şekilde faydalanıp, o ışıkta siz de gölgede kalan yanlarınızı keşfediyorsunuz, çünkü bir yandan da filmde öyle bir durumdasınız ki, buna mecbursunuz yaşamaya devam etmek için. Aslında yadırgadığınız durum size hayat veren bir duruma dönüşüyor (saplantınız bu sefer iyi bir şeye çalışıyor | derman arardım derdime, / derdim bana derman imiş (burhan: “kanıt” demek bu arada, siz sormadınız ama ben söyleyeyim)). Kendi içinizden, küllerinizden yeniden doğuyorsunuz bir yıkımın ortasında (Petzold zaman/mekan olarak İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, yıkıntılar arasındaki bir Berlin’i seçmiş; bir sonraki filmi Transit’te daha da ileri gidiyor, yaratıcılığını konuşturuyor bu konuda). Filmin finali muhteşem. Böyle “mic drop”luk bir kapanış.
“Bonus“
Transit [2018]

Transit’i daha yeni seyrettiğimden liste girişinde yer almıyordu ama bonus kapsamında ondan da bahsetmek istedim. Phoenix’ten sonra yeni bir oyuncu, yeni bir duygu, yeni bir şeyler denemeler. Paula Beer röportajında Afire’ın kendisine ilk olarak hikaye şeklinde verildiğini belirtiyor — ben de seyrederken Transit’in bir film değil de, bir hikaye olduğunu düşündüm (tabii voice-over yapan anlatıcının varlığı da bunu destekliyordu). Filmde, filmlerden çok hikayelerde rastlanan türden belirsizlikler (Kafka’nın diyecektim, aradım bulamadım, hatırlayamadım, Buzatti’nin Tatarları diyeyim şu halde: görünmeyen, haklarında gelmekte olmalarından başka pek de bir şey aktarılmayan muğlak bir düşman gibi. Neyin neden yapıldığının, sonuçlarından daha önemsiz olduğu durumlar), çok yoğun tesadüfler, atlamalar bu kanıyı güçlendiriyor. Ama sonra öyle olmadığı belli oluyor. Kafası karışık bir geçiş filmi gibiydi Transit. Bir şeyler bir şeyler temsil ediyordu ama bu Undine’deki gibi oturmuş değildi, kararsızlıklarla çekilmişti. Philip K. Dick’in A Scanner Darkly’si gibi (daha da fenası Angel Heart gibi belki de), kimlik üzerinden gidip, Sommersby gibi bir başka hale bürünülebilirdi bu filmde ama Phoenix zaten bu soruların cevabını vermişti aslında, düşününce, zaten burada da yazıldı-çizildi bu konuda birtakım şeyler…
(…)
Ayrıca… (detay alalım bu noktada)

Şanssız mıydık? Haksızlık olur şimdi
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara
Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Az mı dolandık Başkentin sokaklarında
Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı
Bizim payımıza düştü sonunda
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım
Cemal Süreya + Haydar Ergülen