2. Gün: Li Nehri & Yangshuo

2. günümüzden ni hao!

Yangshuo kasabası -anladığımız kadarıyla Çin’in en turistik beldesi zira ne zaman bir ülkenin başkanı ziyarete gelse, oraya götürüyorlarmış gezdirmeye. Ama olmasın mı şimdi: sıra sıra yemyeşil dağları, nehirleri, gölleri ile tam bir doğa harikası. Sakin, sessiz, doğa ile iç içe ama vahşi doğa değil, yürüme mesafesinde her daim medeniyet saklı duruyor. Guilin’den arabayla 1.5 saat sürüyormuş ama tekne ile 4 saatlik nehir turu fırsatı olunca tabii ki biz de öyle yaptık!

Li Nehri Rotamız (Yol üstünde bir dolu görülecek manzara/nokta var!)

Sabah nispeten erken kalkıp iskeleye geldik. İskele dediğim havaalanından biraz küçük, yüzlerce insanın 15 dakikada bir kalkan 10-15 tekneye doluştuğu, sürekli bir devinimin olduğu limandı. Teknemize doğru giderken, bilet kontrolünde arkamızda İspanyolca konuşan bir Çinli görünce (turist rehberiydi) dayanamayıp sordum (insanın konuşulan şeyleri anlaması bile ne büyük bir nimetmiş meğerse! 8), Barselona’dan gelen bir grupmuş. Şansımıza teknede de karşımıza Kolombiyalı bir çift oturdu da, Espanyolca’mızın tozunu aldık. 8)

Tekneler forza!

Nehrin sağında-solunda bize eşlik eden sıra sıra dumanlı dağlar, aklımıza sık sık Kerem ile Aslı’nın Kerem’ini getirdi zira Steven iki adımda bir “şu dağ ‘Oturmuş Koca Bekleyen Kız’ dağı, şu ise ‘9 at’ — görebiliyor musunuz?” diyerek bize Çinlilerin engin hayalgüçlerinin ürünlerini tanıttı (“Bak Lala, şu dağı bilir misin?” “Nereden bileyim ben, dağ nazırı mıyım?!..”).

Manzara harikulade idi.

Haziran’da Chenxi bizi gezi olarak Hangzhou’ya, 1 Çin Yuan’ının üstündeki Zheijang – Batı Gölü’ne götürmüştü. Burası da 20 Yuan’ı süslemekte (tam oradayken parayla çekilmiş resmimiz de var ama ne gerek var şimdi 😉

20 Yuan – Biz geldiğimizde 120 TL idi, bu aralar 140’tan seyrediyor…

Bunları yazarken Joanna Wang dinliyorum, tavsiye ederim: Çince, Japonca, İngilizce söylüyor, sesi buğulu, ağladı ağlayacak, buruk gibi. Sakince söylüyor, sizi yormuyor, bilakis dinleniyorsunuz sesiyle… Ben muhteşem Wild World cover’ı vesilesiyle tanımıştım kendisini, diğer şarkıları da çok güzel söylüyor.

Nehre dönelim. Nehir boyunca küçük yerleşimler de gördük — bir kısmı turistik, kayık gezintisi, pansiyonlar, bir kısmı balıkçı köyleri…

Mad Max esintileri olabilirdi ama olmadı (çok şükür!)
Sayfiye Âlâ
(Belki de iyi bir insanımdır(?)…)

Nehir yolculuğumuzun sonunda Yangshuo’ya vardık. Mahşeri bir kalabalık. Benim aklıma çocukluğumun Erdek’i veya işte Bartın – İnkumu veya Ören geldi; güzel, 80’ler tadı, lüks yer yok, halk için halk (ama çok kalabalıktı hakikaten). Otele bir merhaba dedik (bavullarımız bizden önce arabayla varmıştı — “you treat me like a princess / I’m not used to…” 8) Biraz üstümüze başımıza çeki-düzen verip atladık arabaya, yakındaki xxx yöresine (unuttum adını, bakmaya da gerek görmedim şimdi) gittik. Bu görüntüler de oradan:

Göl, nehir, dağ… İnsanın içi öyle bir açılıyor ki (yolu da bu arada Mühye Köyü yolundan gidilen Eymir yolunu andırdı bana, gereksiz ama evet)

Biz buraları gezerken, Steven, yöreye özgü bir performans olduğundan bahsetti “Pekin Olimpiyatları’nın açılış törenini düzenleyen koreografın” dedi, “beni pek açmıyor gösteri ama belki siz ilgilenirsiniz… bilet alayım mı, ister misiniz?” Biz de, Amerikalıların deyişiyle yapacak daha iyi bir işimiz olmadığından, “tamamdır” dedik. Gayet casual bir şekilde gerçekleşti bütün bu konuşmalar. Ayrıca “açık havada oluyor, o yüzden siz her ihtimale karşı üstünüze bir şeyler getirin” dedi, “ah, dandik, amatör bir şeye gidiyoruz” diye düşündüm (bilet parası nispeten yüksekti bu arada).

