Şeyler…

Hiçbir zaman görmediğimiz film sahneleri projeleri:
1. Adamla 1. Kadını görürüz. Adam kadına “Karımdan yakında boşanacağım, ondan sonra hemen evleneceğiz” der. 2. sahnede Adam 2. Kadınla konuşmaktadır, “Bir başkası var, boşanmak istiyorum” der, 2. Kadın da cevap verir: “Eğer bir başkası varsa, zaten bitmiştir her şey, peki, boşanalım”. 3. sahnede Adamla 1. Kadın’ı evlenirken görürüz.

2.1 Kahraman Adamla, Kahraman Adamın yardım etmeye çalıştığı Kadını Kötü Adamlar yakalamışlardır. 2 Kötü Adam vardır: Asıl Kötü Adam ve Yardakçı Kötü Adam. Kahraman Adamla Kadını bağlamışlardır. Asıl Kötü Adam sahneyi terk etmeden önce Yardakçı Kötü Adama “kaçmaya çalışırlarsa öldür” der ve çıkar. Kahraman Adamla Kadın, Yardakçı Kötü Adama fark ettirmeden aralarında mesajlaşırlar, sonra Kadın, Yardakçı Kötü Adamın dikkatini çeker, ona kur yapar, o sırada Kahraman Adam iplerden kurtulmaya çalışmaktadır. Yardakçı Kötü Adam bu uğraşı fark eder ve Kahraman Adamı başından vurarak öldürür, Kadın’ın yüzüne kan ve başka bir takım şeyler sıçrar, kadın çığlık atmaya başlar.

2.2 Kahraman Adamla, Kahraman Adamın yardım etmeye çalıştığı Kadın hızla suyla dolmakta olan bir tuzağa düşmüşlerdir. Kahraman Adam yukarıda su akışını durduracak bir mekanizma fark eder, mekanizmayı aktive etmek için taş atarak hedefi tutturabilmesi gerekmektedir, sadece bir şansı olacaktır. Taşı atar, tutturamaz, ikisi de boğulurlar.

2.3 Kahraman Adamla, Kahraman Adamın yardım etmeye çalıştığı Kadını bir odaya hapsetmişlerdir. Odada yalnız başlarına kaldıklarında, Kahraman Adam kaçabilmelerini sağlayabilecek bir mekanizma fark eder, mekanizmayı aktive etmek için iki şansı vardır, ilkinde başaramaz, ikincisinde de başaramaz. Çaresizce hapsedildikleri odada beklemeye devam ederler.

2.4 Kahraman Adamın bombayı etkisiz hale getirmesi için doğru kabloyu kesmesi gerekmektedir; yanlış kabloyu kestiği vakit bomba patlayacaktır. Yanlış kabloyu keser, bomba patlar Kahraman Adam ölür.

Edebiyat:
1. Kötü Kalpli Adam, kendisinin sadece meydandaki taşa saplanmış kılıçla öldürülebileceğine dair bir söylenti yayar, o kılıcın etrafına da adamlarını gözetleyici olarak koyar. Kılıcı çıkarmaya gelen kahramanlar ne olduğunu anlayamadan öldürülürler.

2. Kötü Kalpli Adam, kendisinin sadece meydandaki taşa saplanmış kılıçla öldürülebileceğine dair bir söylenti yayar, kılıcı ancak onu gerçekten hak eden (/yüreğinde sadece saf duygular olan) kahramanlar yerinden çıkarabilecektir. Kılıca dokunan anında ölür çünkü bilinmez bir çağdan kalan sürekli bir akım kaynağına temas etmektedir kılıç.

3. Ortada Kötü Kalpli Adam filan yoktur, sadece bir taşa saplanmış bir kılıç ve kimsenin bilinçlice yaymadığı fakat neticede varolan bir “hakkaniyet sahibi olan kimse bu kılıcı çıkarıp adalet dağıtacaktır” söylentisi mevcuttur. Kılıç, bir önceki durumda olduğu gibi, yine bir sürekli akım kaynağına temas etmektedir.

Sonsöz:
Hayat bir macera oyunu değildir, bir film değildir, bir roman değildir. Hayat adil değildir. (Schopenhauer ladies and gentlemen!..)

http://picasaweb.google.com/lh/photo/N2In3sP5xxbsJ-vEnHBUqQ

İyi ile kötünün bahçesinde geceyarısı.

The Sea, The Sea’yi 10 yıldan sonra, ikinci kez bitirdim. Yine çok etkileyici ama daha evvel buralarda bir yerlerde belirttiğim üzere, o seferki okuyuşumda nasıl sağ kaldığıma şaşmadım değil.

Çoktandır yazmak istediğim bir konu vardı: İyi, kötü, vesaire.. Iris Murdoch gazıyla yazdığım düşünülebilir, hem belki gerçekten de öyledir.

Öncelikle bir disclaimer atalım ahkamlarımıza başlamadan evvel: bu söyleyeceklerim tabii ki benim nacizane düşüncelerimdir, ne sandıydınız ya?

İyi ile kötü diye şeyler var. Doğru ile yanlış olan şeyler de. (Bu gidişattan da tahmin edebileceğiniz üzere) bunlar (iyi:doğru ; kötü:yanlış) aynı şeyler değil. Fizikte simetri diye önemli bir kavram var: bir değerin/anlamın, belli bir değişim operatörü altında aynı kalması şeklinde tanımlanıyor. Detaya girmeyeceğim. Doğru ile yanlışı çoğunlukla böyle ayırt ediyorum — bir eylem/edim/olgu/nasıl adlandırırsanız, zamandan, mekandan, kişiden ve diğer etkenlerden ne kadar bağımsızsa o kadar doğru benim için. Mutlak doğru var mı? Yine benim tanımıma uyacak olursak herhalde bu sadece ideal bir küre olurdu 8). Gene fizikten anolojiye devam edecek olursak, yüksek simetriye sahip nesneler düşük simetriye sahip benzerlerine göre çok daha fazla özellik ihtiva ederler, onları kapsarlar ama daha fazlasını da sunarlar. Genel olarak erişmesi daha zordur (“Doğru olan şeyler genellikle yapması daha zor olan şeylerdir.”). Bir örnek vermek gerekirse, yanlış bir nesneden gelebilecek doğru bir eylem onu doğru bir nesne yapmasa da, doğru bir nesneden gelebilecek yanlış bir eylem onun doğruluğunu yitirmesine sebep olacaktır (Doğru/yanlış ile iyi/kötü arasında sanırım buradan çıkarak bir bağlantı kurulabilir).

Hazır lafını etmişken, gelelim iyi ile kötü kavramlarına. Bakın, insanların yüzlerce yıl üzerinde tartışageldikleri bu kavramları nasıl da çatır çatır çözümleyip huzura kavuşturuyorum karmaşık bünyeleri! -Hatırlatayım: Gene benim için- iyi ile kötü, bencillikle (~empati yoksunluğuyla) ve onun dereceleriyle ayırt edilir. Bencilin karşıtı nedir? Verici mi?.. Sadece bencil olmak kötü olmaya yeter-şart mı? Evet ama daha kötüsü de var, bile bile, farkında olarak bencil olmak. Burada duralım aslında, hangisinin daha kötü olduğunu düşünmek istedim: farkında olarak bencillik yapmak mı daha kötü, yoksa farkında olmadan, doğal olarak bencil olmak mı? Az evvel söylediklerimi geri alıyorum, düşününce farkında olmadan bencilliğin olabilecek en kötü şey olduğuna karar verdim. Çok, çok basit bir sebeple:

– Kötülük yaptığının farkında olmayan bir insanı hakkıyla cezalandıramazsınız, farkına vardıramazsınız.

Ne kadar korkunç bir çıkarım, değil mi? Kabul ediyorum. Aslında bu da -her şey gibi- göreceli. Eğer bencilliğinin farkında değilse, ve bir şekilde yaptığının kötü bir şey olduğunun farkına varınca yapmayı bırakıyor ve dahası pişman oluyorsa, bu durum yaptığının kötü bir şey olduğunun farkına vardığı halde pişman olmayıp o andan sonra bilinçli olarak yapmaya devam ettiği duruma yeğ olmakta. O zaman durum değişiyor gibi, çünkü artık bile bile yapmanın ağırlığı var. Ama, şu laf karışıklığı yapıp, oradan kafa karışıklığını amaçlayan bilmeceler gibi (“3 kişi bir lokantaya giderek yemek yiyorlar. Yemek yedikten sonra garsonu çağırıp hesabı istiyorlar. Garson hesabın 30 lira olduğunu söylüyor. 3 kişi 10’ar Lira vererek 30 lira hesabı ödüyorlar. Tam masadan kalkarken garson tekrar geliyor ve bir yanlışlık olduğunu, hesabın toplam 25 lira olduğunu söylüyor ve 5 liralarını geri veriyor. Bu 5 lirayı nasıl paylaşacaklarını düşünüyorlar ve 3 kişi bu 5 liranın 1’er lirasını geri alıyor 5 liradan geri kalan 2 lirayı da garsona başiş olarak veriyorlar. Daha sonra lokantadan çıktıktan sonra kafalarına takılıyor ve hesap yapıyorlar. Kişi başı 10 lira verip 1 lirasını geri aldık yani kişi başı 9 lira verdik 3 kişi 9 liradan 27 lira yapar 2 lira da garsona başiş verdiğimize göre toplam 29 lira yapar peki 1 lira nereye kayboldu”) ben de bir ihtimali atladım parmak çabukluğu ile: bencillik yapan kişi uyarılsa bile yaptığındaki kötülüğü -samimi olarak- göremiyor. İşte en kötüsü bu. Yani, özetle, altın gümüş ve bronz madalyaları açıklayacak olursak, işte en kötüler:

Altın – Yaptığı bencilliği uyarılsa bile kötülük olarak algılamayanlar
Gümüş – Yaptığı bencilliğin kötülük olduğunu bile bile yapmaya devam edenler
Bronz – Yaptığı bencilliğin kötülük olduğunu uyarılınca anlayıp yapmayı bırakanlar.
Mansiyon (ve aynı zamanda altın yine, çünkü potansiyel kurtuluş olsa da, efektif olarak eşdeğer) – Yaptığı bencilliğin kötülük olduğunu bilmeyenler ve asla uyarılmayanlar.

Burada doğa, bencillerden (nam-ı diğer, kötülerden) yana. Çünkü daha evvelki yanlışın doğruluk yapmasının onu doğru yapmayacağı ve fakat doğrunun kötülük yapması halinde kötü olacağı köprüsünden yola çıkarak, kötülüğe kötülükle karşılık vermek, -eğer önceden iyiyseniz bile- sizi de kötü yapacaktır (ayrıca, asla kısasa kısas yapamazsınız ne yazık ki. Neden?

1. Kötülük yaptığı sırada kötülük yaptığının farkında değilse, bir nevi masum bir insanı cezalandırıyor olacaksınız (George Orwel, pazarı dağıtan fil üzerine);

2. Kötülük yaptığı sırada kötülük yaptığının farkında ise ve bu yaptığından ötürü üzüntü duyuyor fakat kendini yapmak zorunda hissediyorsa (mesela sevdiği bir şeyin “iyiliği” için daha az sevdiği bir başka şeye o daha az sevdiği bir başka şeyin istemediği bir edimde bulunmak) zaten bunun acısını çekiyordur ve dahası, siz ne yapacaksınız karşılık olarak? Onun sevdiği şeye mi zarar vereceksiniz? Buna hakkımız yok ki (güzelim);

3. Kötülük yaptığı sırada kötülük yaptığının farkında ise ve bunu da üzüntü duymadan yapıyorsa (diyelim ki şu filmlerde göregeldiğimiz Doğu Avrupa mafyaları), zaten değer verdiği bir şey yok, gene ceza opsiyonlarınızda hayli sınırlısınız. Adam kaçırıp fidye istiyorlar diyelim, ne yapabilirsiniz buna karşı? Hapse mi atacaksınız? Kaçırdıkları adam eğer iyi bir insansa (müşfik aile babası, fakirlerin dostu) o insanla bu sizin mafya adamınızın değeri bir olmaz ki. Hem zaten, insanların hapsedilmesinin arkasındaki mantık toplumdan izolasyona sağlanması değil (öyle olsa idam edilirlerdi), yaptığı hatayı anlayıp, pişman olması ve topluma kazandırılması (asmayıp beslemek). Ama öyle olmuyor, hapise girip de düzelen kaç kötü insan tanıyorsunuz? (Bu cümleden a: hapse giren insanlar kötüdür ve/ya b: hapse giren insan düzelmez anlamlarını çıkartanlara ayrıca teessüf ederim.)

Adil ceza yok yani, kısaca). Peki ne yapabiliriz? Yanlarına mı kalacak yaptıkları kötülükler? Bu noktada devreye, tahmin edeceğiniz üzere, ilahi adalet girmekte. Havale ediyoruz (ben öyle yapıyorum en azından). Hemen soralım: diyelim ki mahşer/ahret günleri ve haftaları geldi çattı, bana da fikrim soruldu: “bu senin canını sıkan kötü insanları bir anda yok mu edelim, yoksa cehenneme atıp, orada işkence mi edelim?” benim cevabım belli ama orada öyle söylenmez tabii pat diye, “trick question” diye bir şey var. E güzelim ne oldum ben şimdi bu “güzel” dileklerimle? (Soru: “iyileri koruyan bir süper kahraman mı olmayı seçerdiniz, yoksa kötüleri cezalandıran bir süper kahraman olmayı mı?..”) Peki ilahi adalete inanmayanlar ne yapmalı? Bence karamsar olmalılar, ben öyle olurdum, ama gördüğünüz üzere, inansak bile o konuda pek ümit verici açılımlar olamıyor (ben elimi kirletmeyeyim, ilahi adalet benim yerime eziyet etsin.. peki onlar yaptıklarından pişman olunca ne olacak? işkence altında itiraf gibi bir şey olmayacak mı? buna da ilahi çözüm -bana soracak olursanız, ki çok bilirim bu konuları, 15 kitabım var konu üzerine, 3’ü doktora tezi- olarak, empati aşısı (şurup şeklinde de alınabilir) yapıp, yaptıklarını gözden geçirmesi olacak ama işte o zaman da o insan o insan olmayı bırakmış, başka bir insan olmuş bir insan olmakta). Futurama’da, Bender’s Big Score’un hemen başında var bu muhabbetler. Prof. Farnsworth, programı iptal eden Fox’taki sorumluların kovulduğunu söyler, herkes sevinir; ardından fena halde dövüldüklerini ekler; en son da bir kısmının darpa dayanamayıp öldüğünü ve tozlarından pudra yapıldığını..

Kötüleri hiç mi savunmayacağım? Savunacağım tabii ki, bizzat denedim, herkes kötü olamıyormuş. Kaba bir insan olamam mesela. Garson yemeği 2 saat rötarla getirse bile ters bir şey söylemem, aldığım alet çok bozuk çıksa, ben de onu değiştirmeye gitsem ezilir büzülürüm, sadece rengi kutusunda yazandan farklı çıktı diye çalışanları küfürle ezen bir zorbaya korkudan nasıl koştura koştura hizmet edeceklerini bilmeyen servis elemanlarına acırım ben. İstesem de yapamam. Sınırlarım var mı? Vardır elbet ama bilmiyorum, şimdiye kadar başıma gelen şeylerde aşılmadılar. Kötü olmayı deneyin, diğer insanları ezmeye çalışın, karıncaları bile bile ezin (literally), kolay değil, kötülerin hakkını teslim etmek lazım. Ben kimseyi dolandıramam, soyamam, kaçıramam, kimseye tacizde bulunamam. Yapana saygı duymuyorum ama iyi olduğumu düşünmem, kötülük yapmadığım için değil, kötülük yapamıyorum zaten, yani benim için bir seçenek değil iyilik ya da kötülük. Seçim olmaktan çıkınca da argümanı devam ettirmenin bir anlamı kalmıyor.

İyilik ve kötülük kendimiz dışındaki şeylere yönelttiğimiz edimler sonucu tanımlanan olgular. Bu yüzden bencillik hayli başarılı bir kıstas olmakta. Eğer başka bir insana rahatsızlık veriyorsanız, kötülük yapıyorsunuz. Niye başka bir insana rahatsızlık verirsiniz? Kendi istediğiniz bir şey için (yaptınız çünkü yapmak istediniz). Bu noktada da, biliyorum, hemen diyeceksiniz ki, A kişisinin B kişisine yaptığı şey B’yi rahatsız etmezken, C’ye aynı şeyi yapınca C rahatsız oldu, n’aber? N’aber’i yok, cevabım net ve basit: A kişisi C kişisine kötülük yaptı, B kişisine değil (dikkatlice okumuyorsunuz galiba yazıyı – İyilik ve kötülük kendimiz dışındaki şeylere yönelttiğimiz edimler sonucu tanımlanan olgular. — peki bencillik nerede kaldı o zaman? Bencillik diğer kişilerden bağımsız olarak var olan bir şey olmalı, değil mi? Evet, haklısınız. Düşünüyorum… (epey düşündüm ve tıkandım)… —–

Gelelim güzel haberlere ve bu yazının fütüroloji kısmına: Efendim, hayalim ve inancım odur ki, bu dünyanın bir simülasyondan ibaret olduğunun bir şekilde ayırdına varıp, nimetlerinden faydalanmaya başlayınca veyahut da bizzat kendimiz sanal dünyalarda yaşayabilmemizi sağlayacak teknolojiye erişince bu dertler bitecek. (Şu anda (an=zaman)) kullanmakta olduğunuz mesajlaşma programını (Jabber, Facebook, MSN, vs..) düşünün.. Tanımadığınız biri sizi sürekli taciz ediyor (hoşunuza gitmiyor, demek ki bu kişi kötü (ama bencil mi?). Ne yapıyorsunuz? “Do not feed the troll!” kanunu uyarınca, kendisini blokluyorsunuz ve oluyor da bitiyor maşallah. Bana gelince, bundan 40 yıl sonra, sadece “şu-şu-şu filmleri/müzikleri/kitapları/zopikleri okumuş, şu blogtaki şu entry’yi yazmış, şunu şunu yapmış” insanları gördüğüm (visible) bir dünyada yaşıyor olacağım, çok mu hijyenik geldi? o zaman şöyle yapalım, bu dünyadaki herkesi dahil edelim, ben insanları tanıdıkça çıkartayım dünyamdan (- Eller yukarı Emre, sökül paraları! – Sen yoksun ki (karşıdaki kişi -benim için- yok olur. Onu kara listeme eklerim, tanıdıklarım da isterlerse çıkartırlar böyle de faşizan bir cennette yaşarız kimseye yük olmadan). Ya da gazetede haber: “Alkollü sürücü / babası zengin olup milyorluk arabasıyla aşırı hız yapan oğlan kaza yaptı”, güle güle o insan benim dünyamdan.)).

Kötülük ve kötüler şu anki dünyamızda avantajdalar. Prestij sahibiler öncelikle. İstedikleri oluyor, istediklerini yapabiliyorlar. Etraflarındaki insanlar bir gün onlar gibi olmak istedikleri için / ya da yakınlarında olmanın nimetlerinden faydalanabildikleri için, onlara hizmet ediyorlar. Ama olası zayıf noktaları da bu gibi. Etraflarındaki insanlar da büyük ihtimalle kendileri gibi benciller ve belli bir sadakatlari yok. Arkadan vurabilirler ya da kolaylıkla çekip gidebilirler. Onlardan kurban olarak faydalanamazsınız çünkü ihanet ve terk etme ihtimalini arttırır, o yüzden kurbanlarınız sizin gibi olmayan insanlar olmalı, tebaanızın dışında ve bu da garip bir şekilde kötüleri kurbanlarına bağımlı yapıyor. Şimdi çözüm geliyor, kurtuluş geliyor: Size kötülük yapan insanları, başkalarına kötülük yaptığını düşündüğünüz insanları yoksayabildiğinizi (ignore) düşünün, kötü insanların toplumun dışına itildiğini ve bunun tümüyle bireysel bir hareket olduğunu (yani ben istemiyorum kendisiyle görüşmeyi ama sen istiyorsan görüş kardeşim ya da (“z” ile mutlaka)herkez bana visibl ben sana). imagine there is no heaven, above is only sky.. sen sağ ben selamet.

Haydi bakalım. Insert coin to continue..

Hamiş: Matrix değil çok merak ediyorsanız, yani belki o da vardır ama hakikaten çok az… Stanislaw Lem, Gelecekbilim Kongresi. 10 kere, 1000 kere. Yaz tatiline filan gidiyorsanız, ideal kitap. Gitmiyorsanız da ideal, sizi kandırmak için öyle demiştim, her halikarda okunabilirliği çok yüksek, üstüne üstlük komik.

Hamiş 2: Çok merak ediyorsunuz diye söyleyeyim dedim: “Nasıl biliyorsan, sen kendine öyle yap arkadaşım, bana karışma, ben sana karışmıyorum zaten, kimseye de karışma.” hayat felsefem (bir nevi live and let live revisited yayınları).

Blade Runner (Enteller uyurlarken neyin rüyasını görürler)

Dün gece, uykuya dalmadan evvel, o sırada yanımda olan ve şu sırada adını vermek istemediğim bir hanımın “Ben çok acıktım, sucuk yesek mi?” şeklinde sorusuyla kendimden geçmişim.

Rüyamda ilkin kendimi sucuk keserken gördüm, bayağı da iyi kesiyordum, sucuk da öyle dağılmıyordu, buzu da güzel çözülmüştü, neyse, asıl bahsedeceğim rüya kısmının bu olmayışından ötürü, geçelim şimdi bunları.

Televizyonda/bilgisayarda bir film izliyordum. Hugh Laurie oynuyordu, Şekspiryen (Shakespearian, istesem yazabilirim yani) bir dönemde geçiyordu (tabii Şekspiryen Dönem denmez aslında, Elizabetyen demek lazım, I presume (humbly)). Adı da Venedik’te Ölüm idi ama o halimle bile Venedik’te Ölüm’ün 20. yüzyılda geçtiğini biliyordum, yaşlı bir erkeğin genç bir erkeğe duyduğu ilgi etrafında yazıldığını biliyordum, yani bu Venedik’te Ölüm’ün, o Venedik’te Ölüm olmadığının farkındayım (ve dahi gördüğümün Venedik Taciri olmadığını da, teşekkür ederim, hıh!). Karakterin adı Lazio/Lazlo, onun gibi bir şeydi.

Bu yapıtı izlerken çok beğendim ve etkilendim rüyamda, o kadar ki, “artık seyretmeyeyim, kitabını okurum, spoil olmasın, burada keseyim” deyip, akabinde kapattım. Zaten sonrasında Ece kulağımın dibinde bağırıp üstümde zıplamaya başlayınca da uyandım.

Rüyamdan çok etkilenmiştim, bir kontrol edeyim dedim, ilkin Lazio, ardından da Lazlo’yu arattım Wiki’de, Viktor Laszlo dışında bildiğim / ilgilendiğim bir şey bulamadım. Sonra Venedik’te Ölüm hakkındaki girişe bakayım dedim. Konusu hakkında yukarıda yazdığım bir cümleden başka bir bilgiye sahip değilim, yazarını dahi hatırlamıyordum, “Thomas Mann” olduğunu görünce hatırladım. Yani “Yazarı kimdir?” deyu sorup 4 seçenek verseydiniz, sanırım Mann olduğunu bilirdim.

Ne kadar uzadı yine bu giriş. Punch-line’ı girelim de bitirelim. Efendim, kitaptaki baş karakterlerden diğerinin adı Tadzio imiş ve bunu benim önceden bilmeme imkan yoktu, ah bilinçaltı ah bilinçaltı! Yani Hugh Laurie’yi de gördüm ya aynı konsept içinde, direkt House’a yeni bölüm, Amber’ı çıkarın (lütfen bu arada, ciddiyim, son bölümlerde gözle görülür bir toparlanma oldu, bir de Amber olmasaymış kanat takıp uçacakmışsınız), beni alın.

Ya bu kadar mı çiğ/yavan ve bir o kadar da dantellektüel göndermeler olur:
* Venedik’te Ölüm
* Venedik Taciri döneminde geçiyor
* Bilinçaltı sömürgeni dizinin başrol karakteri başrol oynuyor.

Yok, yok ben kitabını okuyayım bari, koydum sıraya. Geçen gün Benjamin Button’ın Hikayesini okudum da (Gutenberg’den indirebilirsiniz – 75 yıl geçtiği için telife dahil değil artık) filmini sever oldum.


S. Freud : Hoşgeldiniz Sayın Sururi, bana dün gece gördüğünüz rüyanızı anlatır mısınız?
S. Sururi : A, tabii, Venedik’te Ölüm’ün bir prodüksiyonunu izliyordum..
S. Freud : Bu kadar bilgi yeter, daha fazla konuşmanıza gerek yok. Şimdi çıkın buradan, sizi küçük düzyazar…

son dakika gelişmesi…

(AA) evet sayın okurlar, sevgili seyirciler, hiç olmayacak denen şey oldu ve bu satırların naçizane yazarı, dün itibarıyla yıllara uzanan Stalker izleme serüvenine son noktayı koydu!

Ne demişiz bakalım en son Stalker’dan bahsettiğimizde:

Beri yandan senelerdir gözümü korkutan, o yüzden arşivde öylece durmakta olan Tarkovsky’nin Stalker’ını, Barış’ın methedip durduğu S.T.A.L.K.E.R. – The Shadow of the Chernobyl’i oynadıktan sonra bu sefer hakikaten izlemeye karar verdim (Löker’e duyurulur! ((Löker’e duyurulur zira, o da bir türlü Stalker’ı izleyememekten muzdaripti de, bir gün bir araya gelip birbirimize destek olarak bitirmeye sözleşmiştik, buluştuğumuzda ise Stalker’ı değil de Kar-Wai Wong filmleri izlemiştik)) 8) Geçen gün Bengü’yle oturduk ekranın karşısına, Stalker’ı seyretmeye, dürüstçe bu filmle ilgili ne kadar heyecanlı olduğumu belirttim kendisine, hatta “senin en sıkıcı bulduğun yönetmenin kendi filminde bir karakteri sıkmak/baymak olarak kullandığı filmdir bu” dedim, Bengü, Nuri Bilge Ceylan’dan hiç haz etmez ve dahi filmlerini kendince daha doğru bulduğu adlarla sıralar: Kasaba Sıkıntısı, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak Sıkıntısı… Filmi koyduk, 5 dakika geçmedi, Bengü uyuyakaldı, sanırım başka bir bahara…

15 Ekim 2007

Bu alıntıladığım girişten bir hafta sonra Strugatsky’lerin Roadside Picnic’ini bitirimişim ama filme yeniden başlamam için buraya gelmem gerekti. Bir şekilde, parça pinçik yarısına ulaşmıştım ki, Bengü ile Ece güneş gibi doğdular Delft’e, Stalker mtalker kalmadı, uçtu gitti aklımdan.

Stalker

Artık havaların erken kararmasından mıdır, nedir, neredeyse günü gününe bir yıl sonrasında, Stalker yine beni çağırdı, bu sefer tamamladım. Film güzel ama hikayesi daha güzeldi (ve çok farklı, tıpkı Solyaris’de olduğu gibi, ama Solyaris’in filmi benim hassas bünyeme daha bir uygun gelmiş idi). Bunda amca çok entel takılmış.

Ben daha küçü-küçücükken (18-19) çok sevdiğim bir dergi vardıi “-yine- Hişt!” adında, onun kapağında görmüştüm ilk olarak şu alıntıyı:

Mikroskobu cop gibi kullanıyoruz.
– Tarkovsky

Bu kadar basit ve net ve keskin bir saptama beni benden almıştı. Yok, o sözler bunda değilmiş, son filmi “Fedakarlık”ta imiş, hatta alıntılamak gerekirse (in ingriş ver eveylıbl):

Man has constantly violated nature. The result is a civilisation built on force, fear, dependence. All our technical progress has only provided us with a comfort, a sort of standard. And instruments of violence to keep power. We use the microscope like a cudgel. As soon as we make a scientific breakthrough we put it to use in the service of evil. And as for our standard, a wise man said that sin is that which is unnecessary. If that is so, then our entire civilisation is built on sin from beginning to end. We have acquired a dreadful disharmony, an imbalance between our material and our spiritual development…Our culture is defective.

Ben de hep söyler dururum, elimde olsa teknolojik ilerlemeyi durdururum, teknolojik açıdan daha ileride olmamız kesinlikle daha mutlu olduğumuz anlamına gelmiyor. Bilakis, dünyanın içine ettik, literally yaşanmaz bir yer yaptık (what have they done to the earth, baby? what have they done to our fair sister? Ravaged and plundered and ripped her and bit her. Stuck her with knives in the side of the dawn and tied her with fences and dragged her down (I hear a very gentle sound)). Bir de şu hep söylenegelen klişe ama zannımca doğru bıybıy var: Eskiden 10 dökümanı yazmak 10 saat alıyordu, şimdi bilgisayarların yardımıyla 1 saat. Ama bu demek olmuyor ki 9 saat boş oturup, dinlenebiliyorum.. (bıybıybıy).

İlginç olan, amca ile (Tarkovsky) damardan görüşlerimiz örtüşüyor ama bu beni pek rahatlatmıyor ne yazık ki. Stalker’da iki kere net bir şekilde oldu bu. Birincisi :

– Ahanda, ömrüne yüz yıl daha eklendi! Ne mutlu sana!
– Evet ama neden sonsuz yaşam değil Ölümsüz Yahudi‘ninki gibi..

ama birebir için bkz:

A man writes because he’s tormented, because he doubts. He needs to constantly prove to himself and the others that he’s worth something. And if I know for sure that I’m a genius? Why write then? What the hell for?

ve dahi:

Salinger’dan (Seymour: An Introduction) tavsiye ile aldığım R.H. Blyth’in yazılarından derlenen Games Zen masters play rezaletinden sonra Razor’s Edge hala patlak vermedi, bakalım. Zen’ci insanlarda ve aşmış entellektüel insanlarda (bu insanlara hemen örnek olarak Roland Barthes’ı verebilirim) pek de tahammül edemediğim bir kusur çok konuşmak ve yazmak… Satoriye ulaşmış bir insan NEDEN diğerlerini de ulaştıracağım diye çırpınır durur ki? Her konuda engince, bütün entellektüelliğiyle, her açıdan yazmayı başarmış Roland Barthes’a tercih edeceğim yegane kişi her konuda engince, bütün entellektüelliğiyle, her açıdan düşünen ve yazmamayı başarabilmiş bir Roland Barthes olurdu şüphesiz. İnsanlardaki bu “bilgiyi paylaşma, coşma koşma lalala” isteğine asla anlam veremedim. İdeal düşünürüm hayatının %60’ına kadar konuşup yazmış, ardından aydınlanmış ve kalan %40’ını da sessiz bir şekilde geçirmiş bir kişi olacaktır nitekim, duyurulur (erkeklerde askerlik ile ilişiği olmaması, bayanlarda Q-klavye kullanımı ayrıca aranan nitelikler arasındadır).

2 Nisan 2007

Bir de karakterler itibarıyla Butor’un Boşluk‘unu, Boşluk deyince de Albert Camus’nün Düşüş’ünü hatırladım – daha doğrusu hatırlayamadım, üzüldüm. Bu aralar Kara Kitap’ı yeniden okuyorum ama ilk defa mı okuyorum yoksa, onu da çıkaramıyorum, bunu da şuradan hatırladım, Borges’in ve Celal Salik’in yolları çatallanan bahçelerinden derlenen gül destelerinden (ahanda kelime oyunu). Neyse, uzun uzun yazarım elbet Kara Kitap hakkında da. (Dayanamadım devam edeceğim : Sorsanız, “Düşüş’tür, Camus’nün en sevdiğim kitabı” derim, Veba ile Yabancı’yı okumuşluğum var onun yanı sıra. Ama yıllar aldı götürdü okuduklarımı, bir tek sıralamam kaldı yadigar. İyi bir şey aslında, mesela tam da bu yüzden yine okuyabilir Karamazov Biraderler‘i, The Sea, the Sea‘yi ve daha pek çok güzel şeyi. Ama yine de Dönüşüm dün gibi mesela…)