Hong Kong, 80ler…

Döneli (kaç?) 3 hafta olmuş. Şimdi sabah, lab’ımda çalıştım, bir şeyler hallettim, arada spotify’ı açtım, Leslie Cheung’ün “yeni” albümü çıkmış, onu haber verdi sağolsun, açtım ben de, 70 şarkılar bir toplama, çalmaya başladım, 80’lerin Hong Kong’una gittim, oradayım şimdi.

Bir resim daha gelsin, siz büyük ihtimalle biliyorsunuzdur, biz bilmiyoruz henüz:

Evet, Blossoms Shanghai olayı. Bildiyseniz ne mutlu size. Biz oralarda eldeki kısıtlı imkânlarla seyretmeye çabalayıp, yol yakınken dönmüştük “Türkiye’ye dönünce Mubi’den izleriz” diye. Ekiler seyrediyor, Nihal seyrediyor, Kar Wai Wong, daha n’ossun, olamadı işte maalesef. Burada da başladık, giremedik bir türlü içine. Denemelerimiz devam ediyor, nk.

Bazen, ama gerçekten çok çok nadiren, kendimi Life on Mars’ın son bölümünde, Sam’in amirleriyle toplantıdayken hissettiklerini hisseder gibi buluyorum. “Neredeyim?” Okul boş, okul süper (dersler 21’inde başlıyor), bilgisayarları 1 yıllık uykularından uyandırıp ayağa kaldırdım, sistem iyi, çalışmalar iyi gidiyor, ayağımın tozuyla ve Akın’ın sayesinde bir de proje başvurusu yetiştirip dün gönderdik — daha n’ossun?..

1 yıl çok uzun bir süre değil ama yine de bıçak gibi araya girdiğinden, sanki yurda dönünce her şeyin bir dolu değişmiş olacağını düşünüyordum, hemen her şey aynı ama geçmişe dair bir sıkışma olmuş. En net örneğini geçen gün çok çok çok sevgili Umut & Bade ile Tunalı’da buluşup da, evlere dağılırken yaşadım: Mısır’ın önünden geçerken “aaa, Mısır kapanmış!” deyince Umut orasının kapanalı yıllar olduğunu söyledi ama bende illaki olması gereken o bilgi işte uçup gitmiş, şu olmadığım bir yıla taşınmış. Okulda da Eda’yı arıyorum: ben kampüse döndüm ya, o da olacakmış gibi geliyor, kampüsü onunla saklayıp kaldırmışım o “bir yıl öncesi”ne.

Bir süredir Charles Yu’nun “Interior Chinatown”unu okumaktayım. Pek okuyacağım yoktu ya, ama bir önceki kipatı “How to Live Safely in a Science Fictional Universe”ünü okuyup da bayılınca — nasıl bayılmayayım, şu kısma bir bakın:

I’ve never been married. I never got married. The woman I didn’t marry is named Marie. Technically, she doesn’t exist. Just like Ed.

Except that she does. A little paradox, you might think, but really, The Woman I Never Married is a perfectly valid ontological entity. Or class of entities. I suppose technically you could make the argument that every woman is The Woman I Never Married. So why not call her Marie, that was my thinking.

This is how we never met:

One fine spring day, Marie went to the park in the center of town, near the middle school and the old bakery that is now a furniture warehouse. I’m assuming. She must have, right? Someone like her must have done something like this at some point in time. Marie packed her lunch and a paperback and walked the half mile to the park from the house where she lived or never lived. She sat on a worn wooden bench, and read her book, and nibbled on her sandwich. The air was warm syrup, was literally thick with pollen and dandelion clocks and photons moving at the speed of light. An hour passed, then two. I never arrived at the park, wearing the only suit I never had, the one with a hole in the side pocket that no one ever saw. I never noticed her that first time, never saw her looking at the tops of the eucalyptus trees, running her thumb over the worn page corners of the book open, faceup, on her lap. I never did catch her eye while tripping over my own foot, never made her laugh that first time. I never asked what her name was. She never told me that it was Marie. A week later, I did not call her. A year later, we did not get married in a little white church on a hill overlooking the park where, on that first afternoon, we shared a bench, asked polite questions, tried hard not to stare at each other while we imagined the perfect life we were never going to have together, a life we never even lost, a life that would have started, right at that moment, and never did.

“How to Live Safely in a Science Fictional Universe”den detay, Charles Yu

Bunu GZ ile paylaşmıştım okurken, o da çok beğenmişti, canım arkadaşım benim. Bu aralar ve bir süredir hayatla ilgili çok ciddi sıkıntıları var. Yardım da edemiyorum iyi olsun diye dualar etmekten başka. Ne olur tez zamanda düzlüğe çıksın.