Öğlen / öğleden sonra kasabayı gezdik, sonra akşam oldu, hava karardı, bindik arabaya, zaten yakınmış. Genişçe bir otopark, kalabalık var ama sıkışma yok, rahat, yerel etnik gruplar standlarda duruyor, kendi müziklerini çalıyor, resim çektiriyorlar…

(bir önceki blog’da paylaştığım o iki resim de bu etkinlikten idi)

Sonra içeri geçtik. Gölün (& onu besleyen nehrin) kenarına bir platformla sahne kurmuşlar, şöyle bir şey:

Yaaaani… eh. Gerideki o ekranda da film oynatacaklar herhalde… peki bakalım, bekleyelim görelim.

Sonra “performans” başladı. Şimdi o ana kadar “bizim komşunun üniversiteyi üç kerede kazanan oğlu” modunda anılan “koreograf” meğerse the Zhang Yimou’nun ta kendisi imiş (olimpiyat seremonisi + bütün o filmler! (ve Gong Li!.. Ah Gong Li!…)). Gösteri başlayınca arka plandaki o dağlar aydınlandı! Şaka etmiyorum – SAHNE BÜTÜN DAĞLAR VE GÖL VE NEHİR, GÖZÜNÜZÜN ALABİLDİĞİNCE UZANAN BÜTÜN MANZARA İMİŞ MEĞER DEKOR!!!

Bu. Gerçek dağlar, gerçek göl, gerçek gökyüzü!

Zhang Yimou, renklere olan düşkünlüğüyle ön plana çıkıyor: konuyla ilgili olarak örneğin şöyle bir saptama okumuştum geçen gün:

From Hero with a five-color background to Curse of the Golden Flower, which is dominated by yellow, all his recent films have displayed a relentless pursuit of ‘color art’ at all costs.

Intelligent Chinese Films Hit the Mainstream” chinatoday.com (2013)

Bu performans da tam bir sert renk gösterisi idi: kıpkırmızıdan masmaviye, sarı, ışıklar, ışıklar… 300den fazla oyuncu (? performansçı?) öbek öbek müzikle beraber evrildi, büyüledi.

Bunlar tabii benim makineyle çekilmiş halleri. Performans, performans deyip duruyorum ama gösterinin adı: Sanjie Liu’dan İzlenimler (İngilizce’ye “Impressions of Sanjie Liu” diye çevirmişler). Sanjie Liu da, bizdeki Köroğlu misali, artık gerçeklikten çok efsanevi bir kimliğe bürünmüş bir şahsiyet (imiş). Çok etkilenmiş olarak çıktık. Ama şöyle bir şey var: gösteri (ve örneğin Hero /House of the Flying Daggers / Curse of the Golden Flower gibi büyük bütçeli, şâşâlı tarihi filmleri) -sanki- Batılılar için hazırlanmış gibi. Türkiye’de bir Çin lokantasında yediğiniz Çin yemeği gibi -sanırım / ucundan ahkâma batıyorum, farkındayım. Steven da getirmiş olduğu Çinlilerin genel olarak sıkıldığını anlattı mesela, sonra yine şu renk takıntısı mevzuunu alıntıladığım yerde de benzer şeyler dile getiriliyor. Olsun, ben beğendim (zaten buralarda -%70 şaka yollu olsa da- diyoruz “Quick China’nın yemeklerini çok özledik, Türkiye’ye dönünce ilk iş oraya gideriz..” 8). Biz beğendik sonuçta gösteriyi, beğenmek az tabii, bayıldık, vurulduk.

Şöyle de bir şey: Bir arkadaşınız bir gün size bir filmden bahsediyor, sonrasında filmin çekildiği yere gitme fırsatınız oluyor, oradayken rehberiniz size laf arasında şöyle şöyle bir gösteriden bahsediyor, sizin de akşamınız boş, tamam, gidelim diyorsunuz ve böyle muazzam bir şey ile karşılaşıyorsunuz, eşi benzeri yok!

Mutlu, mesut bir şekilde otele döndük, yattık uyuduk. Ertesi gün: ver elini tarihi Huangyao kasabası!

Gezilerimiz sırasında karşılaştığımız yerel kıyafetinde bir Honolulu erkeği.
(Kalbime ak ruhumu yak / Şu gönlüm senin olsun)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir