Maşallah, gittiğimiz yere bereketimizle gidiyoruz, taşırıyoruz hatta [1,2]. Buralar yemyeşil ama şaşırtıcı bir şekilde yağışı çok az, çok şaşırıyorduk gerçekten de, nasıl idare ediyor bunca bitki, tamam rutubet var ama yağmur da gerekmez mi diye (geçen seneki ilk gelişimizde Muson yağmurlarını bizzat birinci elden tatbik ettiğimizden, o kısmı da biliyoruz ama bir 15 günlük yağmurla bir yıllık depo dolar mı? Doluyormuş şeri).
Bize on bin yıl önce, Caponca kursuna giderken tayfun’un etimolojisi için “güçlü/büyük (大-da?) rüzgar (风-feng?)” olarak Çince’den geldiğini söylemişlerdi, değilmiş. Yunan mitolojisinde güçlü rüzgârlara hükmeden ‘Typhon’dan (Τυφῶν) geldiğini de yazan var, “bizim” Arapça ‘Tufan’dan geldiğini de (“tufan” deyince, tamam, işin bir “benden sonrası tufan” kısmı da var tabii ama benim aklımda canlanan şöyle İsrafil’in Sûr’u üflemesiyle çıkan esintinin yıkıcı muhteşem bir güce dönüştüğü bir an (gibi bir şey).
Geçen (bu olaylardan biraz daha önce), Nergis Hanım’la konuşuyorduk, sadece bildiğimiz kelimelerin değil, tecrübelerin de algıyı sınırlayabileceğinden (yazılı olarak da, burada, “diegesis” alt başlığı altında biraz ahkâm kesmişim bu konuda da…). Yani (N. Hanım’dan aktaracak olursak:) “buralarda çok nemli, boğucu bir sıcak oluyor” dediğinizde, karşı taraf “ah, İzmir/Antalya sıcağı gibi, anlıyorum” diyor ama öyle değil işte Elisa, (sub-?)tropik bir yer burası, okyanusa komşu (“okyanusa kıyın mı var, derdin var şeri…”). Tayfun fırtına değil, örneğin sadece buralarda oluyormuş, tıpkı “ardly appening urricane”lerin veya siklonların da sadece belli yerlerde vuku bulmaları gibi (bulamamış mıyız bunlara Türkçe bir ad? Gerçi neden bulalım ki — dilimiz evrilirken, gelişirken hangi vatandaşımız bu kavramları cümle içerisinde geçirme ihtiyacı duymuştur ki! 8). Bkz. Şekil A, come to the blackboard!


(aynı kaynak)

Kaynak: Eastern China braces for Typhoon Dolphin, shutting schools and tourist activities

Tabii ki tayfun nedir, ne değildir anlatmayacağım (dersimiz coğrafya(?) değil — coğrafyada mı anlatılıyordu bunlar, bilemedim şimdi). Diğer Tayfun da mâlum, Yeni Türkü, arabada sıkışıp kaldığı o klip, Kayahan’ın kızı Beste’nin onu … neyse yaw. Tayfun bence hastası olduğumuz Jean Ralphio’yu da canlandıran Ben Schwartz’a benziyor (en son The Afterparty’de hasret giderdik — seriyi beğenince, Ece gelince baştan bir daha başladık başlangıç başlama başlar yeniden aramızda).
Sert rüzgârlı yoğun yağmur. Rüzgâr ara ara kesilir gibi oluyor, yağmur devam, aralıksız. Bazen, nadiren ama, yağmur da duruyor, dışarı, diyelim markete çıkıyorsunuz, marketten çıktığınızda başlamış oluyor. Bütün bunlar olurken hava sıcak, rüzgâr da sıcak esiyor.
Bildiğiniz üzere (evvelki girişte) bu “Beyaz Yunus”u biraz hafife almıştım, “mavi alarm” verildi diye. O alarm seviyesi, sevgili zevcimin de belirttiği üzere, önce sarıya, sonra kırmızıya çekildi. Geçen seferkinden daha ciddi vurdu — örneğin Sevilleydi şöyle bir instagram postu göndermiş idi, gelsin:

Metro hatlarında -planlı- kesintiler başladı, “labları kapatın, deney yapmayı bırakın, evinize gidin, 11’inden önce de gelmeyin” mesajı geldi dün üni’den. Biz de payımızı aldık tabii: Nergis ile Ece Hanımların önce dünkü dönüş uçuşları iptal oldu; yerine bugün 15:00’e almışlardı, o da önce 18:30’a, sonrasında da 20:00’ye çekildi. İki şey:
- Geç olsun, güç olmasın.
- Sonu iyi biten her şey iyidir.
Önce sağlık, sonra birlik. Daha sonrası elbet hallolur bir şekilde.
(Ben film seyretmeye, kod yazmaya devam — dün Blade Runner 2049’u n. kez izledim, peşinden sırf müziklerinin (bir kısmını) Trent Reznor & Atticus Ross yaptı diye Soul’ü izledim (pek fenaydı), bugün de (belki de Greta Lee oynuyor diye) müziklerini TR & AR = NIN olarak yaptıkları Tron: Ares’i izlemeyi planlıyorum (evet, Jared Leto da var).
Tron: Ares bitti, tadındaydı. Greta Lee maalesef sonsuza kadar Asyalı Sarah Silverman olarak “imgeme kazındı” (emeğime sağlık). Geçen yaz sevgili Ege ile soundtrack üzerine sohbetleşirken dediğimiz üzere, Trent Reyiz biraz fazla “Love is Not Enough” özelinde “With Teeth”e yaslanmış, sağlık olsun, ne diyelim. Bunu geçen Dan Romer’in “Little House on the Praire”inin soundtrack’ini dinlerken de yaşadım — herhalde o da “sittin sene oldu, kim hatırlayacak, farkına varacak anastas mum satsana…” deyip, doğrudan benim hastası olduğum “Beasts of the Southern Wild”a dayanmıştı… Ya zaten şu diyarlarda iki üç düzgün adam (Dan Romer, Daniel Pemberton, Michael Giaccino, Angelo Badalamenti, bir de çok isterseniz diye yazdım bak: Ludovica Einaudi) var, onlar da – neyse bakalım. (Hans Zimmer, John Williams filan onları bilerek dışarıda tuttum). (Daniel Pemberton rullaz!)