Borges bir yazısında (“Los Cuatro Ciclos” / “Dört Çevrim”) 4 çeşit hikaye olabileceğinden dem vurur:
- Kuşatma altındaki şehir: kuşatanlar da, kuşatılanlar da cesur insanlardır. Şehri savunanlar da bilir ki, hiçbir kurtuluş umudu yoktur, şehirleri er geç yakıp yıkılacaktır. (Örnek: Truva@İlyada)
- Geri dönüş: Borges burada ‘regreso’ kelimesini kullanmış (İngilizce’de karşılık olan ‘return’ sanki daha çok ‘revolver’in karşılığı gibi), bence (Borges’in verdiği Ragnarok’un yıkımından sonra tanrıların oyun parçalarını (Borges “satranç taşları” diyor) bıraktıkları yerde, ama daha önemlisi hiç kullanılmamışçasına bulmaları gibi, çevrimi tamamlayıp bir yenilenişe girmesi gibi bir anlamı da var. (Diğer örnek olarak da tabii ki Odeseus’un Truva’dan Ithaca’ya dönüş macerasını gösteriyor)
- Arayış / Görev: İspanyolca’sında “busca” (arayış) diyor Borges ama İngilizce’ye “quest” (görev – busqueda) olarak çevirdiklerinde hiç sırıtmıyor bence de. “Eski hikayelerde sonu hep iyi biterdi, ödül olurdu — günümüzde Kafka’nın veya Joyce’un kahramanlarını tek bekleyen şey yenilgi.” diye de dert yanıyor. (Örnekler: Simurg, Jason & Argonotlar, Yuvarlak Masa Şovalyeleri // Kaptan Ahab +Kafka’nınkiler +Joyce’unkiler)
- Tanrının kurban edilmesi: Burada örneklerden başka bir şey vermiyor ama tabii anlam kendiliğinden menkul. (Örnekler: Attis, Odin, İsa)
Borges’in bu yazısını vaktiyle sevgili Mehmet Batur’dan öğrenmiştim — bir ara HiTNet’te her yazısının altına tag olarak eklerdi. Şöyle biter ilgili yazı:
“Hikayelerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda anlatmaya devam edip, onları dönüştüreceğiz.”
[Yazının bu noktasında çok, çok farklı bir bakış açısına geçmeye hazırlanın!…]



Yer kaplamasın diye tek tek, büyük büyük yerleştirmedim ama işte Deadpool “Killustrated” serisinde, bütün süper kahramanların temelinin klasik hikayelere, onların da temelinin mitolojiye dayandığını fark edip, sorunu “kökünden” çözmek üzere harekete geçiyor. Yukarıdaki alıntıda Namor’u öldürmek için Küçük Denizkızı’nı patlatıyor (bu arada torpidoyu attığı gemi Nautilius; torpidoya bağlı giden arkadaş da Nemo — Nemo da Magneto’nun öncülü olarak işleniyor).
Daha “Kahramanın Yolculuğu” (Joseph Campbell) saptamasından geçmemiz gerekiyor… Azzzz sonra…
İşte bir de bütün kültürümüzün, beklentilerimizin temelini oluşturan, “monomyth” de denen bir süreç var: (üşendim, deepseek’e yaptırtacağım – zaten herkes yapıyor, ne var? <facepalm>. facepalm var!.. grrrr…)
Kahramanın Yolculuğunun Üç Ana Aşaması
1. Ayrılış (Yola Çıkış)
Kahraman, bildik, sıradan dünyasından ayrılır.
- Macera çağrısı: Kahramanı yolculuğa iten bir olay, bir görev veya bir tehdit ortaya çıkar.
- Çağrının reddi: Kahraman başlangıçta korkar, tereddüt eder veya görevi kabul etmek istemez.
- Doğaüstü yardım: Bir bilge, yaşlı adam, peri veya akıl hocası (örneğin: Gandalf, Obi-Wan Kenobi) kahramana rehberlik eder ve ona sihirli bir nesne veya bilgi verir.
- İlk eşiğin geçilmesi: Kahraman, bilinmeyen, tehlikeli dünyaya adım atar. Artık geri dönüşü zordur.
2. Erginlenme (İnisiyasyon / Çileler)
Kahraman, tehlikelerle ve sınavlarla dolu bir diyar olan “bilinmeyen” içinde yol alır.
- Çileler yolu: Kahraman bir dizi testten, canavarla dövüşten ve engelden geçer. Yoldaşı olabilir, düşmanlarıyla karşılaşır.
- Tanrıça ile karşılaşma: Koşulsuz sevgi, anlayış veya mutluluğu temsil eden bir figürle (bir prenses, bir anne figürü) karşılaşır.
- Baba ile hesaplaşma: Kahraman, en büyük otorite figürüyle, korkusuyla veya kaderiyle yüzleşir. Bu genellikle en zor sınavdır.
- Tanrısallaşma (Apotheosis): Kahraman, sınavları geçtikten sonra yeni bir bilgi, huzur veya güç seviyesine ulaşır. Kendini aşar.
- Nihai ödül (Boon): Kahraman, yolculuğunun amacına ulaşır: Kutsal kâse, altın post, ölümsüzlük iksiri veya çalınmış bir hazine. Bu, dünyaya geri getireceği “armağan”dır.
3. Dönüş
Kahraman, elde ettiği armağanla sıradan dünyasına geri dönmelidir.
- Dönüşün reddi: Kahraman bazen yeni bulduğu dünyada kalmak ister, geri dönmek istemez.
- Büyülü kaçış: Düşmanları, kahramanın armağanı alıp kaçmasını engellemeye çalışır. Kovalamaca başlar.
- Dönüş eşiğinin geçilmesi: Kahraman, yeniden kendi dünyasına adım atar. Ancak bu sefer değişmiştir.
- İki dünyanın efendisi: Kahraman, hem sıradan hem de olağanüstü dünyayı anlayabilen, bu ikisi arasında denge kurabilen kişi olur.
- Yaşama özgürlüğü: Kahraman, getirdiği armağanı (bilgelik, hazine, barış) toplumuyla paylaşır. Artık özgür ve tamamlanmış bir bireydir.
Kısa Bir Örnek: Yüzüklerin Efendisi (Frodo)
| Aşama | Frodo için karşılığı |
|---|---|
| Ayrılış | Gandalf ona yüzükle ilgili gerçeği söyler. Frodo “neden ben?” diyerek çağrıyı reddeder. Sonunda yüzükle birlikte Shire’dan ayrılır. |
| Erginlenme | Moria madenleri, Örümcek Shelob, Yüzük tayfları ile savaşır. Amcası Bilbo’yu görür. Sonunda yüzüğü Hüküm Dağı’na atar (nihai ödül: dünyayı kurtarmak). |
| Dönüş | Shire’a döner, ancak artık eski Frodo değildir. İki dünyanın efendisi olmuştur. Sonunda yara izleri nedeniyle Batı’ya, ölümsüz topraklara gider (yaşama özgürlüğü). |
işte böyle böyle süpermenler. Burada (Çin) her şey çok süper! Ankara’da öğrencilere “yapay zekadan tabii ki faydalanabilirsiniz ama ne dediğini anlamakla yükümlüsünüz – ödevinize/raporunuza yazdığınız her şeyden sorumlusunuz” derdim. Burada çoğu zaman kendimi öğrencimin bana “getirmiş” olduğu kodu incelerken buluyorum — kod çalışıyor, onda sıkıntı yok ama “burayı niye böyle yaptın acaba?” (cevap yok) / “burada ne demek istedin, neden şu şu şu parametreleri kullanıyorsun?” (cevap yok). Ama buranın bir gerçeği bu: sonuç alındığı sürece kimse dert etmiyor, belki de doğrusu budur ama birkaç yıla kalmaz, şu padişah ile kızı arasında gidip gelen veziri gibi, ya da daha kötüsü Yiğit Özgür’ün eşiyle patronu arasında gidip gelen zavallısı gibi sadece boş bir aracı olacağız gibi geliyor bana. Ama gerçekten sonuç alınıyor, işler ilerliyor, orası da öyle. Olan benim gibi “öğrencisinin” niye orada o şekil yapmış olduğunu anlamaya çalışan naiflere kalıyor. Belki sadece bir ölçek sorunudur: araba nasıl çalışıyor, her şeyini biliyor muyuz? Bilgisayarı kullanıyoruz, bozulunca tamir edebiliyor muyuz, o kadar anlayabiliyor muyuz? Turing testinin öznesi biz olduk, haberimiz yok!.. Neyse, konumuz bu değil, dönelim efendim.
Yuvaya Dönüş & Sandviç

Bu satırla yukarıdakiler arasında rakamla 10 gün var, uçtu gitti düne dair ne varsa cancağzım. Merhaba sevgili okuyucu, nasılsın? İyiyim ben de, teşekkür ederim, güzel şeyler oldu bir dolu (“sevdiğin bir öğrencinle tesadüf eseri karşılacaksın” ✔️, “bir süredir görüşmediğiniz bir arkadaşından haber alacaksın” ✔️, “çoktandır görmediğin akrabalarını göreceksin” ✔️, “işinde, çalıştığın konuda bir zorluğu aşacaksın” ✔️, ✔️,✔️,✔️,…) İyi gidiyoruz çok şükür (bugün 1 Mayıs, 5 günlük tatil başladı, yarın “Avatar Dağları” diye de anılan (James Cameron’ın mavi şirinleri olan avatar bu arada — Cameron buradan etkilenmiş Pandora’nın uçan dağları konusunda; yoksa benim de aklıma ilk olarak Aang gelmişti coğrafyaya daha uygun olarak) Zhangjiajie’yi gezmeye gideceğiz kısmetse. Neyse, bakalım neler diyormuşuz…
Borges’in anlatıcıları net konuşur. Yaşlı yazarların, geçmiş dönemlerin pek çoğunda olduğu gibi kesin doğruları vardır (ama birçok yazarın aksine, Borges bu kesin doğruların kişiye özel, göreli olduğunu da bilir, oynar onlarla bir güzel). Tabii ki bu dördüne uymayan bir dolu başka hikaye de var, bakmayın siz onun öyle dediğine. Hiçbir yere gitmeyip, hiçbir şey yapmayan bir dolu insanın hikayesi var mesela, üzücü hikayeler de değiller üstelik, güzel, mutlu huzurlu şeyler. Neyse, neyse, ne diyorduk, örneğin Borges’in ‘Aleph’ hikayesini ele alalım (kolay anlaşılsın diye özünü koruyup, geriye kalan her şeyi uyduruyorum): deli olduğunu bildiğiniz bir arkadaşınız size yaptığı anormal şeyleri anlatıyor: geçen gün uçmuş, dün kendini Japonya’da bulmuş, hayvanlarla konuşmuş, gaipten haberler almış. He deyip geçiyorsunuz sonuçta. Sonra bir gün bir kafede otururken siz, uçarak yanınıza geliyor, tam oturacak, “ah bir saniye, nasıl da unuttum!” diyerek yok oluyor, sonra elinde Güney Kutbu’ndan getirmiş olduğu buzu kolanıza koyuyor, bunları gayet olağan, sanki her gün yaptığı şeylermişçesine yapıyor (ki evet, her gün yaptığı şeyler aslında). Arthur C. Clarke’nin “Tanrının 9 milyar adı” hikayesi; BattleStar Galactica’da cadı avında Cylon olduğundan şüphelenip geride bırakılan şu üç kişi (daha obscure bir örnek için, hazır ‘cadı avı’ da demişken, Inside Number 9’un cadı avı ile ilgili olan bölümü; Lost’ta Desmond’ın saçmasapan görevini bir gün yerine getirmeyişi; Bugonia (spoiler much?…).
Bunlardan başka, son zamanlarda (~2-3 yıl) epey ilgimi çeken bir anlatı çeşidinden(?) metodundan(?) (bunlar sert sessiz sertleşmesi yerine yumuşamasına mı uğruyorlar yaw bu arada?) bahsetmek istiyorum (bir de bu blogu en kısa sürede bitirip göndermek zira yarım saate de yerel geziye gideceğiz… gezgezgez). Gerçi bu kavram daha da bekleyebilir zira 2500 yıldır filan, tâ Antik Yunan tiyatrosundan beridir piyasada: Diegesis. (Nergis Hanım, bir şey sorduğu zaman cevap olarak -sanki çok barizmişçesine (duh!?)– bir tek kelime söyleyip, garip garip baktığım zaman çok bozuluyor (Troçki. / St. George. / Platonik Geometri. / Bazuka.))
Diegesis. Başınızdan bir olay geçiyor (birilerini gizlice izliyordunuz, sonra sizi fark edip yakalamaya çalıştılar, kaçtınız, bir yere gizlendiniz, saklandığınız o tarlada kalbiniz güm güm ata ata bekleyip sonrasında korka korka evinize vardınız [“Amaçları neydi, bilmiyorum ama başarıya ulaştılar.”]). Eve nefes nefese vardığınızda, içeri girer girmez kapıyı arkanızdan kapattığınızda size meraklı gözlerle bakan eşinize olayı anlatıyorsunuz. Kesik kesik, heyecandan bazı kısımları -farkına varmadan tabii ki- atlayarak. Anlatınızın bir noktasında tarlada saklanıyorsunuz, biraz sonra adamlar sizi kovalarken yaptığınız bir şeyi anlatıyorsunuz (tozlu yolda bıraktığınız ayak izlerinizi silmeyi akıl etmiştiniz, o kafalarını karıştırmış olmalı). Karıştırdığınız, çelişen kısımlar da oluyor (“duvarın üstünden atladınız” / “duvarın üstünden atlamaya çalıştınız ama fazla yüksek geldi, o nedenle köşeyi dönüp, oradaki çitten atladınız ayçiçeği tarlasına girmek için” / “mısırlar epey yükselmişti, sizi içinde sakladı”). Hikaye, aktarılabilecek en saf haliyle, en az işlenmiş şekliyle çıkıyor sizden (“daha tazesi denizde” / daha safı kafanızda, nöronlarda, algı sinyallerinin gölgesi). Okyanusu görüyorsunuz ya da mesela: siz tam anlayamıyorsunuz, uçsuz bucaksız bir su, göz alabildiğine, bu tam anlayamadığınız şeyi, çöl gezegeninize dönünce eşinize anlatmaya çalışıyorsunuz. Sizin algınızın kapasitesiyle zaten sınırlanmış olan bir olgu, ikinci aşamada kısıtlı aktarım aygıtlarından (Fremen dilinde su çeşitleri ve suyla ilgili pek az terim bulunmakta) daha da yıpranıyor, üçüncü darbeyi de eşinizin 1. el tecrübesi olmadığından onun bu konudaki daha da kısıtlı algı kapasitesinden yiyor. Ama işte burada algının güzelliği ortaya çıkıyor. Anlatı yok olmuyor, azalmıyor, bambaşka bir şeye, çoğu zaman da kaynağındakinden daha da zengin bir şeye dönüşüyor. Bunu şimdi yazarken fark ettim, benim açımdan/benim için epey önemli bir keşif: somut kavramlar (ayakkabı, kaşık, bilgisayar, hırka) aktarıldıkça, kullanıldıkça yıpranıyor ama soyut kavramlar (anlatı) dönüşüp daha da güçlü şeyler oluyorlar ama bunun olması için orijinaline/kaynağına/tekrarına erişememek lazım (daha evvel değindiğim bir şey: resmini çektiğiniz mandala güzelliğini koruyamayacak – resmi elinizde olan hiçbir mandala o bir perşembe günü hep beraber yapıp da, ah işte resmini çekmeyi unuttuğunuz o mandala kadar güzel olamayacak!..(& çocukluğunuzun o muhteşem kokulu, tatlı, pespembe çilekleri!..))
Ne diyorduk? Diegesis. Anlatının (metodun) anlatıya (içerik) dahil olması. Önce Antik Yunan tiyatrosundaki tanımından gidelim. Aktörler yok, anlatıcı var. Sahneye çıkıp size olayı anlatıyor, anlatıcı olduğunun bilincinde. Hatırlamıyorsa “hatırlamıyorum” diyor sözel gelenek, il il, saray saray dolaşıyor kör Homeros, destanları anlatıyor. Diegesis bu. Mimesis diğeri (anlatılan şeyi oluyormuşça oynayan, yani bizim bildiğimiz tiyatro, filmler, canlandırmalar). Bir film seyrederken duyduğunuz müzikleri karakterler de duyuyorsa örneğin, o müzikler diegesis müzikler.
Anlatıya dönelim. Borges’in hikayelerinden birinde şöyle bir tasvir vardı: “anlattığı şeyi, anlatış biçiminden, anlatırken doğru zamanlamayla yaptığı mimiklerden, vurgu için durduğu noktalardan daha önce defalarca anlatmış olduğu belli oluyordu”. Hani iki paragraf önce eşinize anlatmıştınız ya başınıza geçenleri, ertesi gün bir arkadaşınıza anlatıyorsunuz, sonra bir başka arkadaşınıza, her anlattığınızda anlatı daha cilalanıyor ama bir o kadar da heyecanı sönüyor, kor sıcağı ağır ağır kaybolan, soğuyan, gide gide elinizde tutabileceğiniz bir hale gelen demir bir heykelcik gibi.
Gözlük temizleme mendilleri kullanıyorum, tek kullanımlık, paketi açınca alkollü bir solüsyon emdirilmiş küçük bir parça kağıt çıkıyor, gözlüğü sildikten kısa bir süre sonra da tamamıyla uçmuş oluyor. Ucuz bir şey, eminim paketi kendisinin 5 katına mâl oluyordur. Keza, yeşil, güzel, soda şişeleri. Araç, amacın fersah fersah ilerisinde yer alıyor. Sizin geceler boyu çalışıp ürettiğiniz bir şeyi sizden 5 liraya alan bir satıcı(/aracı) 25 liraya satıyor. Haksızlık ya da kötülük anlamında söylemiyorum. Sonuçta o mendil öyle paketlenmese uçacak, sodanın gazı kaçacak, kokacak bir şeyler bir şeyler. Ama garip geliyor. Sebep(/amaç) olan şeyin ulaşım hattından daha değerli olmasını bekliyorum sadece.
Takdir edersiniz ki, birkaç zorlama/deneysel örnek ve daha yaygın olarak birinci tekil şahıs anlatımları haricinde (ki onlar da tasvirden öteye gitmiyorlar sonuçta), hikaye ve romanlar baskın şekilde anlatıya dayanıyor. Ama gelin görün ki, muazzam bir çaba harcıyor yazarlar “inandırıcı olacağım” diye.
Filmler zaten baştan kaybediyor. Hakikaten. Tarihi filmde kolda saat görünmesine kadar gitmeye gerek yok. Örneğin “Roosevelt aslında solaktı” diye yazabiliyorlar veya “o dönemde o arabaların o modeli yoktu” (goofs, evet). Film seyrederken böyle şeyler düşünen insanlar sanırım pek _____ değiller. Güzel kardeşim, o kişi oyuncu, Churchill değil; o bir aktör, doktor değil; orası Amerika’da bir film seti, 1748 Paris’i değil. Ne istiyorlar, nasıl olsun istiyorlar bilemiyorum. Iris Murdoch’ın “The Black Prince”inde bir tiyatrocu arkadaştan bahsediliyordu: 60’ına merdiven dayamış ama yaşlı rolü teklifi gelince şaşırıyordu, “ben şimdiye kadar hep çocuk rollerini canlandırdım, yaşlı rolünü nasıl yapayım?!” diye. Ben onu anlayabiliyorum (yani bir dereceye kadar).
Awakenings filmi, Robert de Niro’nun muhteşem oyunculuğu. Oliver Sacks diyordu ki anı kipatında “hemen her şeyi gerçeğe uygun yaptık, salyalar hariç”. Jane Austen uyarlaması mı seyrediyorsunuz? Her şeye dikkat mi etmişler? Yollarda atlarınki olsun, başka bireylerin olsun, pislikler var mı mirim, pislikten geçilmiyor mu? Paçalar çamurlu mu? (ve daha başka birtakım şeyler). Yok öyle bir dünya — siz istemezsiniz en başta. Ama neymiş, mesela “o dönemde o biçim elbise kesimi yoktu; o renk jüpon olması imkânsızdı”. Ne yapalım o zaman? Dogville mi? (ki biliyorsunuz, günahım kadar sevmem Trier’i ama adam orada haklı.)
Kabuki’yi biliyorsunuz, “Japon Operası” de geç. Peki Noh tiyatrosunu? (yok, o kuklalarla oynanan Bunraku). [Ahkâm mode on] Efendim, Noh tiyatrosunda canlandırma yok (varsa da çok kısıtlıdır herhalde, pek bildiğim konular değil bunlar). Anlatı var ama baştan sona anlatmıyor. İzleyenlerin hepsi de neyden bahsedildiğini, olayı çok iyi biliyorlar. Anlatıcı birkaç kilit noktayı anlatıyor, altını çiziyor (evet, aradığım terim buydu). Amaç canlandırmak değil, ötesi: aktarmak.
Orhan Pamuk bilmemkaç sene araştırmalar yapmış veba dönemleri üzerine, 70’lerin İstanbul’u üzerine, Türkiye tarihi üzerine. Her şey doğru olsun istiyor içilen sigara markalarından, radyoda çalan şarkılara, konuşma şekillerine kadar. Şu “Kokuho”nun uyarlandığı kipatın yazarı 3 sene Kabuki tiyatrosunda getir/götürcülük, elbise düzenleyicilik (kuroku — bakıp yazdım, bildiğimden değil) yapmış, o dünyayı iyice öğrenebilmek, doğru tasvir edebilmek için. Ne gerek var? Sonuçta belgesel çekmiyorsun, aktörlere oynatacaksın (onlar da ayrı bir konu tabii). Roger Ebert “Elveda Cariyem”in eleştirisinde dayanamayıp yazıyordu: “her şey çok güzeldi, yalnız karakterlerin 40 yıla yaklaşan yaşamlarına dair yaşlanmaları görsel olarak pek verilememişti (o da nazar boncuğu olsun)”. Gene dönüp dolaşıp batılıların -ki Salinger yaptı bunu, daha ne diyeyim- doğudan bir hikaye anlatıp (işte imparator at ustasına gönderiyor adamlarını, bana güzel bir at bulsun diye de, vekili kös kös dönüyor, “senin usta kafayı yemiş hünkarım, ben ondan siyah, uzun yeleli, şöyle şöyle böyle böyle bir at istedim, bana beyaz, kısa yeleli, böyle böyle, şöyle şöyle bir kısrak verdi” diyor da, imparator acaip etkileniyor “vay be, Fun çan çi ustalıkta demek ki son noktayı da aştı, demek artık gönül gözüyle görüyor gerçeği doğrudan” diyor. Hikaye burada bitmeli tabii ama bitmiyor, illâ geliyor o kör göze parmak “hayvan gerçekten de çok üstün bir cins çıktı”) sonunda illaki ispatını verme, açıklama zorunluluğu hissetmesine çatıyoruz.
Başınızdan geçen bu heyecanlı maceradan çok etkileniyorlar, tekrar tekrar anlattırıyorlar, gittiğiniz yerlerde de anlatıyorsunuz, bir süre sonra davetler geliyor, çağırıyorlar gidiyorsunuz, çocuklar çok etkilenip anlatınızı canlandırıyorlar oyunlarında. Hikayeniz ölümsüz oluyor, tebrikler.
Kafanızdakini kipata döktüğünüzde zaten kısıtla(n)mış oluyorsunuz, üstüne bir de filmini çekip “aslına mümkün olduğunca sadık” yapmaya çalışıyorlar. Sizi biri oynuyor, kovalayanları canlandırmak için seçmeler yapılıyor, ya bu ne saçmalık.
Elinde değneği, ateşin başında ilk hikayeleri anlatıyor hikayeci, herkesin dikkati onda, odak o. Herkes kendi kafasında başka şeyler canlandırıyor. Ne kadar az etiket koyma, karaktere büründürme, arka planı tanımlama, o kadar özgürlük.
Acele ediyorum bitirip yollamak için, malum, yarın 4 günlük “Avatar Dağları” gezisi, bugün bile araya Wukan Binası ile Xintiandi gezisi girdi.
“Haptic” diye bir şey var, mühendislikte de kullanılıyor, biraz tersinden diegesis’i andırıyor, ilginç bir kavram. Vinç operatörü olalım şimdi: ilkin hafif bir şey kaldırıyoruz — elimizdeki kumandanın kolu vasıtasıyla vinci cismin üzerine getirip, düğmeye basıyoruz, vinç iniyor, yakaladı, kolu geriye çekiyoruz kolayca, vinç de onunla birlikte havalanıyor, bu kadar, bravo. Ağır bir kayada sıra, vinci taşın üzerine getirdik, düğmeye bastık, kavradık, ama bir türlü kendimize çekemiyoruz kolu, zorlanıyor, direniyor. Aslında o taşın ağırlığıyla kolun zor geriye çekilmesi arasında hiçbir mekanik bağlantı yok ama ekipman zorlandığında kolun da zor hareket etmesi yönünde programlamışlar size hissettirmek için. Haptic bu. Belki Voltran’da da hakikaten elektrik veriyorlardı hasar yedikçe robot?.. (hmmm, mantıklı…).
Yurtdışında yaşayan arkadaşınızın orada biriyle tanışıp, aşık olup, aylar boyu mektuplarda anlata anlata bitiremediği aşkıyla onları karşılamaya gittiğiniz havaalanında ilk defa görüp de “bu muymuş?!” diye hayalkırıklığına uğramanız. Kaçınılmaz. Hiç kimse arkadaşınızın size aktarıp, sizin algınızda canlanan o kişiye yaklaşamaz bile (çocukluğumuzun çilekleri, çilekleri! Mutlu insanlar, güzel geçmiş, salyasız uyku hastaları, çamursuz İngriş yolları).
Sanırım toparlayabildim. Bir tek şey daha yazıp (kaldı ki alakasız ama olsun), gideceğim: cep telefonları / sosyal medya — bir tik oluştursunlar mesela, insanlığı değiştirsinler, seçim yapmaya zorlasınlar (ille de “Butlerian Jihad” olsun demiyorum) — fikri “Good Luck, Have Fun, Don’t Die“dan kaptım (film iyi değildi bu arada, benim de var öyle bir hikayem, oradan biliyorum 8).
İyi geceler, ve bir daha görüşmeme ihtimaline istinaden, günaydın, tünaydın ve iyi akşamlar!”

New Weird hani neresinde? 8P
Onu da yazacaktım ya, bak unuttuğum şey oydu!.. Aman neyse, yeter. (Ceeeeemiiiiiiiillllll!)