Interior Chinatown malesef beklentiyi karşılayamadı ama. Fazla danone, dol dol, batıdaki Çinlileri batılıların gözünden anlatıyor ne kadar karşı olsa da, farkında olmadan belki de. Çektikleri sıkıntıları, düşünce tarzlarını bizim anlayacağımız biçimde gösteriyor. N. Hanım’a dediğim gibi, kitap Çinli bir arkadaşın bir Çin yemeğini bizim damak zevkimize göre yapması gibi; Çin’de varlığı bile bilinmeyip batıdaki bütün Çin lokantalarında verilen fal kurabiyeleri gibi; Rage Against The Machine’in istilacıya tepkisini istilacının diliyle, kalıplarıyla göstermesi gibi… Charles Yu ikinci nesil bir Çinli (bu arada, sanırım Amerika’daki Çinlilerin %99’u Tayvan menşeili) — bu arkadaşlara ABC (American Born Chinese) deniyormuş (derogatory değil, onlar kendilerine böyle diyor) ama işte onun da kitapta ortaya koymaya çalıştığı üzere, Çinli değil artık, Amerikan – farkında olmayabilir. Bir beyaz da yazabilirdi aynı kipatı biraz araştırarak, öyle bir şey işte, kötü değil ama iyi hiç değil kitap, kitapta aktarılmaya çalışılanlar açısından. Neyse.

80’ler Hong Kong diyorduk, değil mi… Bruce Lee, Jackie Chan, Jet Li… Bruce Lee de, Jackie Chan de vaktiyle Hollywood’da şanslarını deneyip, olmayınca geri gelmişler, sonra yine parlayıp, yine şanslarını denemişler, o zaman olmuş (yanlış anlamadıysam — YouTube’e de alışmaya çalışıyorum).

Days of Being Wild bittikten hemen sonra, filmden tamamıyla bağımsız bir Tony Leung sekansı başlar. İşte film aslında üçleme olarak düşünülüyormuş, sonrasında Tony Leung’ün hevesi kaçmış (filmin yıldızı ve o zamandan bu zamana partneri olan Carina Lau’nun çekimler sırasında mafya tarafından kaçırılması ve tatsız olaylar falan filan). Ama zaten film Leslie Cheung’ün. Ne demiş Cohen?

Yes, and Jane came by with a lock of your hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear
Did you ever go clear?

“Famous Blue Raincoat”tan detay, Sincerely L. Cohen

Leslie Cheung hep uzun bir yola çıkar. Asi çocuk, iyi çocuk, harcanmış çocuk. Hong Kong öyle bir yermiş bence. Hong Kong’a bir daha giderim bence.

Burada herkes ne kadar gençleştiğimi söylüyor, “yemeklerdendir” diyorum, ne güzel yedik sahiden de! Cilt parlak, saçlar bakımlı, yedikçe kilo vermişiz, maşallah. Yıllardır kafamda (literally) büyümekte olan bir tümsek vardı, Çin’de iyice arttırdı büyüme hızını: kafamın arkasında olduğundan yatarken kendini ön plana atma raddesine gelince, dün bizim Gün Hastanesi’nde baktırmaya gittim. Sağolsun sevgili doktor “bir şey değil, sorunsuzca alırız.” dedi, “ne zaman olur?” diye sordum, “şimdi ameliyathanede küçük bir operasyonum var, ardından sizi alırız” diye cevap verdi. Sonuç: lokal anestezi, yarım saatlik operasyon, dikişler ve ta-taa! Ben yağ bezesi olduğunu düşünüyordum, kıl kistiymiş (tıbbi: pilonidal kist; halk: kıl dönmesi). Milletin poposunda biten araz, benim başımın altından çıktı! E sağlıklı Çin yemekleriyle saçlar dışarıda coşarken, deri altındaki saçın da uzama hızını arttırması şaşırtıcı değil. Dikişler iki haftaya alınacakmış, patoloji sonucunu da o zaman öğreneceğim ama işte %99 kıl kisti. Uğurlar ola! Tıbbi terim olarak “doğurtmak” eylemini kullandı sevgili doktorum: “küçük bir insıjınla doğurturuz” gibi (‘incision’ı ben ekledim daha ciddi görünsün diye). Ege Kayacan’ı hatırladım bir de akşamına.

Leslie Cheung 热辣辣’yı söylüyor şimdi (‘ekşi-tatlı’ demek imiş anlamı), Star Wars remastered’da, Tattoine’deki barda söylenen şarkıyı andırıyor şimdi (ve tabii bir de Moulin Rouge’un ‘Lady Marmalade‘ini! 8)

Geldik, güzel. Değişik. Bir otel de sizin adınız.

Bonus: Muhteşem bir Soup Natsy çalışması

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir