Bak işte yaklaşıyor fırtına…

Son iki haftadır, geçen sene haziranda vuran muson yağmuru “meiyu” buralardaydı. Muhteşem bir kapanış yapmak istemiş olsa gerek ki, haftasonu için “Bavi” adındaki ‘süper tayfun’a karşı alarm verildi. Şöyle bir şey:

Süper tayfun Bavi

m/saniye birimini daha kolay anlaşılır km/saat birimine çevirecek olursak, yukarıdaki grafikte göreceğiniz en küçük hız olan 18 m/s = 65 km/sa; en yüksek değer olan 62 m/s ise eşittir: 225 km/sa! (Aşkla geliyoruz!!!)

“Aşk” demişken, bir süredir (yaklaşık olarak son 35 senedir) bu konu hakkında düşünüyorum (aşk nedir? bebeğim beni incitme, beni incitme, daha fazla incitme…), pek çok şeyin yanı sıra, şöyle bir şey geliyor nicedir tanım olarak: aşık olmak/olmamak elinizde olan bir şey değil. Aşk vahşi bir şey, nefret ede ede bile aşık olunabilir (sözümüz meclisten dışarı, sevdiğimiz insan Joachim Trier’in “Dünyanın en kötü insanı” filmini seyredişimiz öncesi trailer’ını izlerken orada da sanki bu minvalde bir anlam veriliyordu ama sonrasında filmde öyle bir şey bulamadık, olsun, yine de güzeldi). İstediğiniz kadar “X bana çok iyi davranıyor, onu çok seviyorum, Y ile gidersem hayatım allak bullak olacak” deyin, Y ile gidiyorsanız, tebrikler, aşıksınız (hani iyi bir şeydi aşk, hani marifetti, aşık olmaya ramak filandı? Hıı? Efendim?). Trailer demişken: Dan dan damgasını vuran Long Day’s Journey Into Night’ın iki trailer’ı var: biri normal, tadında, diğeri “ABD versiyonu” – kör göze parmak, çok eğlendik! Yalnız şöyle de bir şey var:

Dünyalar / Yıldızlar / Galaksiler Güzeli Jyn Erso (Rogue One That Couldn’t Get Away…)

Nasıl ki şu yukarıdaki janti sahne filmde yoktu, Long Day’s Journey Into Night‘ın trailer’ındaki Stalker göndermesi de, teyzenin Vega – “İz bırakanlar unutulmaz”ına klip çekercesine evlerini ateşe verdiği sahneler, hiçbiri hiçbiri filme yetişememişti (“couldn’t make it into the movie”nin çevirisini okudunuz, adım Emre, soyadım Sururi…), keza Wildcat’in onca sahnesi de (sen çocuğu tâ Tayvan’dan getir, 2 ay film çektir, oynat, sonra hepi topu 3 dakika göster). Ayrıca (ayrıca) o blog girişimde bahsettiğim Murakami göndermesinden zaten bundan 20 yıl (YİRMİ YIL!) öncesinde bahsetmişim (geçen gün hakikaten tesadüfen buldum: Güneşin altında hiç mi yeni bir şey yok?).

Neyse, ne diyorduk? Tayfun, fırtına, Bora… Bugün Bora’yı sevgiyle andım: Mustafa bir gün Bora’nın ucundan tanıdığı bir editörden (editör diyelim şimdilik daha fazla açık etmeyelim) yakınmış da, Bera “ah, görünce çakarım bir tane!” diye efsanevi bir cevap vermiş — Musti yıllar boyu gülerek anlattı bu anekdotu. Ah Bera ya! 8) Tayfun. Hanımları bu sabah Caponya’ya uğurladım (Çin yeşil pasaportu kabul ediyor ama bir seferde en fazla 30 gün kalındığından, arada çıkıp resetlemek gerekiyormuş — benim de burada yaz okulu etkinliğim olduğu için ben eşlik edemedim onlara). Fırtına ve ben güzel bir haftasonu geçirmeyi planlıyorum — days of being wild misali, içecekler (sans puro), kodink, filmler, müzikler, werk werk werk… nasip kısmet. [DM’dan ‘Never Let Me Down Again’ başladı: I’m taking a ride, with my best friend… bu kadeh senin şerefine Bera!]. Fırtına deyince aklıma şu süper Sandman arc’ı olan “A Game of You”nun kapanışı geliyor (oynatalım Uğurcuğum…):

Sandman #36 – p44
Sandman #37 – p14

Bir şey olacağından değil, merak etmeyin. Bu bireyiniz Delft’te ne rüzgârlar gördü, İspanya’da bildiğiniz üzere los bomberos(lar) tarafından sırtlarda taşınarak kurtarıldı selde, biraz tayfun ne yapacak!

Pencereleri kilitledim. Bugün hava günlük güneşlikti, markete gidip abur cubur ve içecek aldım – bir de buranın böreğinden! Bahsetmiş miydim, bizim börekleri epey andıran börek yapan bir yer keşfetmiştik, yalnız iç olarak olmayan beyaz peynir yerine taze soğan ve başka bir takım yeşillikler kullanıyorlar ama hakikaten gayet başarılı (koyun, keçi, Abdurrahman Çelebi), şöyle bir şey:

“Çin Böreği” — ilginç bir şekilde, Türkiye’de “Çin böreği” olarak yediğimiz soya, havuç vegetal yufka sarmasını burada pek bulamıyorsunuz (keza “Çin tuzu”nu da ama o zaten Capon oricinli, yani anlaşılır).

Yetsin şimdilik bu, bir giriş olsun, başka olursa yeni yazarım. kib bye!

“Bak işte yaklaşıyor fırtına…” için bir yorum

  1. Börek arkadaş keteye benziyor sanki, tam anlayamadım ama. Hatta, Ege’de bunun gibi bol otlu “bişey” kesin vardır, değişik bir adı da vardır. Otlu hede…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir