Mor dolmakalemim.

Evvelki hafta, mor dolmakalemimi kaybettim. Hemen farkına varamadım, tipik “ofiste değil, o halde evdedir / evde değil, ofiste daha dikkatli bakayım / o halde belki ceketimin-gömleğimin cebindedir, kirliye gitmiştir, oraya bakayım…”larla bir hafta geçti. Derslere girdiğimde çocuklara sordum, bölümün kapısına yazı astım, bulamadık.

Yenisini almayacağım, yenisini istemiyorum da. Öyle bu kaleme çok bağlandığımdan değil ama benimdi işte. Kalın gelen orta ucunu ince uçla değiştirmiştim, elimi mora boyayıp durmaları da ucunu değiştirip, kapağını iyice temizleyince sona ermişti. İnternette ucuza bulup 10 tane mor kartuştan da almıştım (içi dışı mor dolmakalemimdi neticede). Hakikaten haksızlığa uğramış gibi hissediyorum kendimi. Şu son iki aydır, bir sürü aksama/bozulma/kaybolma oldu eşyalar arasında, hâlâ da devam ediyor ama en çok buna canım sıkıldı. Kaç yıllık “egg5” telefonum bir sabah uyandığımda hafif morarmış baktı bana; bir saat sonra daha mor, bir saat sonra daha da, en nihayetinde morarıp kararıp yok oldu.

Bozulup komisyon-dışı kalmak yine anlaşılır, katlanılır bir şey… Kaç yıllık aslan telefonumdu ama artık ne şarjını tutabiliyordu, hem de en küçük bir heyecanda deli gibi ısınıyordu. Kendisine veda ettik, piyasayı biraz yokladık, yerine kalemsiz ama kitaplı bir tane güzel telefon bulduk, hayat devam etti.

Bir hafta kadar evvel, cep telefonunun şarj cihazını bulamadım, Bengü’ye sordum, o da en son benim okula götürdüğümü hatırladığını söyledi. Okulda baktım, evde baktım, bulamadım. Bu aramalarımın sıklığı ve şiddeti giderek arttı, nitekim dün vaktimin büyük bir kısmını en olmayacak yerlerde bile şarj cihazını aramakla geçirdim. Sonuçta bir şarj cihazı, ne olacak ki? Cüzi bir paraya satın alınabilir – ama Bengü’ye de itiraf ettiğim gibi, “Yeni bir şarj cihazı 10 lira olsun, ben, yeni bir tane almak yerine, eskisinin nerede olduğunu bilmek için 20 lira verebilirim”. Böyle bir takıntı. Beynimin bir kısmı “Nerede? Nerede o?” diye diye yana yakıla aradığım şeye kilitlenmişken, çaresiz bir kısmı, bitkin bezgin ve sıkılgan bir sesle “Yahu ne önemi var, alt tarafı bir şarj cihazı / zaten yedeği elimizde olan bir cd / aptal bir kalem / artık içindeki bilgiye gerek kalmamış bir dergi nüshası…” diye fısıldıyor. Ama yapacak bir şey yok – ileride bu türden başka arazların çıkmamasını ümit etmekten başka. Yoksa sonumuz çöp evler!..

diye yazmışım, bundan 12 yıl önce… Ne değişti, ne sen unuttun, ne ben unuttum, aldatma kendini (gel!…). Hollanda’dayken Briantje bir kipat tavsiyelemişti, Hollandalı bir yazarın (Tim Krabbé) Kayboluş” kitabı. Kız arkadaşı bir anda kaybolunca seneler boyunca onu arayan bir adamın hikayesi idi roman, en nihayetinde *çok ağır spoiler geliyor, aman dikkat!* bir adam iletişime geçiyor, “kız arkadaşının akıbetini bilmek istiyor musun? ” diyor (onu kendisinin kaçırmış olduğunu ve öldürdüğünü de ekleyerek), bizim oğlan da kabul ediyor, işte kitabın antagonisti de ona ilaçlı bir şey içiriyor, esas oğlan gözlerini bir tabutta, diri diri gömülmüş açıyor, hikayesi bitiyor. Filmini çevirmişler sonra Hollanda’da, çok tutunca, aynı yönetmene (George Sluizer) bu sefer Hollywood’da çektirmişler ama bunun sonu mutlu bitmiş, kötüler cezasını bulmuş. Nerede kalemim?

