Booker ve Iris Murdoch

Atonement’ın filmini izledikten sonra, kitap hakkında biraz daha fikir sahibi olmak açısından şöyle bir sanal denizlere yelken açtım. Bu kitapla Ian McEwan, Booker ödülünü kıl payı kaçırmış (hemen üzülmeyin, bir önceki kitabı Amsterdam’la zaten almışmış ödülü). Booker ödülünü alanların listesine bakar iken Hande’nin gene Atonement ile ilgili yazısında bahsini geçirdiği John Banville’in The Sea kitabını da gördüm ama bu listenin bana asıl anımsattığı sevgili Iris Murdoch’ımın sevgili fkk’m sayesinde edinip okuduğum The Sea, the Sea‘si oldu. Bir ara Iris Murdoch sevdam gelmişti de, birbirini takiben pek çok kitabını okumuştum (hatta İTÜ’de “kendi imkanlarımla” okumaya başlayıp da, ODTÜ kütüphanesinde cilt cilt Murdoch’ları görünce nasıl da mutlu olmuştum).

Iris’le birlikteliğimiz onun The Sacred and Profane Love Machine‘de yaptığı “o şeye” kadar sürdü ama o anda o kitabı da, further Murdoch readinglerimi de bir kenara kaldırdım, onu da affetmedim.

Onca Murdoch kitabının ardından başlıca üç kitabı vardır benim için:
The Sea, the sea
The Black Prince
The Philosopher’s Pupil

Bu da böyle. Black Prince hele, bana resmen eziyet etmiştir. Bu bağlamda Ernesto Sabato’nun Tünel’i, Michel Butor’un Değişme’si ve Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı ile eşdeğerdir – bana beni anlatıp da çok fena yaralayan.

Neyse, ne diyordum, nereye geldim.. 8)

The Sea, the sea… Bu hayatta sadece bir tek Murdoch okuyacaksınız, o da bu olsun.. 8P

Şimdiii, aşağıya fkk ile vaktiyle yaptığımız uzuuuuun mu uzuuun bir HiTNet yazışmasını aktarıyorum. Önce ayrı bir link olarak verecektim ama sonra -nedense- vazgeçtim. Okuyan okur, okumayan okumaz, bandwidth’ler şişer.

Ladiiiiessss and Gentlemeeeeen here I present you the IM tour de force:

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:43:10 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
This is a forwarded message
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: Duzyazi Alani Sakinleri -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:38:55 AM
Subject: : Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1

===8-==============Original message text===============
pofff.. mesajı yazmıştım, 20000 sınırına takılmış… senin
alıntılardan biraz keseceğim fkk, kusura bakma…

sevgiler,
yine s.

This is a forwarded message
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:25:04 AM
Subject: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story)

===8-==============Original message text===============
Quoting DG:

EST>> ‘Mr Arkwright, do you ever see any very large eels in this vicinity?’

DG> * Heavy Spoiler * (hele Emir de okuyacaksa..)
evet emir! keep off! sanırım ben de ‘ağır’ birkaç şey söyleyeceğim..

DG> – Prehamis –

DG> Onur bak, o BBS tipi mesajlardan birini atiyorum, aman dikkat 🙂

DG> Ayrica Extreme’in? Three sides of every story diye cok sevdigim bir
DG> albumu vardir ama, pek tutulmadi zamaninda… Her neyse..
bilmem, bilemem sevdiceğim.. ama sanırım bu kısım da o’su büyük (?)
onur’a gidiyordu..

DG> – Mesaj –

DG> The Sea^2’de ki butun o dev yilan baliklari, canavarlar, yildizlar,
DG> hayaletler, bogulmadaki hint fakiri numaralari bayagi ilgincti
DG> gercekten, mail listte de epey biseyler konusulmustu bu konuda. Gene
DG> bildigim kadariyla, Peter Conradi Iris Murdoch icin ‘a magical
DG> realist’ yazmisti biryerlerde ama kuskusuz Murdoch’in iluzyonlarini
DG> Marquez’le karsilastirmak yanlis olur.. Gelgelelim, mesela Byatt
DG> The Sea^2 incelemesinde,
valla conradi midir, her kimse, ona kocaman bir yuh! diyorum… onca
kitabı arasında bir bu kitapta rastladım böyle olaylara… amcam
herhalde, bir tek bu kitabını okumuş murdoch’ın, bir de bizim “bütün
murdoch kitapları birbirine tıpatıp karakterler” muhabbetimizi… yok
canım, yok öyle bir şey (dağılın..)

DG> “And the magic? How do the deamons, sea-serpents, Tibetean magical
DG> ‘tricks’ and the careful realism of Charles’s daily tidinesses and
DG> chaos fit? Not quite”

yep. not quite ama charlie zaten kendisi bir açıklama getiriyor buna,
yersek veya yemezsek ama adam yapıyor açıklamasını (LSD olayı, i
mean). kaldı ki, başlarda, hani “a terrible thing happened” deyip,
sonra da ‘hiçbir şey olmamış gibi’ devam ediyor ya, ben orada kıl
olmuştum (gerçi olanı deniz canavarı değil de, konuyu az buçuk
bildiğimden kelli hartley’i görüşü sanmıştım, ama olsun) sonrasında
da, hani savunmaya geçiyor ya, belki kıllanmışsınızdır, hem terrible
thing happened diye yazıp, sonrasında da normal devam edişime ama
bakın, açıklayayım, şöyle şöyle bir şeyler diyor ya, o da doyurmadı
beni. bir murdoch röportajında okumuştum, hatun kişi, bütün romanı
önce kafamda baştan sona yazıp bitiririm, sonra kağıda dökerim
diyordu, bunu bilmesem, gidişatta yazdığını söylerdim bu kısmı..

DG> dedikten sonra oykunun akisindaki bu degisikliklerin kimilerine keyif
DG> verebilecegi gibi okurun inancindaki atlamalarin iritasyon
DG> yaratabilecegini de hatirlatmis.. Ama tabii bana sorarsaniz ablamiz
DG> n’eylerse guzel eyler.. Hos hakkini yememek lazim, Byatt’in
DG> incelemesiyle (Degress of Freedom, kitabi marketinizden israrla
DG> isteyiniz)
var bizde güzelim, merak etmeyiniz (kütüphanede yanlış hatırlamıyorsam
3 adet murdoch incelemesi vardı, hatta bora ile keşfettiğimizde şok
olmuştuk, sittin tane doris lessing kitabı, incelemesi ile vaktiyle
odtü’de yapılan “doris lessing sempozyumu” gibi bir olayın tutanakları
da vardı)
DG> , Melekler Zamani’ndaki Elizabeth ile The Sea^2’deki
DG> kuleye kapatilmis prenses motifinin benzerligi gibi enteresan pek cok
DG> seyi farkediyor insan..
daha önceden de yazmışımdır; melekler zamanı ile rüya sakinleri (oder
rüya gezginleri oder bruno’s dream, hangileri doğru, hatırlamıyorum)
tamamıyla içiçe geçmiş hatta yıkıcı girişim yapmış durumdalar
belleğimde… o kadar az şey hatırlıyorum ki… bir de, byatt’ı
görünce “vayz!” demiştim, “teyzem nereden nereye…”

DG> The Sea^2’nin diger IM kitaplarindan farki, bence, guzel olay kurgusu
DG> bir yana, Deniz’in diger kitaplarindan cok daha fazla on plana cikisi
DG> (yoksa icinde Deniz ve/veya Thames, taslar, ressamlar ve/veya
DG> aktorler, guzel ve etekli kizlar, Wittgenstein ve/veya Platon gecmeyen IM
DG> kitabi yoktur) ve tabii ki return of the beloved konusudur ki, ustasi
DG> Emre buralardayken benim bu konuya girmem yakisik almaz…
8) pub’ları unutmuşsunuz ki, çok ayıpladım (cık cık cık.. 8)
sonra inzivaya çekiliş, romanın önemli bir kişisinin ölümü de
sayılabilir. ve sanırım, geçmişten yahut da uzak akrabalardan hiç
beklenmedik bir yakınlık, ilişkiye geçme de. sonra, ekseriye porselen,
biblolar (bir yere kadar black prince’te hatırlıyorum, phil’s pupi’de
de vardı, nun’s and soldiers’da sanki, italyan kızı’nda bilmiyorum).
ayrıca önem verilen kişiliği olan bir ev de her romanında mevcut.
aklıma gelmişken yazayım: sanırım italyan kızı ile phil’s pupil aynı
evde geçiyor (yani evler birbirine öte benziyor) hatta karakterler de
aynı kibin. (anne, hizmetçi, iki erkek kardeş, büyük kardeşin metres
olayı, vs..)

the sea^2’de beni şok eden, hatun kişinin nasıl bu kadar maskulin
yazdığı oldu… kadınları öyle bir anlatıyor ki… yani…

DG> Tas dedim de, dun aksam uyuya kalmadan once Nuns & Soldiers’da Anne’in
DG> ruyasinda(?) Christ’le karsilastigi bolumu okudum ve o kadar guzeldi
DG> ki, tanrim, sabah kalkinca acaba bir ruya miydi diye dusundum 🙂 (ilk
DG> bos vaktimde alana aticam, soz. Hem de sokak guvercini sozu.)
offf ya! hakikaten müthişti… ben de vaktiyle “ilk fırsatta
alıntılanacaklar” listesine koymuştum, kısmet sizeymiş…

… hIcbIR seYIM YOk akIp gIDEN sOKAkTaN bASka… c.sUreyA

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:43:54 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 1.5
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
pofff… böldüğüm halde ilk bölüm yine takılmış… onu da bölüyorum,
bu 1.5’uncu parça.. (o gönderdiğim de takılınca şimdi anladım, fwd
edince, eski mesajı da kapsıyor, böylece mesajın boyutu iki katına
çıkıyor… neyse, geç olsun, güç olmasın..)

————————————
DG> Murdoch’in kitaplarini niye bu kadar sevdigim konusuna gelirsem, bence
DG> yazdiklarini, soylemek istedikleri (ne kadar sevimsiz bir laf) ve de
DG> soyleme uslubu seklinde ikiye ayirmakta fayda var.. Sanat, neticede,
DG> gercegi dile getirmenin bir yolu olmasi ve aslinda, filozof yengemizin
DG> Wittgenstein’in ongordugu bicimde dogrudan dile getiremedigi pek cok
DG> dusuncesini aciklayabildigi bir arac olarak dusunuldugunde, ilk
DG> bakista kadinin kitaplarindan zevk almak icin derin bir felsefe genel
DG> kulturu gerektigi dusunulebilir, ki bu kismen dogru bir tanimlama da
DG> olur.. Hatta itiraf etmek gerekirse, adini habire unuttugum
DG> kitabi Metaphysics as a guide to morals’den su Derrida ve
DG> yapisalciligi cevirmeye baslamamin sebebi, Banks’in excession’da gecen su
DG> cumlenin bana Murdoch’i felaket bicimde hatirlatmasi oldu; sadece
DG> weapon yerine, mesela, love yazin yeter, IM’nin herhangi bir kitabinda
DG> heran karsiniza cikabilir:

DG> “The weapon, like anything else, could only finally be judged by the
DG> effect it had on others, by the consequences it produced in some
DG> outside context, by its place in the rest of the universe.”
bu paragrafı “ayıklayıp” “mostly harmless spoiler” ibaresi ile emir’in
görüşüne açalım, şevke gelsin derim (ben). ayrıca murdoch’ı sevmenizin
bir sebebi daha var ki, çok şükür, beni bunu öğrenmeye hakkı olan
insanlar arasında sayıp, bahşetmiştiniz naçizane kulunuza… (the
net’ti, değil mi?)

DG> Nitekim Witty ve Derrida, kelimelerin[1] nesnelere onceden baglanmis
vaktiyle butor’un ‘masa’ üzerine yazdıklarını yollamıştım sanırım…
yoksa cem akaş’ın mıydı o tartışma… yoksa hayalet gemi’den miydi?
pofff…
DG> isimler olmadigini ve kelimelerin anlamlarini kendi aralarindaki
DG> iliskiler vasitasiyla (Witty ek olarak yasamdaki kullanim biciminden de
DG> bahsetmisti ya) kazandigini soylemislerdi.. Neyse, asagiya daha once
DG> alana attigimi sanmadigim, Murdoch’un bu felsefi yonuyle ilgilenen cok
DG> guzel bir mesaj ekliyorum..

murdoch, bir ara sartre’ın sevgilisi olmuş… ondan etkilenmiş gibi
geliyor bana ama sadece romancılık konusunda… yani sartre’ın
romanında ne kadar felsefe varsa, murdoch’ta da o kadar edebiyat,
sartre’da ne kadar edebiyat varsa, murdoch’ın romanında da o kadar
felsefe gibi geliyor bana (aha, böyle de ahkamımı keserim)…

bir de kelimeler üzerine, beni bp’de (superV) kopartan yer:

(Francis Marloe’nun kitabın sonundaki analizi)

(…)Bradley tells us in so many words that his parents kept a PAPER
shop. (Paper: papa.) The ‘crime’ of soiling paper (defaecation) is a
natural image of the revolt against the father. (…) Why does Bradley
gloatingly idolize ‘grand’ satationers’ shops? Father never got THIS
far. This is a ‘gift’ far beyond the humble resources f the original
shop. (And of course gilt: guilt.) (…) Moreover (and what do we need
more to complete our theory?) should we wish to inquire further
concerning the identity of this monster we have only to consider the
two initial letters of his name. (Black Prince. Bradley Pearson.)(…)

A subscription list form y forthcoming work, “Bradley Pearson, the
Paranoiac from the Paper Shop” is now open c/o the publisher.

off ya! murdoch sanırım bu bölümü yazarken kahkahalarını tutamıyordu.

murdoch dedim de, aklıma geldi, bir gazete haberi:
7 Mart 2001, Hürriyet

Alzheimer Tembel Hastalığı

Yaşlı insanlar üzerinde araştırma yapan ABD’li bilim adamları, gençlik
ve ergenlik yıllarında entelektüel ve hareketli yaşam sergilenlerin,
Alzheimer hastalığından daha fazla korunduğunu açıkladılar.

(habere resim olarak ronald reagan’ı koyarsan, olur tabii ama yuh
yani… entelektüel yaşamda zaten batıyor, buna bir de, murdoch’ın
kocası ile evlenme kararını onunla dans ettiğinde vermiş olduğu
bilgisini ekliyorum…)

DG> Bununla beraber kadininin romanciligi (yukarida uslubu dedigim sey)
DG> basli basina bir olay.. Gene The Sea^2’den simdi hatirlayamadigim
DG> birisi buyuk ihtimalle okurken farketmedigim bir ornek vermisti: bir
DG> gun Charles kuleye masa tasirken masayi dusurur ve romanin ilerki
DG> bolumlerinden birinde Lizzie’nin ona ilk sordugu sey, kayalarin
DG> arasindaki masayi gorup gormedigi olur..

arşivciniz burada da hizmetinizde!..

I did not look at the crabs after all. I became obsessed with the
idea of carrying a cahir and table out to the tower, and I set off
across the rocks with the little folding table which I had moved from
the middle room to the drawing room. This object soon began to seem
absurdly heavy, and I found to my annoyance that the smooth steep
faces of the rocks were to difficult to climb while I was holding the
table in one hand. Eventually I let the thing fall into a cravasse. I
must try to pioneer some easier way to get to the tower.

———————————————–

Lizzie dropped her eyes, reached out one hand to the wall,
balanced to shake her broken sandal off, and put her bare foot down
into the grass. She said, ‘Did you know that there was a table there
among the rocks?’
‘Yes, I put it there.’
‘I thought the sea might have brought it in.’
(p97)

black prince’te de, hani kızla bir operaya (rosenkavalier) giderler,
yaşlı kadın genç bir adamı seviyordur, dayanamaz, operadan kaçar
bradley… sonra ölmeden önce operanın sonunda ne olduğunu sorar P.
Loxias’a..

DG> Bunun gibi detaylari o kadar
DG> guzel kotariyor ki kadin, (yet, Proust kadar iyi degil. Yeri gelmisken
DG> bir daha: Proust gelmis gecmis en iyi yazardir. Herif icin roman degil gunluk
DG> yazaridir dediklerini dusunuyorum da…) okurun bu detaylarla
DG> beslenen bir dunya yaratmasi gercekten cok kolay ve zevkli oluyor,
DG> zaten iyi bir yazardan baska ne yapmasi istenebilir ki..
DG> Nitekim Byatt da sunlari yazmis:

DG> “I think what I ultimately most admired was Miss Murdoch’s
DG> extraordinary success, in this book, with one of her expressed
DG> ambitions -to suggest, as Shakespeare and Dickens do – a world of
DG> people related to ‘in’ this fictive world- who are only sketched, or
DG> mentioned, or hinted at. A success with things unsaid, and people
DG> undescribed. Clement takes almost no-page but is a huge presence.”
kesinlikle… mesela nunnies’de kont. off offfff…

DG> vs. vs… Bir de foklar olacakti ama, neyse artik.
şimdilik sadece bahsediliyor…

===8-===========End of original message text===========

—
Best regards,
Emre mailto:etasci@hitnet.bbs.tr

… vE beN bUyudum bIr gEcE… eDa’bI#2

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=
From: Emre Sururi Tasci -etasci@hitnet.bbs.tr>
To: DG -duzyazi@hitnet.bbs.tr>
Date: Tuesday, March 20, 2001, 1:34:20 AM
Subject: Fwd: Re: [DUZYAZI] The Sea, The Sea, The Sea (Three sides of every story) 2
Files: -none>
–====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-====—-===–
kesmeye kıyamadım, ikiye böldüm ben de…
————————————————
DG> – Postscript –

DG> —-

DG> From: “John Najjar”
DG> Date: Wed Sep 13, 2000 2:34pm
DG> Subject: Prehistory History Postscript:Life Goes On.

DG> Hi,
DG> I do not know if email is a good medium in which to discuss the
DG> complex themes of Iris Murdoch’s novels, as it is very difficult to
DG> deal with her complex ideas and themes in a few words. I have tried to
DG> be as concise as I could possibly be, without falsifying her ideas by
DG> being too general.
DG> Anyhow, in , The Sea, The Sea, I think that Iris, by using these
DG> three sections to structure this novel,( “Prehistory”, “History”,
DG> “Postscript:Life goes on”) is attempting to highlight a major theme in
DG> not only this novel, but all her novels. Iris Murdoch taught in the
DG> philosophy department of Oxford University for many years, but, as she
DG> made clear in her early essays, Murdoch became increasingly
DG> disillusioned with modern Western philosophy.
thesea^2’nin intro’sunu okumuş muydun, o da çok güzel.. hatta onu
okurken, öyle bir gaza geldim ki, fukuyama’yı da, derrida’yı da
unutup, bir kere de ben çıkardım tarihin öldüğünü… genelde pek sesli
yorumda bulunmam tek başımayken, ama sesli sesli belirttim “tarih
artık yok.” diye..
DG> In all her
DG> novels,however, Murdoch’s major concern is a philosophical one. Her
DG> novels explore and bracket this question: “What is truth?”; or to put
DG> it another way – – “how do we know that what we believe to be true and
DG> good, really is good and true”. When we make a judgment about another,
DG> how can we know that our perceptions are just and true?
????? aynı murdoch’tan mı bahsediyoruz??? gerçi şimdi aklıma geldi,
phil’s puppy’den bir kuple: (phil. ile genç bir hanım konuşmaktalar,
phil, kızın arkadaşlarından birini kötülüyor, genç hanım da, aksini
iddia ediyor..)

‘There’s no mask, she’s a very truthful person, she’s one of the
best people I’ve ever met!’
‘I think you don’t know how coarse she is and the things she can
say – you are a child and you have met very few people and you think
too well of everyone – people who seen nice can be thoroughly wicked.’
‘What’s wicked is that article you’re so obsessed with, you got
all that stuff out of the article, it’s all just spiteful lies, you
haven’t any proof. Well, have you?’
‘Strong probabilities amount to proof.’
‘Perhaps they do in philosophy, but I prefer to believe what I
see clearly.’
‘That’s in philosophy, too. But what you see clearly be false.’

(p453)
ama bu mevzuata ana olay demek… cık!

DG> An awareness of a number of myths or metaphors are important to fully
DG> understanding the work of Iris Murdoch (she read Classics at Oxford).
DG> These myths or metaphors are: Plato’s myth of the Cave from his
DG> Republic, the ancient Greek myth of Eros, Apollo and Marsyas. I will
yunan meselesine dair:

Of course most theatre is gross ephemeral rot; and only plays by great
poets can be READ, except as directors’ notes. I say ‘great poets’ but
I suppose I really mean Shakespeare. It is a paradox that the most
essentially frivolous and rootless of all the serious arts has
produced the greatest of all writers. That Shakespeare was ‘quite
different’ from the others, not just ‘primus inter pares’ but totally
different in quality, was something which I discovered entirely by
myself when I was still at school; and on this secret was I nourished.
There are no other plays on paper, unless one counts Greek plays. I
cannot Greek, and James tells me these are untranslatable. After
looking at a number of translations I am sure he is right.

theseax2, p36
DG> now try to highlight why these myths and metaphors are so necessary to
DG> her work, and how this may related to the first section of The Sea,
DG> The Sea – “Prehistory”.
DG> As an aside, I would like to mention that by structuring this novel
DG> around 3 sections, Murdoch is drawing the reader’s attention to the
DG> fact that this is a history, a story. Murdoch has been criticized for
DG> writing the same novel over and over again.
****Murdoch has been criticized for writing the same novel over and
over again.*** biraz adice olacak ama espri olarak arada sırada,
murdoch’ın alzheimer nedeniyle, aslında her seferinde çok farklı bir
hikaye yazıyor olduğunu düşünürüm… tamam, adiyim ama niyetim temiz.

DG> Her answer to such
DG> criticism was that her work searches for a certain form, a perfection
DG> almost (see Murdoch’s essay, published in 1964, “The Idea Of
DG> Perfection”). These three sections, Prehistory (that which came
DG> before) History (that which is in the past) and Postscript (that which
DG> came after) highlight the artifice of the writer’s art. We always look
DG> back upon our lives, structuring the past using our present values and
DG> goals. Some have said of history that it is told by the victors, and
DG> what this underlines is that any human story is selective in what it
DG> tells us. There is no whole truth, especially where human values are
DG> involved, but only vague intuitions as to where truth may lay. With
DG> history at least there is an agreement about certain events and how
DG> they occurred, but there is no absolute agreement on what these events
DG> may have meant. Given that in a novel, we have before us only what we
DG> read or are told, how are we to know which character to judge harshly.
(…) It has only just now occured to me that really I could write all
sorts of fantastic nonsense about my life in these memoirs and
everybody would believe it! Such is human credulity, the power of the
printed word, and of any well-known ‘name’ or ‘show business
personality’. Even if readers claim that they ‘take it all with a
grain of salt’, they do not really.

the sea++(p76)

DG> The last section makes this very clear, in the postscript we are given
DG> totally different accounts of what happened by each character in the
DG> novel.
bp’deki gibi olacak demek..
DG> Each character has a different perception, depending on how
DG> they formed their judgment and the influences that were brought to
DG> bear upon it. What is brought to our attention by the use of these 3
DG> terms is that this is a story, and that each character can only judge
DG> events from their perspective, and that such personal judgments must
DG> always be clouded by an individual’s values, emotions and goals. In
DG> the world of inter-subjectivity, there is no absolute truth that can
DG> exist independently outside of events, but only a vague understanding
DG> of what the truth may be. The only way we can come to any
DG> understanding of the situation is by attempting to see beyond the Cave
DG> of our selfish desires, motivations and prejudices. When we attempt to
DG> see beyond ourselves, and our self-centered perceptions, then we
DG> stand in the light of truth. Iris Murdoch’s novels show us just how
bunu murdoch sartre: romantic rationalist’te oldukça detaylı
belirtiyordu…
DG> difficult and rare it is for us to perceive justly and truly.
DG> For Plato, and for Murdoch, truth is a process, whereby we approach
DG> the Good; a process of breaking away from the shadows reflected on the
DG> wall of the cave. Murdoch makes it clear that most of us are lost in
DG> darkness. The darkness of fantasy and narcissism. Truth is a process
DG> of sending energy outwards away from the self and its fantasies,
DG> towards another in mutual recognition. This is love. In Murdoch many
DG> of her characters fall in love, this is because Murdoch has stated
DG> that the closest most of us every get to actually seeing another
DG> for-themselves, and not what we want them to be, is when we fall in
DG> love. Many of Mrdoch’s characters are most deceived when they believe
DG> themselves to be in love with another. What love, highlights, however,
bu saptama harbi çok iyi.
DG> is this movement of psychic energy away from the self outwards towards
DG> another. Very few of Murdock’s characters ever come close to seeing
DG> the truth of their situation.
DG> As this email is getting a bit too long, I shall leave my discussion
DG> of the myths and metaphors in Murdoch’s novels to another time. These
DG> metaphors are, however, crucial to a full understanding of her work.

DG> John Najjar

DG> —-

DG> [1] Hediyesi…

DG> Words like violence
DG> Break the silence
DG> Come crashing in
DG> Into my little world
DG> Painful to me
DG> Pierce right through me
DG> Can’t you understand
DG> Oh my little girl

DG> All I ever wanted
DG> All I ever needed
DG> Is here in my arms
DG> Words are very
DG> Unnecessary
DG> They can only do harm

DG> Vows are spoken
DG> To be broken
DG> Feelings are intense
DG> Words are trivial
DG> Pleasures remain
DG> So does the pain
DG> Words are meaningless
DG> And forgettable

DG> All I ever wanted
DG> All I ever needed
DG> Is here in my arms
DG> Words are very
DG> Unnecessary
DG> They can only do harm…

DG> Enjoy the silence
and i thank you for bringing me here, for showing me home…

beni murdoch’la tanıştırdığın için çok teşekkür ederim doğan.. bugün
thesea^2’yi okurken aklıma, senin de aynı kitaptan okumuş olduğun
geldi, gururlandım…

sevgilers,
mre s.

… johNny b. gOOdE, dOruk be bad!

===8-===========End of original message text===========

—
Best regards,
Emre mailto:etasci@hitnet.bbs.tr

… GUzeL BIR KadInI tum sanAtlara TeRcIh edeRIm – MaupassAnt

——————————————————————————-
Origin : HiTNeT E-Posta Listeleri – http://www.hitnet.bbs.tr

=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=-=

Bir vecize bir terim bir kişi bir yorum bir sonuç

(ya bu blogla çok alakasız ama neyse)

Vecize:

“Senden daha güçsüzsem, özgürlük isterim çünkü bu senin prensiplerine göredir; senden daha güçlü olduğumda ise senin özgürlüğünü elinden alırım çünkü bu da benim prensibime göredir.” – Louis Veuillot (Benim çevirmeye çalıştığım hali: “When I’m weaker than you, I ask for freedom because that is according to your principles; when I am stronger than you, I take away your freedom because that is according to my principles.” (Dune’un 3. kitabındaki alıntıdan alıntıladım))

Terim:

ad hominam : Bir düşünceye, o düşünceyle ilgili gerekçeleri değil de, o düşünceyi öneren ya da savunan kişinin karakteri veya inanışlarını öne sürerek karşı çıkmak. Örnek: “Bu adamın söylediği doğru olamaz çünkü hayatı yalan.”

Kişi:

Louis Veuillot : (1813 – 1883) Fransız gazeteci. Laiklere karşı papanın mutlak gücünü savundu. Nokta.

Yorum:

Bu vecizeye Dune’da rasgelince doğal olarak kitapla ilgili bir dinle özdeşleştirdim. Söyleyenin hayatını okuyunca da şaşırdım çünkü tam tersi tarafı savunduğunu tahmin ederdim (ben olsaydım).

Sonuç:
Fallibility. We’re all wrong in the long run..

Beklenen Liste

Zeki Müren.

2007 yılının… nınınının

Kitabı: No One Belongs Here More Than You / Miranda July
Kitap Karakteri: Maureen Watson (Notes For A Case History / DL), Trurl & Klapaucius (Cyberiad / SL)
Twisti: Gelecekbilim Kongresi (Stanislaw Lem)
Filmi: Paris Je T’aime / Onlar bunlar
Dizisi: Psych
Dizi KarakteriGus (Psych)
Grubu: Yeah Yeah Yeahs
Klibi: Bob Sinclair – Together
Blogger’ı: Stephen Fry
(Yeni) Arkadaşı: S. Çağlar Onur
Arkadaşı Yahu neredeyse hepiniz! Yani gerçekten de, insan uzakta olunca değil de, uzağa giderken anlıyor bir nebze de olsa daha da asıl değerinizi. Gerçekten.
Çifti: Damlanur & Gürer
Olayı: Hollanda’ya kabulüm ve alakalı sonrası..
Ödülü: Parlar Vakfı ODTÜ Yılın Tezi Ödülü
Tatlısı: Elma payı (Apple Pie değil de, Appelpunt aslında, zira burada ikisi farklı şeyler)
Meyvesi: Mango

Fatih Özgüven – Bir Şey Oldu

Fatih Özgüven’i severim, sinema yazılarını da yaşlı amcaların Hasan Pulur’u okuyuşu gibi onaylaya onaylaya okurum. Seneler seneler evvel (ahanda şlak 1995!) Kelepir’dendi sanırım, Esrarengiz Bay Kartaloğlu‘sunu almıştım da, bir türlü kitabın içine girememiştim. Aklımda kalan tek şey Commodore 64’te dizdiğini ek bilgi olarak belirtmiş olmasıydı. Tipini de -nedense- sevgili Yağmur’a benzetirim. Ah, bir de çevirileri iyidir. Özellikle de Jonathan Ames’in Gece Gibi Geçiyorum çevirisi, orijinalini aratmaz (baktım, oradan biliyorum, multilingual insanıyım ben, please..).

İşte, iki kitabını da çıkarınca, heyecanlanmadım, diyemem. Eki de beğenmiş hem. Ne duruyoruz? Bengü gelmeden almış idi kitapları, okumak Bengü’nün gidişine nasip oldu (Bir Şey Oldu’yu okudum henüz). Fatih Amca eleştiride iyidir ama insan kendi evladını görünce kusurlarını göremiyor anlaşılan. Ama öncelikle:

Hikayeler Batılı. İyi anlamda batılı. Turgut Özben’in Karagöz-Hacivatı istememesi kadar batılı. O şark işi ille de bir şey olacak kaygısı yok çoğu hikayede, onun yerine derin bir tını var, derin bir tını bırakıyor, derin bir tını kalıyor.

Şimdiiii:

Fatih Özgüven’in iyi bir editörü yok.

Fatih Özgüven’in kitabı Türkçe yazılmıştan çok Türkçe’ye çevrilmişe benziyor. Olgular batılı, çok normal, anlaşılır ama kardeşim gelip de bana : (arka kapaktan alıntılıyorum, kitaptan bulamadım şimdi bu kadar keskince söylemek istediğim şeyi veren bir kısmı) “genç bir adam yanında siyah deri taklidi bavullarıyla bir yabancının arabasına binip bir şehirden ötekine gidiyor” deme lütfen. Ben bunu demem, benim tanıdığım kimse bunu demez. Genç bir adam Türkiye’de yok, siyah deri taklidi bavullarıyla kimse bir yere gitmez, velev ki bir şehirden diğerine… (Bir de Michel Butor, Şadan Karadeniz(?) Dönüşüm vardır, oradaki “sıcaklık yayan metal zemin” vardır, olmasa idi daha iyi olacaktı ama… Halbuki ve eğer Ş. Karadeniz’se gerçekten ne iyi çevirmendir, o kitap da çok iyi çevrilmiştir, bu kitap (U. Eco Gülün Adı) da. Ama Gülün Adı’nda da İbn Bilmemkim’le İbn Bilmemkim’i ilk baskıda Latince isimleriyle vermişti, değil mi? Neyse, olar böyle vakalar..)

Fatih Özgüven sandığımdan daha yaşlı, ben bunu artık biliyorum ama o bunu bilmiyor: “Gürol (…) neredeyse parayla diploma veren üniversitelerden birinde işletme okumakta olan Selin’e tanışır tanışmaz ‘vermek’ istediğini annesine anlatmayacaktı. Annesi nasıl olsa anlayacaktı.”. Fatih Özgüven’in editörü de yaşlı. Fatih Amca, Fatih Amca! Hey! Bana bak! Editörünü değiştirsene! Sana, üç kelimesinde üç yanlış olan üç kelimeli cümle yaramaz! Bana bak! Hey! Sen! Dönek okur! Benzerim! Kardeşim benim! Kızlar oğlanlara verir, oğlanlar kızlara değil!

Roald Dahl’ın nefis bir hikayesi vardır, o hikayede bir oğlan vardır, vejateryen bir akraba tarafından yetiştirilir, harika vejateryen yemekler yapar, yeteneği, dehası vardır bu konuda, hangi ot neye iyi gider, bilir. Yaşlı akrabasıyla izole bir yaşam sürerler, diğer insanları bilmez. Derken günün birinde akrabası ölür. Oğlan şehre iner. Akrabası buna hayli para bırakmıştır, hilebaz avukat bütün parayı elinden alır ama. Sonra oğlan bir lokantaya gider, ilk defa et yer, çok etkilenir. Etlerin üretim yerini ziyaret etmek ister, tarifi alır, mezbahaya gider, ziyaretçi olarak girer, bir anda bir çengel yakalar bunu bacağından, alaşağı eder, bir el uzanır, boynunu keser. Bir gelincik sinsi sinsi kanar. Hikaye bittiğinde beyninizin bir parçası hala avukatın ofisinde “aaa çocuğu kazıkladı yazık yahu!” demektedir. Böyle de bir twist. Fatih Özgüven de hikayelerinde bunu yapıyor güzelce ve kayıtsızca. Başta dediğim tını etkisini buradan sağlıyor. Ama Roald Dahl’ın aksine o bunu bir olaydan başka bir olaya geçerek değil, bir olaysızlıktan bir olaya geçmeyerek yapıyor: beklentinizle (böyle biraz çocuk) kalakalıyorsunuz.

Gelelim hikayelere:

Penguen Masalı – Atilla Atalay öldü mü, ıssız acun kaldu mu? Ve başka bir takım yazarlara tribute, açılış hikayesi olarak çok iyi seçilmiş bu arada.

Akıllı Şey – Ben kafamda DJ Qualls diye canlandırdım hep. Sonu çok avam danone olmuş ama girişten sonra gelişme hikayesi bağlamında yeri epey güzel.

Büyük Yeşillik – Tam Mehmet Batur’un hayran olacağı bir hikaye. Çok çok sağlam. “Keşke,” dedirtiyor insana, “sinema ve bir şeyler bölümünde öğrenci olsaydım da, kısa filmini çekseydim.” 10 puan!

Arkasındaki Hayal – Çok alakasız ama doğal olarak W.B. amcanın Naked Lunch’ındaki o kısacık bölüm geliveriyor insanın aklına. Bir de Miranda July’ın Birthmark’ı tabii ki (bu alakalı olarak). Kitapta en beğendiğim iki hikayeden biri oldu (diğeri Öteki Adres).

Gürol’un Annesi – belgesel. Yaşlı amcalık olmasa çok daha iyi olacaktı. Gürol değil de annesi anlatsaydı mesela. Nur Çintay’a askeri hapishaneden(?) yazılan şu makarnalı mektup ile onun Nişantaşı’ndan yazdığı cevap, 25. saat belki? Anne çok iyi konuşturuluyor, keşke anlatan da o olsaydı.

Seyahatte ve Ölümde – Bırak allasen. İlle ki “gizlice” içerilecekse, bari daha iyi bir hikayeden paye verilsin değerli kişilere.

Öteki Adres – Okuduğum en iyi Türkçe hikayelerden biri. Hem göstermedikleriyle, hem anlattıklarıyla ve anlatımıyla, hem de diliyle. “Bir şey mi oldu?”.

Doğum – Kim sormuştu genç şaire ilk soru olarak “Türk Şiirindeki hangi boşluğu kapamak üzere sahne alıyorsunuz?” diye. Banu Takşüt – Bebeğim Öldü varken, gerçekten gerekli miydi böyle bir hikaye? Yine de “Bakkaldan birisi çıkıp ona baktı, sonra içeri girdi, elinde bir tabureyle yeniden dışarı çıkıp tabureyi işaret etti. Rabia görmedi.” için ölünmese de, pekala, bayılabilinir.

Kader Müziği – Reserved. (as in “Mmmmm”).

Asansördeki – Verdiğinden daha fazla şey vaat ediyor. Kesinlikle. O yüzden hak etmediği halde hayal kırıklığı vermişçesine karşılanıyor gelmişçesine şarkılanıyor.

Hayvanların Alemi – Hangi dergi basardı bunu? (Hiçbiri?)

Boğaziçi Cinayetleri – Sizin olsun.

Bir Şey Oldu – Muazzam bir kapanış.

Ayrıca – Bir Sarışın Melek – Şahane. (Vodafone reklamlarındaki gibi okunacak)

Bunu F.Ö. okuyacakmış gibi yazdım, yazmaya başlarken değil de, yazmanın ortalarındayken fark ettim böyle yazmakta olduğumu. O yüzden bir zahmet bir tanıyan sevabına iletirse kendisine (Gerek kalmadı, sağ olun, var olun, D.B. çok süper bir amca çıktı bu arada, bu vesileyle on bin tekzipler), belki hoşuna gider, belki hoşuna gitmez. Kendisi bana borçludur, vaktiyle ai no corrida’yı onun yüzünden seyretmişliğim vardır (ne kötü ne fena ne pis).

Sizi seven sururi, anne eleştirmenliğim geldi.

Son söz: İngiliz bir şey. Forster? Değil ama kesinlikle Bilge Karasu’nun sevdiği biri. Hemingway’e öykünen mi? Çok çok az, öyle olduğunu demenin haksızlık sayılacağı azlıkta. Salinger var mı? Çok şükür yok (Akıllı Şey’de olabilirmiş ama titreyip kendine gelmiş yazar).

Ande, Arry ve Ampshire

(.. urricanes ardly hever appen! *)

Lisans yıllarımda, İTÜ’de, aldığım kredisiz seçmeli dersler arasında sevgili Christoph Neumann‘ın verdiği Osmanlı Kentinde Gündelik Yaşam dersinde bir keresinde bir Rabia Hanım’ı incelemiştik. O dönemlerde Ayfer Tunç henüz doğmamış olduğundan ve dolayısıyla “Bir maniniz yoksa hükümdarım size gelecek” tadında bir eser yazılmamış olduğundan, o döneme dair bilgiler genelde ele ne geçerse (mektuplar, bir şehzadenin sünnet düğününün menüsü, …) onlar üzerinden olayı açımlamaya çalışıyorduk. Tamam, Osmanlı Devleti’nin yazışmaları duruyor, iyi güzel ama bizim derste anlamaya çalıştığımız konu saray erkanının değil, sade vatandaşın hayatı idi. İşte, bir keresinde dersi yanlış hatırlamıyorsam Rabia adlı bir bayanın bir şeyhe yazdığı mektupları incelemiştik. Söz konusu bayan, rüyasında yılan filan görüyordu ve bu şeyhle irtibata geçmesi yolunda telkinlerde bulunuluyordu (ilgili makaleyi netten bulur muyum diye arattıysam da ulaşamadım. Bir ihtimal akşam evde ders notlarımı bulurum yıllardan sonra hala duruyorsa ama %90 Süreya Faroqhi’nindi — sonradan not: buldum, çok ilgiliyseniz bkz. dipnot). Şimdi bunları yazma sebebime gelince, derste teyzenin rüyalarında gördüğü imgeleri Freudvari bir yaklaşımla çözümlemeye kalktığımızda, teyzenin epey bir özeline girmiştik (bir şeyi Freudyen inceleyip de işin içinde cinsellik görmemek zaten imkansız! 8). Yani ne yazdığınıza dikkat edin, 300 yıl sonra, bambaşka çözümlemeler yapılabilir! Hal böyle olunca sanal alemde kapı komşum, gerçek alemde can dostlarımdan biri olan Hande’yle günde 5-6 ortalama ile gerçekleştirdiğimiz e-posta diyaloglarımızı çözümlemeye kalkacak olanın vay haline, zira aralarinda pek cok sürreal tarzda yazılmış olanlar barınmakta 8)

Yine çenem açıldı, iki çift laf söyleyeceğim, ona giriş olsun diye yazdıklarım o iki çift lafın önüne geçti. Neyse, geçenlerde Hande ile gündemimizde Mr. Harry Potter’ın akıbeti üzerine spekülasyonlar vardı, tabii bir de Hande’nin ve benim vaktiyle konuya ilişkin girişlerimiz de var, hazır kitap çıkmadan benimkileri bir özetleyeyim dedim. Bunu da Oscar tahminleri için ünlülere sorulan metodla yapacağım:

Soru: Sizce Harry Potter serisi nasıl bitecek?
Cevap: Öncelikle bana bu imkanı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Bence Rowling, Bay Potter’a kıyamayacak ama o “gökteki quidditch maçına” fakir oğlan (adını vermeyeyim) yollanacak. Draco Malfoy 6. kitapta işaretini verdiği üzere son dakikada iyilerin tarafına geçecek ve hayatını Harry için (ya da daha mantıklı olarak en nefret ettiği kişilerden biri olan Hermione için) feda edecek. Harry büyü yeteneğini kaybedecek (serinin son kitabı olması şerefine). Sirius Black’in kardeşi olan ve 6. kitapta baş harflerini gördüğümüz Regulus Black (R.A.B.) Harry’yi sahiplenecek, Hollanda’da nikah kıyıp, bir ömür boyu mutlu yaşayacaklar.. Ha, bir de yazmama gerek yok ama yazayım yine de, Snape hep iyilerin tarafındaydı, hala onların tarafında (ne şaşırtmaca ama! 8P )

Soru: Peki siz serinin nasıl bitmesini istersiniz?
Cevap : Çok güzel bir soru, akıllıca… Efendim, ben Neville’in asıl oğlan olduğunun ortaya çıkmasını, Snape’in, Yüzüklerin Efendisi’nin sonunda Frodo’nun yüzüğü atmaya yanaşmaması gibi, 6. kitabın sonunda “Başlarım böyle işe! Para mı veriyorlar kal diye ülen!” haykırışıyla bu sefer hakikaten kötülerin yanına geçmiş olmasını, Harry’nin kitabın 30. sayfasında öldürülmesini ve buna rağmen kitabın oylumunun 700 sayfa civarında olmasını, Hermione’nin Ron’dan hamile kalıp (malumunuz, İngiltere istatistiki olarak en genç yaşta doğum yapılan ülke) aksiyondan bu nedenle mahrum kalmasını ve Sirius Black’in mezardan, öte dünyadan oradan buradan şuradan bir yerden çıkıp, kick ass yapmasını, … isterdim.

Cevaplarınız ve yorumlarınız için çok teşekkür ederiz.
Asıl ben teşekkür ederim efendim. Son yıllarda yaptığım en seviyeli söyleşiydi.

Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı? Mesela bu söyleşinin formatını aslında hastası olduğunuz Dan Tobin’in bugünkü girişinden esinlendiğiniz hakkında?
Kem küm.. Ben zaten inecektim. [Arkasına bakmadan kaçarak uzaklaşır]


Robot Chicken’da Harry Potter’ın Quidditch Süpürgesi ile geçirdiği bir kaza sahnesi vardır, internetten bulamadım, akşam (bunu da) unutmazsam capture eder koyarım. Onun yerine az bilinen, piyasadan toplatılmış HP kitabı olan “Harry Potter and the Half-Horse Prince”in kapağını koyayım Peter Shaffer‘den özürlerimle.

DR - Equus


Dipnot
Öncelikle: isim Rabia değil, Asiye Hatun imiş, kaynak da Süreya Faroqhi değil, Cemal Kafadar çıktı.

[…]İşte bu şehirde, 1630’lu yılların sonlarında, Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun, Veli Dede adlı bir şeyhe bağlanmış ve iki seneden kısa bir sürede birer birer ilerleyerek esma-yı seb’ayı (Allah’ın yedi ismini) zikretmeye icazet alacak kadar mesafe katetmişken, şeyhinden soğur. Tasavvufi bir yola girerken beklediği şekilde “kalbi [nin] gözü tam bir mikdâr açılmağa başlamışken” ruhî gelişmesi duraklar, nefsiyle giriştiği mücadelede gerilemeğe başlar. Sebebini kendisi de bilmez ama şeyhe bir suç atfetmekten çekinir, kabahatin kendinde olduğunu düşünür. Hatun böyle “gamkîn ve mahzûn” iken bir başka şehirde,,Uziçe’de bir Halvetî dergahında postnişîn olan Muslihüddin adlı bir şeyhin ünü ver herhalde çeşitli kerametleri kulağına gelir. Belki de karizma denilen kavrama her zaman bir nebze katılması gereken bir diğer yanı duyulmuştur şeyhin, yakışıklılığı. Cezbe ile cazibenin örtüştüğü alanı kestirmek zor ama tasavvuf tarihini cinslilendirmek istiyorsak bu alan üzerinde düşünmemiz şart sanırım. (Zaten Asiye Hatun’un rüyalarında, kıyafet/fizyonomi bilimi geleneğinde görüldüğü gibi, iyi insanlar hep güzeldir, kötüler de çirkin.) Konuyu babasına açıp Muslihüddin Efendi’ye “bazı bahane ile” bir adam gönderir ve bu şekilde aşinalık kesbettikten sonra “muhabbet gönül tahtında karâr eyler”. Bu yeni “muhabbet kemendi boynuna” bağlanmakla, dertli hatun eski ruhî gelişme çizgisine kavuşur gibi olduğunu hisseder. Hisseder ama pusulasız ve kılavuzsuz olarak yön değiştirmiş olduğu için yaptığı işin doğruluğundan emin değildir. Hiç olmazsa meşrulaştırmak gerekliği duyduğu tahmin edilebilir.

[…]

Asiye Hatun, rüyalarını yazıya döktüğü sıralarda evli değildir anlaşılan. Yaşını bilmiyoruz, ama kendini evlilik çağını geçkin olarak görmediği tahmin edilebilir. Bir düşünde kör ve çirkin bir yaşlı kadın olarak beliren, “velîler aldayıcı, sükker gösterip zehir içirici” dğnyaya kardeşlerinin nikah (daha doğrusu, “kâbîn”) kıyıp sonra talâk verdiklerinden ama kendisinin hiç kıymadığından söz eder. Acaba kardeşleri evlenmiş (ve boşanmış) da kendisi evlenmemiş midir? Kesin bir şey söylemek zor. Ancak evlilik motifi rüyalarda sık sık boy gösterir. Elimizdeki ilk rüyasında Muslihüddin Efendi’yle evlendirildiğini görür. Yine bir suçluluk duygusuyla, sadece ve sadece ruhların birleşmesi anlamında yorumlar bu rüyayı; cinsel yakınlaşma içeren, dünyalık bir evlilik olarak anlaşılması ihtimalinden belli ki rahatsız olur. Ancak, bu düş evliliklerin nasıl anlaşılması gerektiğini belirledikten sonra, birkaç kere daha kendini şeyhinin ya da Hazreti Muhammed’in nikâhlısı olarak görür ve kâh “safâ ile” kâh “sürûr ile” uyanır.

Şeyhinin bir kere kendisini kucaklayıp sıktığını görür, ama bu “Hazret-i Ömer İslâm’a geldikde Hazret’i Resûl (s.a.s.) Ömer’i böyle koçup” sıkması gibidir. Bir başka kez, birisi görünür ve nikahtan sonra şeyhiyle aralarında “mahremîyet olup mübârek eliyle cismine” dokunacağını ve hatunun tüm beden marazlarının iyileşeceğini müjdeler; hatuna önce hicâb gelir ama utanıp sıkılmasına gerek yoktur, çünkü “ol azîzde beşerîyet yokdur… rûh-ı sırfdır”. Görüldüğü gibi, bu düşleri yazarken, hatta görürken, yanlış anlaşılabileceği konusunda kaygılanır ve bunu açıkça ifade eder. Ama 20. yüzyılda kendisini okuyanların rüyalarda boy gösteren bazı motiflere bambaşka kulplar takabileceğinden elbette habersizdir: bir rüyasında ot bürümüş bir bahçede yılanlar görüp kaza ile sokmalarından korktuğunu, bir diğerinde şeyhin oturduğu sakfı tutan “direğe dayanmış, bir mertebe hicâble… azîze katı yakın” durduğunu, yorumsuz iletir. [Burada amacımız birtakım motiflerin anlaşılmasında zaman içinde ortaya çıkan kültürel değişikliklere değinmek, yoksa Freud’çu ruhbilimsel çözümleme ayrı bir eğitim gerektirir; aksi takdirde sık sık yapılan vülger Freud’çuluk hatasına düşmek kolaydır. Öte yandan, rüyaların yorumlanmasında uzun ve sivri nesnelerin erkeklik uzvunu simgelediği görüşünün modern insana has bir görüş olduğunu ve birdenbire Freud’la başladığını düşünmek yanlış olur. İkinci Bayezid devrinde, çeşitli tabir kitaplarından derlenerek oluşturulan Kâmilü’t-ta’bir adlı eserde, İbn Sîrîn zikredilerek şu görüş belirtilir: “bıçak te’vîlde oğlan ola ve bıçak kını’avret ola”.]

Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküp’lü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-43 – Cemal Kafadar, Dr., Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü
Topkapı Sarayı Müzesi Yıllığı 5 (1992)

Asiye Hatun’un kendi yazdıklarından ilgili bir kısmı da aşağıya taradım. Elle yazayım dedim ama aksanlar beni benden aldılar.

Cemal Kafadar Asiye Hatun Rüya Defteri Topkapı Sarayı Müzesi Yıllığı 5 1992