Tarzan

Aynur ağlamaklı bağırıyordu. Yılan kaçtı! Yılan kaçtı! Yılan kaçtı! Ulan ne yılanı, nereye kaçtı, Aynur kim? Gözümü açtım ve dikiz aynasını gördüm. Arabanın içinde uyuyakalmışım. Koltuğu düzeltip dışarıya çıktım, çıkar çıkmaz bileğime kadar çamura battım. Dün sabah başlayan yağmur, küçük alanı büyük bir çamur yığınına çevirmişti. Ayakkabılarımı arabanın içinde bıraktığımı unutmuşum. Kamyonetin kasasına yüklediğimiz kafesin içinde Tarzan uyuz uyuz yalanıyordu. Çadırın önünde Aynur, yağan yağmura aldırmadan kırmızı bikinisiyle, yılan kaçtı diye bağırıyordu. Petro pezevengi ortada yoktu. Çamurlu ayaklarıma baktım. Aynur gülmeye başladı.

“Ne bağırıyorsun kız?”

“Benekli kaçmış İsmail abi!”

“Ne demek kaçmış?”

“Kafesinin camı kırılmış dün gece. Gitmiş.”

Benekli dediği ikibuçuk metre boyunca bir boa yılanı. Aldığımızda daha küçüktü tabii. Aynur büyüttü. Zararsızdır. Tavşan, fare, köstebek, ne bulursak onunla besliyoruz. Geceleri, iş olduğu zaman Aynur’la dansa neye çıkıyor. Bütün gün uyur.

“Petro nerede?”

“Bilmem İsmail abi. Uyuyordur.” Kafasıyla büyük çadırı işaret ediyor. İsmail Uygar Sirk Kumpanyası. İsmail Uygar, Aynur ve Petrosyan’dan mürekkep. Biri küçük iki çadır, bir aslan ki adı Tarzan’dır, bir boa yılanı ki şimdilik firaridir ve adı Benekli’dir, bir at ki beyazdır ve adı Pamuk’tur ve iki adet Şempanze maymunudur ki adları Ali ile Veli’dir, bir kamyonet Ford marka ve çeşitli alet edavattan ibaret küçük ve eski bir sirk. Büyük çadırda gösterilerin dışında, yerine göre kasabanın, köyün ileri gelenlerine kumar oynattığımız oluyordu. Kültürel faaliyet yani. Onun dışında, At, maymunlar, Petrosyan alet edavatla o çadırda uyurlar. Küçük çadırda Aynur, Benekli’yle kalır. Arada sırada ben de orada uyurum. Tarzan iki yıldır kamyonetin üstündeki kafeste yatar kalkar.

Yalınayak, başıkabak büyük çadıra yürüdüm. Yürümeye başladım demek istiyorum. Çamur giderek sarı bir zamk kıvamını alıp, on metroluk bir mesafeyi gülünç olmadan yürümenizi olanaksız kılıyordu neredeyse. Aynur, benekli boa yılanını unutmuş, eliyle ağzını kapayarak kıkırdıyordu. Git giyin ulan, bu halin ne dedim. Gülerek çadırına kaçtı. Manyak. Çok seviyorum bu kızı. Büyük çadıra girer girmez maymunlar alkışlamaya başladılar. Zarif bir selam sarkıtıp, saman yığınının üstünde horlayan Petro’ya hafif bir tekme çaktım. Bir gözünü aralayıp sarı beyaz pos bıyıklarının altından geniş geniş gülümsedi. Merhaba dedi. Benekli kaçmış Petro dedim.

“Nereye kaçacak Patron? Nisbeten sıcak bir çalı dibine kıvrılmıştır. Uyuyordur. Aynur dürtüklemese gösteride uyuyacak zavallı.”

“İyi tamam anladık ama arayıp bulmak gerek.”

“Buluruz Patron, sıkma canını! Pabuçlarına ne oldu?”

Boşver dedim. Boşver pabuçlarımı. Pa ayak demektir, buç örten demek. İkisi birleşip ayakörten oluyorlar. Bildiğin ayakkabı yani. Peki sandalye ile iskemle arasındaki fark nedir? Öyle bir fark mı var? Yok mu? Petrosyan çadırın alt tarafına gidip sırtını döndü ve uzun uzun işedi. Bu da böyle bir adam işte. Üstüne yoktur. Aynur elinde mavi plastik bir kova daldı çadıra.

“Ayakların için su getirdim İsmail abi.”

“Sağol güzelim. Zahmetler olmuş. Şuraya koyuver.”

“Ayakkabılarınla yedek çorabını arabadan alayım mı?”

“Al.”

Göğüs düğmelerini iliklemeyi unuttuğu çiçekli elbisesinin eteklerini savurarak çıktı gitti yorulmak bilmez genç bir köpek gibi. Petro ile aynı şeyleri düşünerek arkasından baktık.

“Ne yapacağız Petro?”

“Sıkma canını İsmail. Buluruz yılanı be! Bir yılan için ağlama. Buluruz dedik işte!”

“Ulan siktirme yılanını şimdi! Yılandan bahseden kim?”

“Ah mesele daha mı derindir?”

“Ne yapacağız?”

Petrosyan yüzüme bakıp gülümsedi. Puşt ermeni. Bunların hepsini kesmeliydik zamanında. Bu herifi de çok seviyordum, ne yapalım? Yirmi yıldır yanımda. Can yoldaşı. İsmail Uygar Sirki, Petrosyan’ın geniş omuzlarında duruyor. Tarzan’ın ağzına kafasını sokan o, Tarzan’ı ateşle çemberden atlatan o, benim çoluk çocuğa sattığım dondurmayı yapan o, sihirbazlık yapan o, hokkabazlık yapan o, muhasebeye bakan o, vergileri ödeyen o, kumar akşamlarında masayı idare eden o, manoyu alan ı, Aynur at sırtında kıç kıvırırken atı idare eden o, çadırı söken, kuran, yükleyen o, eee daha ne yapar bir insan? Maymunları da Petrosyan eğitti, benden çok onu severler, yanlış anlaşılmasın, bir şikayetim yok, ben hayvan sevmem aslında. İnsan da sevmem. Hiçbir şeyi sevmiyorum. Ayaklarımı yıkıyorum burada, bu soluk pembe sirk çadırında. Aynur ayakkabılarımı ve arabanın torpedo gözünde sakladığım siyah-mor, kenarı papatya desenli çoraplarımı getirdi. Maymunlar iyice azdılar, ne yapsam alkışlıyorlar. Ana avrat küfür edip önce çoraplarımı, sonra ayakkabılarımı giyiyorum.

“Petro?”

“Ne var Patron?”

“Yılanı bulmak gerekiyor.”

“Yağmur dinsin hele, gidip getiririm.”

“Petro?”

“Buyur Patron?”

“Yılanın nereye gittiğini biliyor musun?”

“Nereden bileceğim yahu?”

“Yağmurun ne zaman duracağını biliyor musun?”

“Mümkün müdür Patron, böyle güzel bir şeyi bilmek?”

“Ben ne bileyim ulan? Ne zaman arayacaksın bu yılanı peki?”

“Yağmur dinince.”

Birbirimize bakıp gülüyoruz. Biraz geçsin, sigara ister. Patron? Efendim? Bir sigara versene. Bu akşam gösteri yatıyor gibi. Yağmur böyle giderse, bize yol görünüyor. Benekli’yi bulmadan gidemeyiz ki?! Aslında gideriz de, arkamızda bir güzel boa yılanı bırakıp, bu allahın belası göt kasabadan ıslak perişan gitmek, ağrıma geliyor. Canım esrar istiyor. Tövbe diyorum ama istiyor işte.

Petrosyan, sarı kukuletalı yağmurluğunu giyiyor, Tarzan’ı dürtüklemek için kullandığı ucu çengelli sopalardan birini alıyor, bir de büyük, muşamba bir torba. Hiçbir şey söylemeden çıkıp gidiyor. Aynur yanımda oturup yüzümü okşuyor.

“Uykun bölünde İsmail abi. Keşke seslenmeseydim.”

“Yok. İyi ettin bağırdığına. Zaten çekip gideceğiz buradan, ardımızda Benekli’yi bırakmasak daha iyi.”

“Daha geleli iki gece oldu.”

“Birinci gece kaç kişi vardı?”

“Otuz üç.”

“İkinci gece kaç kişi vardı?”

“Yirmi.”

“Bütün gün yağmur yağdı bugün. Kimse gelmez bu gece.”

“Sen bilirsin İsmail.”

Aynur’a baktım yan gözle. Normal zamanlarda İsmail abi derdi bana, oynaşmak istediği zamanlar: Ismaıl. Bırak şimdi Ismaıl’i, İsmail’i. Hesapladım, Galata Kulesine bin iki yüz doksan kilometre uzaktayız. Adamda sevişecek hal mi kalır? Ne ilgisi var diyeceksin, çok ilgisi var! Dün gece gösteriden sonra kumar da iyi gitmedi. Bir buçuk milyon içeri girdi. Maça kızı, kupa kızı derken. Aynur gitmiş atı okşuyordu. Maymunlar sakindi. Tarzan sessizdi. Yağmur biraz daha hızlandı. Küçük çadırı toplamak gerekiyordu. Ne zaman yağsa, içine su giriyor, kuruyana kadar rezil oluyoruz. Bu akşam gelen giden olmazsa, geceyarısı toplarız pılımızı pırtımızı, yani iki çadırımızı, aslanımızı, atımızı, maymunlarımızı ve bulabilirsek yılanımızı, ben İsmail Uygar ve sen Aynur Işık ve Petrosyan… Petro’nun soyadı neydi ulan? Petrosyan onun soyadı. Peki öyleyse adı neydi? Nerde kaldı bu herif? Sihirbazlık aletlerinin durduğu yeşil üzerine sarı, lacivert yıldızlı sandığın gizli bölmesinden bir şişe konyak çıkarıyorum. Kafama dikiyorum, iki yudum. Maymunların biri alkışlıyor bu sefer. Aynur gülüyor, geliyor kucağıma oturuyor, elini apış arama koyuyor, dilini kulağımın içine sokuyor. Ona da konyak veriyorum. Lıkır lıkır içiyor orospu. Canım, bitanem Aynur. Kalk kız! Bir haftadır uğramıyorum çadırına. İçimden gelmiyor. Kötü düşler görüyorum. Düşlerle, düş insanlarıyla cebelleşiyorum uyku saatlerimde. Yatak saatlerimin hepsi sıkıntılara harcanıyor. Aynur’un çadırına da Petrosyan giriyor geceleri. Girsin, beni ilgilendirmez. Aynur onu da sever biliyorum. Ben seviştikten sonra uyumayı severim. Bir tek o zaman düş görmeden, deliksiz uyuyabiliyorum. Petro’ysa seviştikten sonra aslanın yanında bir sigara içer, sonra gider büyük çadıra mandolin çalar, yanık güzel şarkılar söyler. Türkü değil, şarkı. Güzel şarkılar, bilmediğim bir dilde. Ermenice de değil. Rusça, Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Romanca, Arnavutça, İtalyanca, İspanyolca, Yunanca konuşurum ben. Bir de Türkçe, etti mi sana on dil. Az Almanca, az Fransızca da bilirim. Petro’nun nece şarkı söylediğini kestiremedim yıllardır. Kaç kere sordum, her seferinde aynı yanıt! Dil mi yok Patron! Uyduruyorum. Bok herif! Aynur önce ata, sonra maymunlara havuç verdi, sonra yağan yağmura aldırmadan gidip Tarzan’ın altındaki otları değiştirdi, etini, suyunu tazeledi. Ben de kalktım, Benekli’nin kafesinin kırılan camını çıkarttım, yerine kalın bir sunta çaktım, geri gelirse bu taraftan nah kaçar yılanoğluyılan. Maymunlara çektirdiğimiz niyet kutusunun kartonlarının altından çikolatalı bir gofret aldım, konyağa katık etmeye . Locadaki iskemlelerden iki tanesini çadırın kapısına çektik, Aynur’la oturduk yan yana, karşı tepeleri, çam korusunu, yağan yağmuru, gittikçe sararan çamuru ve gri mavi gökyüzünü seyrettik. Konyak şişesi bitince fırlatıp atmadım, gidip sandıktaki yerine yerleştirdim özenle. Onun yanında duran ikinci şişeyi aldım. Maymunlara verdiğimiz kabak çekirdeği torbasından da bir avuç. Aynur’un yanına dönüp oturdum. Yüzüme baktı. Ben ona bakmıyormuş gibi yaptım. Baksam ağlayacaktım. Osuruk bir durum yani anlayacağınız. Koca adam. Bir ismi var. Sirk sahibi. Gözlerim dolacak gibi oldu. Konyak şişesini kafama diksem de, boğazıma kaçmış gibi mi yapsam? Ulan nereden çöküyor bu içine sıçtığımın hüznü? Bakma kızım bana! Bakma diyorum! Cebimden mendilimi çıkarıp gözlerimi sildim, burnumu sümkürdüm! Of! Oooof of! Mendili yan cebime tıkıştırdım, Aynur elimi tuttu. Küçük güzel, pancar gibi bir el. Şeker pancarı. Baktım. Ağlıyordu. Diliyle gözyaşlarını yalıyordu. Çocukken düşen kar tanelerini yakalardık aynı yöntemle. Büyüyünce de sürdürürdük bu eylemi. Dilimizle. Kar yağmadığı zamanlar bile. Ne kadar korkunç her şey. Ne kadar kötü. Siktiğimin hayatı! Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. Aynur’un eli, avcumda eriyip küçülüyordu sanki. Bıraktım. Fazla samimi olmanın gereği yok. Yılan kaçtı, yağmur yağıyor, canımız sevişmek istemiyor, karnımız aç değil, canımız sıkılıyor, paramız yok, şöyle uzanalım, üstümüzü çıkaralım, en son ne zaman regli olduk, düzenli adet görüyor muyuz, baş ağrılarımız var mı, yüz kızarması ve ani terleme oluyor mu, konuşurken konudan konuya atlıyor muyuz, alkol ya da başka uyuşturucu maddeler alıyor muyuz, gözlerimiz dolduğu zaman burnumuzu karıştırıyor muyuz, uzanın ve üstünüzü çıkarın, doktorculuk oynayalım. Kutsal mesleklerin ikincisi doktorluk. Birincisi sirk sahipliğidir. Hem doktor, hem veteriner hem de aptal bir üçkağıtçı olmayı gerektirir çünkü. Aynur uzanıp yan cebimden mendilimi aldı ve burnunu sümkürdü.

Petro hava kararırken geldi. Elindeki muşamba torbayı havaya kaldırıp burada, uyuyor, sapasağlam diye bağırdı. Benekli’yi bulmuş. Yaklaşınca öbür eliyle küçük bir çocuk tuttuğunu, çocuğun onun yanında zıplayarak yürüdüğünü farkettik. Petrosyan yaklaşık iki metro uzunluğunda bir ademoğludur. Elinde tuttuğu çocuk bir metro kadardı. Bir elinde yılan torbası, öbür elinde çocuk yaklaşıyordu çamkorusu tarafından. Çadırın önündeki çamur alanının ortasında durunca, elini tuttuğu şeyin çocuk olmadığını farkettik. Ne çocuk, ne cüce. Petrosyan, Benekli’yle beraber abir ayı yavrusu getirmişti. Aynur gözlerini kısıp gülümsedi, canım diye fısıldadı. Canım!

Ben kıskanç bir insan değilimdir. Bunu söylerken çok önemli bir şeyi açıklıyormuşum gibi yapmanın gülünçlüğünü de biliyorum ama gerçekten kıskanç değilimdir. Ama şimdi, burada, bu sirk çadırınını ağzında, o yağmurun altında bunun doğru olmadığını sezdim. Ayı yavrusunu kıskanıyordum, Petrosyan’ı ksıkanıyordum, Aynur’u kıskanıyordum. Üçünü de ayrı ayrı kıskanıyordum. Ben İsmail Uygar. Elli yaşında genç bir adam.

“Bir mavi çama sarılmış uyuyordu. Oraya kadar nasıl gitmiş anlamadım. İki geniş asfalttan geçmesi iktiza ediyor ki ben bile zor geçtim. Buldum, toparladım, torbaya yerleştirdim, geriye dönüşe geçeceğim… bu ayı… çıktı karşıma. Elinde bir elma. Ben bunları armut yer sanırdım, meğer elma da yerlermiş. Bir başka ağaca sırtımı dayayıp bir sigara sardım, bu elindeki elmayı bana atar, ben ona geri atarım. Yaklaşmıyor. Bir saat öyle oynadık, sonunda sıkılıp yedi elmayı ve kıçına biber sokmuşuz gibi koştu gitti. Tam ayaklanıp döneceğim, yeni bir elmayla geri geldi. Haydi, yine başladık oynamaya. Bir saat daha oldu. O elmayı da yedi, yine fırt koşup gitti, yesyeni bir elmayla geri döndü. Üç metro uzağımda ard ayaklarının üstünde, elinde elmasıyla dikildi. Gözgöze geldik. Yere indi elmayı bırakıp yanıma geldi. Kafasını dizime dayadı, elimi yaladı. İçine sıçtığımın hayatı! Aynen böyle oldu. Bir saat daha öylece oturduk orada. Sonra ben kalktım, yılanın torbasını yüklendim, o da kalkıp elimi tuttu, buraya kadar yürüdü benimle. Haçaturyan’ın tencere tava konçertoları üzerine yemin ederim ki böyle oldu!”

Petro, yılanı kafesine bıraktı. Yağmurluğunu ve çengelli sopasını orta direğin çivisine çaktı. Locadan bir iskemle yüklenip bizim yanımıza geldi, yerleşti. Gözlerini kısıp, önümüzde giderek kararan dünya parçasına baktı. Yan yana oturuyorduk. Petrosyan, Aynur, ben ve ayı. Yağmur durmuştu. Ne zaman başladığını görememiştik, ne zaman durduğunu da göremedik her zamanki gibi. Çamura aldırmadan arabaya gittim, bagajın altındaki gizli bölmeden yirmi yıllık bir Black and White şişesi çıkardım. Gidip yerime oturdum. Petro hafifçe eğilip Aynur’a baktı. Patronun cömertliği üstünde dedi. Ulan ibne, dedim, ermeni terörist, dedim. Aynur gülüyordu. Biz de gülüyorduk. Ayı yavrusu, Pamuk’la anlaşmıştı. Uyumaya hazırlanıyordu. Ayı işte ne olacak! Sen git, ilk ormanda bulduğun bir ermeninin peşine takıl, İsmail Uygar Sirk’ine instisap et! Gülüyorduk. Aynur, küçük çadırdan hıyar ve biber turşularını getirdi. Bütün viskiyi bitirdik. Ben oturduğum yerde uyuyakalmışım. Sabah kalktığımda yağmur yeniden yağıyordu. Ayı yavrusunun benimle yolculuk etmesine karar verdik ve çadırları topladık.

1992, Ankara.

Memet Baydur, “Gözün kahverengi suyu”

YKY Eylül 1995 (1. baskı)