Briantje’nin tâ o zamandan tavsiyelediği bir de film vardı (on binlerce müthiş diğer şeyin yanısıra): Brick (film, 2005, yön: Rian Johson (tanıdık geliyorsa Star Wars’dan)). Lisede çekilmiş, sapına kadar bir film noir, dün seyrettim, etkisindeyim hâlâ. Hani Shakespeare’i sıklıkla alıp günümüze, dünümüze, yarınımıza uyarlarlar da hâlâ bir kuzey sanrısı gibidir, geceyi beşe filan böler (bu aralar bir de her gün en az bir Gilmore Girls seyrediyoruz, geçen günkü bölümde (S02E09) Romeo & Juliet’in her sahnesini başka bir grup, başka bir şekilde uyarladı, işte öyle bir şey; ayrıca Baz Luhrmann’ın Romeo+Juliet’i (1996) veya Joss Whedon’ın Much Ado About Nothing’i (2012)). Brick’te de şöyle bir olay var: eskiden bir kızı çok sevmişsiniz ama kız kötü yollara düşmüş, sonra da ölmüş (diyelim). O kızın dünyası sizin dünyanız değil, yapacağınız hiçbir şey o kızı geri getiremeyecek ve dahi o dünyaya girerseniz siz de kirleneceksiniz, geri dönüşü olmayan bir şekilde. Her şey aleyhinize, tamamıyla mantıksız, kazanan olmayacak, ama yine de bile bile sizi içine çekmesine izin veriyorsunuz, gidiyorsunuz ve yitiyorsunuz. Neden, neden, neden? Anlayabiliyorum ama bilemiyorum. Filmdeki femme fatale (Nora Zehetner imiş), ne kadar ne kadar çok Blade Runner’ın (1982) Rachael’ini hatırlatıp durdu bana (tip olarak filmdeki Sean Young’ın halini, karakter olarak ise kitapta, Deckard’la otelde buluşmaya gelen halini). Bir de Donnie Darko’daki kızı (Jena Malone imiş o da).

Çocuklar sağolsunlar, gördükçe soruyorlar “hocam dolmakaleminizi buldunuz mu?” diye, onları da yok yere üzdüm. İbrahim Ethem, gömleği keten… (pervaza bir iğne sapladım Bengü’nün tavsiyesi üzerine, “ne zaman çıkarılıyor, bulunamayınca kaç gün sonra pes ediliyor?” diye sordum, bilemedi, şimdiye kadar hep iki-üç günde aradığı şeyi bulup öyle çıkarmış…)

Mor kalemim ve ben, sıradan bir günümüzde… (5/5/2018 @BYT)

Konuyla alakalı iki tane şarkıyla bitirelim (ikisinin de klibi fena, gözlerinizi kapatıp öyle dinleyin pls…)

It’s all right to say things can only get better
If you haven’t just lost your brand new sweater
Pure new wool and perfect stitches
Not the type of jumper that makes you itch, oh no…

8~(

“Mor dolmakalemim.” için 5 yorum

  1. “pervaza bir iğne”yi bilmiyordum. Ben herhangi bir iple açılabilir bir düğüm atmayı biliyorum. “Şeytanı bağlamak” derdi annem. Hikayesi de kafamda şöyle kalmış: Bu iple şeytanın pipisini bağlıyoruz, çişe gidemiyor. Sonunda yürüttüğü eşyanı geri getiriyor ve sen de o düğümü açıp onu serbest bırakıyorsun. Bulamadığım şeyler için o düğümleri asla açmadım. Patladı mesanesi kaç şeytanın. (Bu arada çok işe yarayan bir yöntemdir, Bengü gibi ben de şeytan bağlayınca çabucak bulurum.)
    Bu arada ben de bişiyi bulamadığımda çok ciddi takıyor ve hatta sinirleniyorum. Zaman içinde olduğu kadar ehlileştirdim kendimi, ama o sinirlenmeyi (genelde kendime) çok çok zor aşıyorum ya da aşmış gibi yapıyorum.

    1. Dün de sağolsun sevgili Düşes kendi yöresinden (Edinburgh Ereğlisi) bir metot önerdi: onda da iğne saman süpürgenin başına batırılıyormuş, bir de opsiyonel olarak yanında “şeytan aldı götürdü, satamadan götürdü” tekerlemesi ile servis ediliyormuş. Dün tam süpürgeye iğneyi batıracak idim ki, bir durdum şu gördüğü şeyin “peanuts” olduğunun bir anda ayırdına varan çikolata renkli amca gibi “ya bu bildiğin büyü!” dedim (+ “nereye kadar?” — kendimi böyle pentagramın içine oturmuş, keçi / oğlak keserken düşündüm 8P 8). Bugün iğneyi pervazdan çıkardım, bölümün kapısında 10 gündür asılı duran kayıp ilanını söktüm, yine de en son son sonnnn bir umut olarak benim dersten sonra aynı derslikte ders veren Atatürk İlke ve İnkılapları hocasının dersi bitirmesini bekleyip, bir de ona sordum görmüş müdür diye, nein Davut, malesef dedi, o da üzüldü. Ofisime döndüm, senin yorumunu gördüm kraliçem, buraya kadarmış. (bir de bulunca “helal malmış” diyorlarmış deniyor ya, demesinler işte bana ne… 8~(( )

      that's a p.!

  2. ”Neden, neden, neden? Anlayabiliyorum ama bilemiyorum.”

    -”…Niçin niçin niçin?
    Kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin.”
    Babamın yirminci yaş günümde hediye ettiği kol saatini kaybettim geçenlerde, heaven knows I’m miserable now. Mor kaleme karşı mor bir şarkı hocam, adil değil belki ama elden de bu geliyor ancak.
    https://www.youtube.com/watch?v=TjPhzgxe3L0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir