Çehov ve Bir Genel Olarak Tiyatoro Sorunsalım

Ne zamandır istiyordum, nihayet, evvelsi gün hayatımın -hatırladığım kadarı ile- ilk Çehov‘una başladım, akabinde dün de bitti (tiyatro oyunları da pek bir kısa oluyor). Geçenlerde saygı duyduğum insan Dan Tobin, Karamazof Kardeşler‘e başlamış ve pek sıkılmalarda olduğunu itiraf etmişti. Genelde Dan Tobin ile okuma zevklerimiz birbirine çok yakın olsalar da, arada demek böyle istisnalar da çıkıyor.

Sonradan aslında ilk elden niyetlendiğim Çehov’un Vişne Bahçesi olduğunu hatırlasam da “artık Çehov okuyayım” vaktim geldiğimde bu küçük gerçek aklımda yoktu. O nedenle ben de, fazla da şüphelenmeden Vanya Dayı‘ya daldım. Şimdi çok yüksek, hatta çok çok yüksek bir ihtimalle birazdan bu eser hakkında yazacaklarımı biliyorsunuzdur ama yine de ben öğrendiğimde çok şaşırdım:

1. Vanya Dayı eseri komedi değil dram.
2. Vanya Dayı öyle çok yaşlı, görmüş geçirmiş bir amca değil, bilakis ahh ahh!

Oyun 4 perde, hiç beğenmedim, çok sıkıcı ve dahası yavandı (evet, özür dilerim, kişisel görüş tabii ki, siz ne sanmıştınız?..).

Efendim, bu günceyi beni tanımadan takip edenleriz olabilir, olmaktadır da nitekim, onlara birazdan kendim hakkında bugüne dek su yüzeyine öyle pek de çıkarılmamış korkunç bir gerçeği sunacağım, geliyor, hazır olunuz:

Emre Sururi tam bir tiyatro düşmanıdır!

Üzgünüm, ama durum böyle. Nedenini kesin olarak bilemesem de, sağlam bir tahminim var (educated guess – breh breh!). Şöyle buyurunuz, şu zaman makinesine bir girelim hele, gırç, gırç… tataaa! Sene 1994. Murathan Mungan‘ın Mahmud ile Yezida, Taziye ve Geyikler Lanetler oyunlarından mürekkep Mezopotamya Üçlemesi işte tam da o yıl, ben lise sondayken ilk defa olarak bir arada sahnelenmişti, hem de aynı kadro üç oyunu da oynamıştı. Kadrodan şimdi bir Erdal Tosun’u hatırlıyorum, bir de Musa Uzunlar’ı. Yapım tek kelimeyle müthişti. 3 oyun arka arkaya oynanıyordu, oyunlar arası 30 dakika kadar bir ara veriliyordu ve toplamda 6 saat civarında tutuyordu. Benim bildiğim o kadroyla hem de Şeker Bayramı’ydı yanlış hatırlamıyorsam 3 kere ardışık olarak oynadı, ben ilk günküne gitmiştim, sonra 3. gün de tekrar gittim.

Mezopotamya Üçlemesi’nden sonra seyrettiğim bütün oyunlar ilkokul piyesi gibi gelmeye başladı. Gene lise sondayken -daha önceden bu güncenin sayfalarında Mustafa ile anmışlığımız vardır- Robert Kolej’de sergilenen amatör oyunlara giderdik. Sonrasında devlet tiyatroları olsun, özel tiyatrolar olsun, bu arkadaşa (tiyatroya) pek çok kereler şans verdim ama ben ona şans vermeye devam ettikçe, o beni daha da hayal kırıklığına uğratır oldu. Perihan Mağden’in 9 Kasım 2002 tarihli, o meşhur tiyatro yazısı (alternatif link: index.php?msg=1892) hislerime tercüman oldu, o yazıdan aldığım cesaretle, fütürsuzca sağda solda tiyatrodan hiç mi hiç haz etmediğimi başım dik göğsüm çıkık dillendirmeye başladım (bu arada, baleden de oldum olası uzaklara kaçarım ama ne yazık ki pek sevgili PM daha bu konuda yazmadığı için, yazdıysa da ben kaçırdığım için şimdilik kısık sesimle kaçamak karalamalarda bulunmak durumundayım ;). Yahu, en sevdiğim adamlardan biri olan Löker‘in bitirme tezi olarak sahneye koyduğu Ionesco‘nun Kral Ölüyor‘una gitmiştik de, onda bile süperdüper bir vefasızlık/kendinibilmezlik/değerbilmezlik/hayhuyşorolopluk edip, suratımı ekşi bir şey yemişçesine büzmüştüm – utanmadan hala daha söylerim, hatta bak hala söylüyorum.. pofff!

Yani, sevgili eyy okuyucu, senin anlayacağın, bu satırların pek bir naçiz yazarı -ki bu kadar kirli şey gösterdikten sonra ayrıyeten belirtmeme sanırım gerek yoktu- bir tiyatro düşmanıdır ama içinde bir yerlerde, şimdiye kadar aslında tiyatro eserlerini beğenmeyişinin sebebi olarak çok erken bir zamanda çok iyi bir yapım izleyip, kıstas seviyesini buna göre ayarlamış olmasına bağlıyordu. Zaten bu yaz okuduğu iki Shakespeare oyununu (A Midsummer Night’s Dream ile Twelfth Night) da -hele de AMsND’i- çok beğenmiş olmasını buna bağlıyordu. Lakin, Çehov’un Vanya Dayı’sı ile Hanya’yı Konya’yı anladı (ah ah ah yok mu bu benim kelime oyunlarım!) Bir tokat gibi yedi yüzüne Çehov’un şamarını, baygınlıklardan baygınlık beğendi.

Lisanstayken bir ara eksiğim olarak gördüğüm edebiyatın Rus yakasına gireyim demiş ve Dostoyevski ile başlamıştım: ondan da ilk olarak -şansa bakın- Karamazof Kardeşleri. KK beni yerden yere çalmıştı. Sartre’dan yeni boşanmış biri olarak, bu saralı amcayla ufuklardan ufuk beğenmiştim demek ki böyle de olabiliyormuş! sayıklamaları arasında. Ondan hemen sonra Suç ve Ceza‘yı okudum ve baygınlık geçirdim. Ama sonrasında gelen Gonçarov‘un Oblomov‘u, bak o iyiydi işte, ve evet, dedikleri doğruydu, Oğuz Atay Amca, burnu kancaydı. Türkçe okutmanımız ve disconnectus erectus familyamızdan arkadaşımız çok sevgili Ömer Tacir’in kulakları çınlasın (sahi, kim bilir ne yapıyordur şimdi. Bir gün adını aratıp da google’da bulursa burayı ve dahi okumalardaysa şimdi bu satırları, selam olsun hocam! En son evlendiğinizi duydum yıllar evvel, o zaman tebrik edememiştim, bu zaman tebrik ediyorum!..), Ruskilerden Gogol‘un Ölü Canlar‘ını hararetle tavsiye etmişti. Şimdi bu noktada biraz duralım: elimizde bir KK’i çok çok beğenmiş, Oblomov’u fena bulmamış ve o sıralar henüz okumamış olduğu Yeraltından Notlarla dipleri keşfe çıkmamış, özetle Rus edebiyatından pek de umduğunu bulamamış bir yavrucağa YAZARININ TAMAMLAYAMADIĞI bir kitabı tavsiye etmek nasıl bir şeydir? Ve evet, sakın Ölü Canlar’ı okumayın, sonunda yarım kalıyor ama aslında bu iyi bir şey, birkaç yüz sayfa daha okumaktan kurtarıyor sizleri (hiç başlamamak her zaman için en iyi çözüm).

5-6 Rus romanı okuduğuma göre, hemen ahkamımızı keselim: Rus romanlarında, Rus romanı olduğunu bilmeden okuduğunuzda bile size kendi menşeini bağıra bağıra söyleyecek anormal bir candanlık var. Tam olarak candanlık diyemeyiz aslında, bir garip nezaket, coşkulu, aşırı duygu dışavurumları var. En karizmatik karakter mesela, bir anda, sevdiği/korktuğu/nefret ettiği bir başka karakterin ayaklarına kapanıp, gözyaşları içerisinde isteğini dile getiredurur mesela hemen her kitapta. Böyle de bir şey. Çehov Dayı da fazlasıyla nasibini almış görünüyordu Vanya Dayı’yla.

Bugün yanımda okuyacak bir şey olmadığından ve de 770’ime halihazırda yüklemiş olduğumdan ötürü, Vişne Bahçesi‘ne başladım ve evet, komedi olan buymuş (Ferhan Şensoy‘un Fişne Pahçesu hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyorum bu arada). Aslında Murakami’nin WUBC’ından rasgele parçalar okumaya devam etmek de güzel olurdu ama bilmiyorum işte. Hatta Çehov okumayayım diye, fi tarihinde Salinger’dan görüp de indirdiğim “Epictetus’tan inciler” gibi bir başlığa sahip bir metne de göz gezdireyim dedim, neredeyse kusuyordum, bu sebepten ötürü, Vanya Dayı gibi bir sıkıntı (ama Kafka-sıkıntısı benzeri bir sıkıntı değil de, tavanabakanadam-sıkıntısı gibi bir sıkıntı) ertesinde cesaretimi toplayabildim. Gidişat yinegene hiç de iç açıcı değil malesef. Okumak istemiyorum okumak istemiyorum. Ben iyisi mi Woody Allen’ın Tanrı’sını edineyim bir yerlerden, onu yıllardır (ama çok yıllardır, orta 2’den filan beridir) merak eder dururum. Vardı bizim kütüphanede ama e-‘li versiyonunu bulamazsam o zaman alırım ancak.

Bu yazının özeti:
Sururi: 7 ; Çehov: -3; Tiyatoro: -4 ==> SURURI WINS! (Fatality!)

Umberto Eco, William Shakespeare

Efsane dizilerden Murphy Brown’ın bir bölümünde takım olarak yarışmaya gideceklerdir. Murphy Brown’ın takıldığı barın barmeni bir cep gurusu olarak, bir ismi söyler (şimdi hatırlayamadım, nette de bulamadım), “Nobel’le ilgili bir soru sorarlarsa cevap budur.” der. Hakikaten de yarışmada hiçbir soruyu bilemezler (rakipleri hep onlardan önce cevap verir) ama sunucu “Nobel..” diye başlayınca hemen atlarlar ve hanelerine skoru eklerler.

Bu nereden aklıma geldi? Başlıktan. Ola ki bir yerde Eco ve Shakespeare adlarını yan yana görürseniz, bilin ki, o yazı Gülün Adı ve Romeo ile Juliet‘i kesiştiren gül mevzusu üzerine olacaktır. Bildiğiniz üzere Juliet (Capulet) ile Romeo (Montague) birbirlerine düşman ailelerin çocuklarıdır. Balkon sahnesinde Juliet, isimlerin değil, nesnelerin önemli olduğunu belirtir:

‘Tis but thy name that is my enemy;–
Thou art thyself, though not a Montague.
What’s Montague? It is nor hand, nor foot,
Nor arm, nor face, nor any other part
Belonging to a man. O, be some other name!
What’s in a name? that which we call a rose
By any other name would smell as sweet;
So Romeo would, were he not Romeo call’d,
Retain that dear perfection which he owes
Without that title:–Romeo, doff thy name;
And for that name, which is no part of thee,
Take all myself.

İşte bu mesele biraz daha geliştirilir, aksi yönden yaklaşılır Eco’da, Gülün Adı

Stat rosa pristina nomine, nomine duda tenemus.
(Adıyla bir zamanlar gül olan, salt adlar kalır elimizde)


cümlesiyle noktalanır. (Yeri gelmişken, vaktiyle Defter dergisi’nden bu konu üzerine çıkmış çok güzel bir yazı olan Doğan Özkan’ın “Değerlendirmeler Üzerine Bir Deneme” makalesini Epigraf’a alıntılamıştım – nasıl ‘*-*-*!’ bir kültürsüzlükte yaşıyoruz ki, birkaç ay önce Radikal’in pazar ekinde çıkan bir yazıda (Caner Fidaner, Rengârenk Adlar, 24/12/2006) ilgili yazıya doğal olarak yayınlandığı dergi üzerinden değil de, Epigraf üzerinden referans verilmiş! Sadece bu da değil, bizatihi olarak faydalanılan kitaplara da kitap tanıtım sayfalarından referans gösterilmiş! Off offf!)

Bu noktada, bir ekleme de ben yapmak isterim, Sampu’nun bir haikusu:

Vardır her otun çiçeği,
Bilmesek de
İsimlerini

Otu çiçekle, çiçeği de kokuyla değiştirebiliriz netekim.

Gelelim bütün bunları niye yazıyor olduğuma: Dün, taa lise günlerimden bir arkadaştan email aldım. Vaktiyle yazdığım bazı yazılarda ismini fütursuzca soyadıyla birlikte kullanmışım ve Google’da arama yapıldığında doğal olarak benim “edebi sayıklamalarımın” arasında adının çıkması nahoş bir durum oluşturuyordu. Yukarıda anlatmaya çalıştığım hikayenin bir de bu yüzü var: 10 yıl önceki ben, 10 yıl önceki o, sadece adlar kalıyor elimizde, hatırlatılmasak onlar bile kalmayacak. 10 küsür yıl önce o kadar tutkuyla yazılmış satırlar, öylece kalıveriyor. Internetin hafızasının bize oynadığı çok fena bir oyun.

God Willing

God Willing

[Bu arada]

  • Dido yeni albümünü marttan sonbahara çekmiş.
  • Nina, nina, nina..
  • Imogen Heap‘in Live Sessions gibi bir isimli konser albümü çıkmış (taa olmuş epey hem de).
  • Jem gibi cici bir kız nasıl olur da 24 gibi bir şarkı yapabilir? (24 güzel by the way – zaten benim anlamadığım da o!)
  • Yazoo – Only You.
  • Rober Hatemo – Senden çok var. Hakikaten.
  • Edukators‘ü bitirdik geçen gün bir yıldan sonra, güzeldi. Ama sonu yakışmamış pek. Çok prototip çekmişler. Şimdi sırada bitirilmek üzere yine yarım yarım yan bakan Voksne Mennesker (Tutunamayanlar) var. (Siyah At?) [Sonradan Not – gittim kontrol ettim, Voksne Meksner yazmışım, onu düzelttim, ama Siyah At olayını doğru hatırlamıştım, aferin bana!]
  • Orhan Pamuk‘tan özür dileyerek bir süredir okumakta olduğum Benim Adım Kırmızı‘yı, 470 sayfanın 214’ünde, hem de tam Benim Adım Kırmızı yeri geldiğinde bırakıyorum, bıraktım. Dayanamadım. En son Yeni Hayat‘ta böyle olmuştum ama sanırım onda 30. sayfada filan tak demiştim. İstikamet Kara Kitap görünüyor. Bu arada, kendimi cezalandırmak için böyle yarım bırakmayı adet haline getirdiğimden, gene vaktiyle yarım bırakmış olduğum Ian M. Banks‘in Excessionına tekrar başlama kararı aldım, başladım, hem de en baştan. Onu da yarılamıştım ama Mind’ların kendi aralarındaki muhabbetleri beni benden almıştı. Şimdi daha dikkatli okuyarak ilerliyorum.
  • Yıllar yıllar yıllar sonra, klasik standart lak lak Winamp 2.91’le vedalaşıp Winamp 5.33’e geçtim sırf şu Most Played, Media Library vesairesine kandım.. Bir de program: ASMT, yani Automatic Shell MP3 Tagger (Artık Bilgisayar/Net kategorisini de yakabilirim 8).
  • Geç oldu, yatıyorum, iyi geceler Nina, iyi geceler Gwyneth, iyi geceler Cate, iyi geceler Miranda.. (Unuttuklarım varsa alınmasınlar pls, uykulu halime versinler).

    56. Edit Notu: (Aslında bunları 55.Edit’te yazmıştım ama kaydetmemişim anlaşılan). Yazoo’nun bu Don’t Go klibini Gürer Beyciğimin ilgisine takdim etmeyi görev bilirim.

    Asıl 56. Edit Notu: (Bunu girmek için düzenlemeye başlayınca fark ettim 55.Edit notunun kaybolduğunu) Bir insan nasıl olur da 80’lerin müziğinden bu kadar zevk almaya başlayabilir???? Sırada ne var? 80’lerin Alman gruplarını beğenmeye başlamak mı? (Kast ettiğim tabii ki saygıyla durduğumuz Kraftwerk filan değil de, Modern Talking, Opus, başka?..)

eyi, eyi emmeeee..

Bilenler bilir, şimdiki “ben”in şekillenmesine vaktiyle en büyük katkısı olan eXpress dergisiyle tanışmam, kaderin garip bir cilvesi ile Hıncal Uluç’un sayesinde olmuştu. Herhalde henüz 3. sayısı çıkmıştı eXpress’in, Hıncal Uluç da köşesinde bir güzel övmüştü dergiyi, ben de merak etmiştim ve okumaya böylelikle başlamıştım. eXpress ise bir sonraki sayısının arka kapağında Hıncal Uluç’un bu yazısını alıntılayıp, altına kalınca yazmıştı: “Nerede hata yaptık?” diye. 8)

Bugün de Zeynep sağolsun, haber verdi: Vatan gazetesindeki köşesinde Haşmet Bey Epigraf’ı tavsiyelemiş. Çoktandır yenilemek geçiyordu aklımdan zaten Epigraf’ı, bu son nokta oldu.. 8)

Bu, tabii ki benim kabalığım. Sonuçta her tür insan var ve bu her türlü insanın da sevenleri. Geçen gün hastanede bir işim vardı, doktorum da o akşam nöbette olduğundan akşam gittim ben de. Ben doktoru beklerken, ilgili koğuştaki hastalar -3 genç çocuk- kendi aralarında bir muhabbete daldılar ve pek bir elit olan bendeniz, onlardan da, muhabbetlerinden de ileri derecede rahatsızlık duydum (helk). Sonrasında, eve dönüş yolunda, antik yunan feylosoflarını aratmayacak bir kendimle diyaloga giriştim. Farz edelim ki, o gençlerden biri, bende olup da onda olmayan şeyin ne olduğunu bana sordu, ne cevap verecektim? Daha derin düşünüp daha fazla şeyin sıkıntısını çekme yeteneğimi mi gösterecektim? Sahi, neydi beni onlara kıyasla pek bir über-mensch yapan nen? Cevabı bulamadım. Cevap yerine geçmeyecek üç önerge icat edebildim ama:

1. Ben onları rahatsız etmiyordum ama onlar beni rahatsız ediyorlardı.
2. Benim, kendime benzer insanlarla bir arada huzur içinde yaşayabileceğime olan inancım vardı, halbuki şüphesi bu genç bireyler, kendilerine benzer insanlarla kavga ederlerdi ve dahi etmekteydiler.
3. Bir odaya tek başımıza tıkılmamız durumunda ben şüphesiz çıldırırdım fakat onlar için böyle bir risk yoktu.

Evet, 3. önerge benden çok onların lehine işliyor aslına bakarsanız. 1. önerge de onlardan çok benim uyumsuzluğumdan kaynaklanan bir şey. Ama ah o her seferinde beni ve sefil egomu kurtaran o 2. yok mu! Fizikte ve matematikte simetri olarak gördüğümüz bu vasıf, pek de bilimsel olmayan hayatımın standartlarını ve tezahürlerini bilimsel olarak yorumlamakta sıklıkla başvurduğum bir ölçek. Zannımca, eğer bir şey iyiyse, her şekilde iyidir, zamandan, mekandan ne kadar bağımsızsa, ne kadar evrenselse, o kadar geçerlidir. Evet Sururi, du bist eine hell-of-a über-mensch meine freunde, bravo! 8P

Dan Tobin ya da Surgical Strikes

Nette Blog Salinger Ames anahtar kelimeleriyle bir aratma yapmıştım ki, başlıkta adı geçen şahsiyetin Surgical Strikes başlıklı bloguna rastgeldim. Yazılarında bariz bir Jonathan Ames havası var, ciddi komiklerden; hani şu insanın aklına ince, kemik gözlüklü ve kel (mesela… Moby!) entellektüelleri getiren tiplerden gibi geliyor..

I’ve been reading a blog that makes me uncomfortable. It reveals incredibly personal things about its writer and just tells too much. I’ve read stuff like that before and didn’t care, but I tangentially know this person, and she has no idea I’m reading it. I know her tangentially enough that it would be weird if she found out, weirder still if she found out I was referred by a third-party who knows her even more tangentially. When I saw her the other day, I felt like I was interfering with an experiment, like I was an actor in The Truman Show, interacting with Jim Carrey when the producer said not to. I mean, I say it every time someone shuts down a blog that gets “discovered”: if you don’t want people to know you slept with your boss, don’t put it on Blogspot. Still, I feel like a peeping Tom.

And now a word from our bullet points

Dan TobinOur eighth grade social studies teacher loved giving creative assignments, and I loved doing them. For a group presentation on cavemen, I played Danahue, questioning my guests, running through the audience, looking skyward and crying, “Caller, are you there?!” My most notorious moment came during an assignment on ancient Sumeria. We set up a desk at the front of the classroom, my co-anchor and I sat behind it, and I put on a deep newscaster’s voice:

“I’m Dan Tobin and I’m not wearing any pants. Tonight, our top story in Phoenicia…”

Completely ripped off from Kentucky Fried Movie, but the teacher loved it to the point that he made me repeat the first line when we finished. He laughed again, we got an A, and my friends and I celebrated.

But that’s not the kind of stuff that makes you popular with your classmates. Or gets you dates. Or wins you school elections. It is memorable, though, and it tends to follow you out of the classroom. And into gym class and around recess and after school. Maybe for years. (Perhaps even into blog comments…) And until I had a moment of clarity years later, I acted like the Fresh Prince’s mom — if they’re laughing you don’t need ‘em, ’cause they’re not good friends. Tease me all you want, that just means you don’t get the joke.

Making of a class president, Pt. 1 of 5: Class history