Tatil ve tatil kipatları

Bugün Ece ile birlikte çıktığımız 10 günlük tatilin son günü; bana sorarsanız (sormasanız bile), ideal olacak süreyi biraz geçirdik, neyse, bir aksilik olmaz ise yarın Ankara’da Bengü’yle kahvaltı yapacağız (My Breakfast in Tiffany, with André — bunun "My Breakfast was André versiyonunu öğrendim: espri olarak bilmemkaçyılı oskar ödüllerinde kullanılmış, benim de çok komiğime gitti doğrusu).

Bir ay kadar önce elimde Jim Harrison’ın "The River Swimmer"ı vardı; Neslihan’la Brian’ın düğününe giderken yanımda idi. İki uzun hikayeden (novella) mürekkep bir kipat idi, Jim Harrison’ı daha evvelden okumuşluğum yok idi, entel dantel dergilerinden (yalannnn, AV Club’dan) tanıyıp, meraklanmış; adına enternet denen bu uçsuz bucaksız alemde bulamayınca da, ODTÜ küpüthanesinden (evet, kitaba "kipat" demek belki bir yere kadar ama "küpüthane" hiç olmadı şimdi, ben de fark ettim, söz yok bir daha) rica etmiş ve dahi sonrasında unutmuş idim — taa ki işte tam da yola çıkacakken sağolsunlar beni haberdar ettiler de tanışabildik kendisiyle (meğer ki çok önemli bir ağabeyimiz imiş modırn amerikın litrıçır’da (veri veri maç); Ernest Hemingway filan gibi). Ne diyordum, evet, yes please thank you, iki uzun hikaye var idi, birincisi "The Land of Unlikeness" ki, hikayenin bir ressamın üzerinden anlatılmasına paralel olarak, hikaye de bir hikayeden çok bir tabloyu andırıyordu (nasıl yani? ben anlatamam, işte hikayeyi okuyun, göreceksiniz, tavsiye ederim). Ben çok beğendim kendi payıma. Sonra entel dantel kaynaklarıma (Google & Wikipedia) sordum, soruşturdum, "Ben çok beğendim bu amcayı kendi payıma, siz daha neler söyleyebilirsiniz?" diye de, bir tanesi (Wiki) amcanın aslına bakarsam çok da karakteristik (kökeni taşra/tarla/çiftlik işte rural dediğimiz yerler olan bölgelerden çıkıp şehirde belli bir entelektüel seviyeye erişmiş erkeklerin genelde çıktıkları yerlere döndüklerinde/ziyaretlerinde yaşadığı şeyler (neyler?), doğadan gelen o (yarı-)vahşi çağrının lezzeti falan filan (böyle yazdığıma bakmayın, dediğim gibi, ilk hikaye tam da bu tatta ve çok güzeldi). İkinci kaynak (Google vasıtasıyla bulunan feminist bir eleştiri) ise arkadaşın bildiğin şövenist-maço-hırt (ki bendeki Hemingway de bu bağlamda bir arkadaştır) biri olduğundan dem vuruyordu ve "otur, sıfır!" mealinde yargıyla bir eleştirinin daha sonuna geliyordu (şimdi internet yok, bu satırları text-editor’e yazıyorum, elbet bir gün kızgın kumlar, sanal sular – işte o vakit bu eleştiri yazısını da bulur (bulursam), bağlantısını veririm). Böylelikle kipattaki ikinci hikaye olan ve kipata da adını veren "The River Swimmer"a bu kanıların bilgisiyle başlamış oldum. Ondandır diyeceğim ama değil. Hakikaten de hodbin bir gidişatla fantastikten gerçeğe, ilk hikayenin olaysızlığına karşılık verircesine her türlü aksiyonun yer aldığı saçmasapan bir hikaye idi (listeye baktım şimdi: 2 yıldız vermişim bu hikayeye; ilkine 4). Yine de birkaç kitabını daha okuyacağım Jim Amca’nın (kulübesi).

Ece ile 10 günlük tatile çıkarken (fiziksel olarak – as opposed to e-books) yanıma aldığım kipatlar: Neslihan’ın tavsiyelediği Donna Tartt – The Secret History; Julian Barnes – Before She Met Me; neşe pınarım Şopi’nin "Ölümün Anlamı"; "A very short introduction to Hobbes" (lisans yıllarında Leviathan’ı okuduğumdan beri tövbeliydim aslında Hobbes’la bir daha görüşmeye (bir de, Leviathan’ı okumuşluğum var ya, her fırsatta ifade ederim bunu, yani Leviathan’ı okumuşluğumun olduğunu, kolay iş değil hani…)) — başka? Sanal olarak bir süredir, ara ara John Banville’in "The Untouchable"ına göz gezdiriyordum, yanına ek olarak Brian’dan "The Situation" vesilesi ile duyduğum Jeff Vandermeer’in, o hikayesini de kapsayan "The Third Bear" toplamasını almıştım (Situation’ı hala okumaktayım, pek sarmadı).

Ben edebiyatta zeki, aykırı (hele de zengin), öyle kendi aralarında cool, etraflarını iplemeyen, kendi aralarında felsefe konuşan çocuk ve gençleri pek sevmem (Glass Ailesi bir yere kadar istisnadır ama çok da zorlamayalım şimdi). Edebiyatta tahammül edemem, gerçek hayatta ne yapayım? Neyse ki gerçek hayatta pek karşılaşmadım – bir tanesi vardı mesela, onu da the Royal Tenenbaums’da Gwyneth Palthrow’a oynattılar (Margot’nun TR şubesi). İşte Donna Tartt’ın (halk arasında Düşes’in kanlısı olarak da anılır) The Secret History‘si de böyle genç kardeşlerimiz hakkında. Aman her bir şeyi o kadar iyi biliyorlar ki, (bu paragrafta ikidir annelerin çocukların bilgiç bir şey söylediklerinde ağızlarının ortasına çaktıkları ellerinin tersine göndermede bulunup, sonrasında siliyorum çünkü tamam, tasvip etmiyorum ama, hayır, biz niye yedik o zaman? Haydi yedik daha niye hala her gün arıyoruz, hatır soruyoruz? Nerede bu istikrar, nerede bu devlet?). Romanı bu gençlerin arasına yeni gelen ezik fakir kardeşin ağzından dinliyoruz – olaylar 80lerde geçmesine rağmen 1950lerin Amerikası (iyi bilirim, master tezimi bu konu üzerine yapmışlığım vardır 8P) baz alınmış, yazar Great Gatsby’yi okumuş, bir ihtimal Trier’in (ki günahım kadar sevmem pis herifi) Idioterne’sini de izlemiş ve çok beğenmiş (bu ilk kitabı bu arada, toplam üç kitabı var (sanırım) ve üçüncüsüyle Pulitzer’i almış Donna Turtası). Bakın böyle de kesin ahkam keser, yargı veririm, şipşak. Bu noktada şaşırabilirsiniz ama kitabı pek beğenmesem de, kötü diyemem (5 üzerinden 2.5 diyeyim, siz de anlayın). Özellikle Riçırd’ın (kipatın anlatıcısı) semestre tatilinde hippinin yanında çalışırken donma tehlikesi geçirdiği günleri anlattığı bölüm hakikaten çok usta işi ve etkileyici idi (heyhat kitabın geri kalanıyla hiçbir alakası yoktu).

Oflaya puflaya evvelsi gün onu bitirince, öteden beri sevdiğim bir yazar olan Julian Barnes’ın "Before She Met Me"sine (Düşes Kipatlığı’ndan) başladım. Bugün bitti. Yazara da yazık, bana da yazık: haydi ben iki gün sonra unuturum, geçer gider ama sevgili JB bir ömür boyu o kipatın dandikliğinin sızısını içinde taşımayacak mı? (5 üzerinden 0.5 – o yarım puan da, çok ilginç bir biçimde, inandırıcılıktan uzak erkek karakterlerin (Graham & Joe) aksine, kadın karakterin (Ann) sonnnnn derece başarılı yazılmasından geldi: keşke Ann kipattan sonra kendi yoluna gidip, kendi romanlarını yazsa imiş / ben zaten ilk olarak 10.5 Bölümde Dünya Tarihi’ni okuduğumda da Julian Barnes’ın kadın olduğuna hükmetmiştim). JB’ın özelini bilince, Pat’in buna yaptıkları daha da bir şey (ney?) geldi bu arada.

Bu kadar kipatsal kalp kırıklığından sonra teselliyi beni her daim neşelendirip, günümü şenlendiren yaşama sevinci menbağı Şopi’de buldum:

(…) ölüm öznel bakımdan sadece bilinci ilgilendirir. Şimdi bu bilinç kaybının keyfiyetini herkes bir ölçüde uykuya dalıştan çıkarabilir; fakat gerçekten bayılan kimse bunu daha da iyi bilir, çünkü burada geçiş uykuda olduğu gibi tedricen ve rüyalar eşliğinde gerçekleşmez, önce bizi bilincimiz henüz tam olarak yerindeyken görme duyusu terk eder, hemen ardından derin bir tam bilinçsizlik hali bunun üzerine biner. Duyu/algı eşlik ettiği kadarıyla bu katiyen nahoş bir şey değildir; ve hiç kuşku yok ki ölüm uykunun kardeşiyse bayılma nöbeti de onun ikiz kardeşidir. Hatta kaza sonucu ölüm de acı verici bir şey olamaz, çünkü genellikle derin yaralar bile bir zaman geçtikten sonra hissedilmez ve çoğu zaman ancak harici belirtilerinden dikkati çeker. Eğer ölümcül ise bunun anlaşılmasından kısa bir süre önce bilinç kaybolacaktır ve eğer daha sonra ölümle sonuçlanırsa durum diğer hastalıklarımızda nasılsa öyledir. Suda veya kömür dumanıyla ya da asılarak bilincini kaybeden herkes gayet iyi bilindiği üzere bunun acısız sancısız gerçekleştiğini söyler. Ve şimdi son olarak doğal sebeplerle ölüm, yaşlılıkla, ötenazi yoluyla ölüm bile varoluştan hissedilmez bir tarzda tedrici bir kayboluş ve çıkıştır. Yaşlılıkta ihtiraslar ve arzular, nesnelerine duyarlılıkla birlikte yavaş yavaş azalır; duygular artık kendilerini heyecanlandıracak bir şey bulamazlar; çünkü zihnimizde canlanan resimler zayıfladıkça zayıflar, tasavvurlar canlılığını gittikçe kaybeder. İzlenimler artık üzerimize yapışıp kalmaz, herhangi bir iz emare bırakmadan gelir geçer; günler gittikçe hızlanır; olaylar anlamını kaybeder; her şeyin rengi soluklaşır. Yaşlı, yılların yorgunluğuyla iki büklüm, şimdi eski benliğinin bir gölgesinden veya hayaletinden ibaret, ya sendeleyerek dolaşır ya da bir köşede dinlenir. Geriye ölümün yok edeceği daha ne vardır? Bir gün uyuklaması son uyuklama olur ve rüyaları —-dır. Bunlar Hamlet’in meşhur monoloğunda hakkında soru sorduğu rüyalardır. Bizim tam şimdi bu rüyaları gördüğümüze inanıyorum.

Schopenhauer, "Ölümün Anlamı", Say Yayınları, çeviren: Ahmet Aydoğan

Sarkastik kısımlar bir yana (evet, sarkazm yapmayı severim, hayır sevmem), bir de o "rüyaları —-dır" kısmı var ki, onu ben de anlamadım, kipatta öyle idi, ben de anlamadan geçirdim (ben zaten sadece resimlerine bakmakla yetiniyorum), neyse, ne diyordum, hah, evet, Hamlet diyor ya, doğrusu benim de aklıma vaktiyle Gerontion eliyle TSE üzerinden değindiğim şu Measure for Measure alıntısı geldiydi:

Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming on both

Şopiciğim, bu ahkamlarında bir de ilginç bir noktaya değiniyor – özetleyecek olursam: yahu ölümden sonra ne olacak diye bu kadar konuşup tartışıyorsunuz da, aşkolsun, içinizden bir (o tam olarak bu kelimeleri kullanmasa da) Allahın kulu da çıkıp ‘peki ya doğumdan önce ne var?’ demiyor e pes vallahi!

Özetlemeyecek olursam da:

Ruhun ölümsüzlüğü umuduna her zaman "daha iyi bir dünya" umudu eklenir; bu mevcut dünyanın çok değerli olmadığının işaretidir. Bütün bunlara şu da ilave edilmelidir, ölümden sonra akıbetimizin ne olacağı sorusu kesinlikle hem sözlü hem de yazılı olarak ölümden önceki halimizin ne olduğu sorusundan on bin kez daha fazla ele alınıp tartışılmıştır. (a.g.e., a.e.g. / Ahmet Emir Gümrükçüoğlu)

(sonrasında reenkarnasyon düşünceleri dolayısıyla bu konuda Budistlere haklarını teslim ediyor)

başka bir şeyler daha diyecektim ama hatırlayamadım şimdi. Bunları güzel manzaralı balkondan yazıyorum, hatta resmini çekeyim şimdi bilgisayarın ekranı ile birlikte, bir saniye…

 

Ece ile ilkin Altınoluk’a babamların yanına gittik, sonrasında da Artur’a, diğer dedesinin yanına geldik. Artur Bengü ile tanıştığımız yer (Sene 1996), şans eseri (her seferinde şans eseri oluyor zaten Emren ile karşılaştık, Tita ile tanıştık. Tita Slovenyalı imiş; ona "Ptij’un horoz adamlarını ve daha pek çok karanlık sırrınızı biliyorum!" dedim (ben de Nerea eliyle Blas’dan öğrenmiştim 8) — böyle yazınca da ("Tita Slovenyalı imiş"den başlayıp "dedim" kısmına kadar, sanki Lale Müldür yazmış gibi oldu. Bak evde Lale Müldür de vardı, düzyazıları ("Anne, ben barbar mıyım?"), onu niye getirmedim ki sanki yanımda.

Bugün yine kitaplar konusundaki bahtsızlığımı düşünüyordum ki aklıma yine Fransız Teğmenin Kadını ile Bainville’in Deniz’i geldi, sustum.

Emren’e geçen sene önerdiği Per Fly filmleri için şükranlarımı sundum; bir de dün, Espanya’dayken Barış’tan aparttığım filmlerin olduğu klasördeki filmlere göz gezdirdim. Jiro Dreams of Sushi’den de, onu çeken ibişlerden de… (nefret demeyelim ama — sopa?), Happy-Go-Lucky’yi Bengü’yle seyrederiz diye rafa koydum, The Book Thief’i direkt atladım (Nazili filmlerden artık sadece X-Men’li olanlarını seyredeceğim), Double Life of Veronique’i çooook evvelden izlemiştim, hayal meyal hatırlıyordum, Irene Jacobs da ne güzel bir kızdır ama yaşlılığı (Kırmızı) daha güzel gibi geldi sanki bana bu filmdeki halinden (şimdi bu filmi seyretmişliğiniz varsa, asıl ne demek istediğimi, ima filan anlamışsınızdır…). İki üç film daha seçmiştim o zaman (Loose Cannons (2010); Spring Summer Fall Winter and Spring again (2003); La Grande Bellezze (2013)) ama bu kadar entel dantelin içinde en uzun süre (~30 dakika) seyrettiğim gelgör ki Dudley Moore’lu, saçma-sapan Bedazzled (1967) oldu (şu feleğin işine bak).

Bugünlük herhalde bu kadar, yaz, kitap, deniz, sıcak, rüzgar, buz gibi sular, çay çay çay… öptüm bye!

San Fransisco sokakları…

Yarın sabahtan iki haftadır kalmakta olduğum Blas de Otero‘dan ayrılıp, kalan üç haftamı geçirmek üzere BBK Talent‘e yollanacağım (bağlantıları arşiv amaçlı olarak kendim için veriyorum bu arada 8). Daha önceki gelişlerimde Hotel Nervión‘da kalmıştım, bu sefer de oranın olmayışına en çok Ece üzüldü; gerek kahvaltıları, gerekse akşam yemekleri çok lezizdi – kahvaltıya yetişmek zor ama akşam yemeklerini yine orada yiyebiliriz, yeriz de herhalde.

Otellerle, konaklamalarla genelde pek özel bir ilişkim yok. Yine de, işte yarın gideceğim BBK Talent’in hemen yanında yer alan EHU/UPV’ye ait Unomuno yurdu/misafirhanesi, İspanya’daki ilk 17 günümü geçirdiğim yerdi. Şimdi on yıllar geçmiş gibi (gerçekte: 5). Nihayet İspanya’dan vizemi alıp, Hollanda’dan İspanya’ya varabilmiştim. Yalnızdım, bir aydır Bengü ile Ece’den ayrıydım, bir an önce ev bulmalıydım. Aralık başıydı, yakında Noel nedeniyle her yerin kapanacağını öğrenmiştim, dilini bilmediğim, üniversite dışında kimsenin İngilizce bilmediği bir yerde, pek çok zorlukla baş etmem gerekiyordu. Sağolsunlar, "yeni" arkadaşlar bütün içtenlikleriyle yardımıma koştular, beni hiçbir noktada yalnız bırakmadılar. 

Dünyanın en küçük kemanı çalmaya başladığından, bu gidişata dur dedim ey kâri!.. Boşver, sonuçta bol maceralı, ("acısıyla tatlısıyla" klişesini kullanacaktım ki, bir anda farkına varıp kendimi tuttum 8) 3 süper yıl geçirdik, şimdi de hasret gideriyoruz, özeti bu.

Eşyalar, yenileriyle birlikte bavula sığacak gibi görünüyor. Yarın buradan metro, hop Sarriko, yeni hotel.

Başlığa bakınca hatırladım, esas San Fransisco Sokağı’nı yazacaktım: şu andaki misafirhanene bu "infamous" sokağın girişinde yer alıyor; sokak bizim Beyoğlu’nun arka sokakları gibi – burada yaşadığım 3 sene boyunca çok adını duymuş olsam da, hiç yolum düşmemişti (halbuki şehir meydanına iki adım ötede / hoş zaten Bilbao’da her yer şehir meydanına iki adım ötede). Ağırlıklı olarak göçmenler oturuyor, onların arasında da ağırlıklı olarak Afrikalılar ve Araplar var. Geçen gün limon almak için köşedeki bakkala girdiğimde, 3 sene boyunca hiçbir yerde bulamadığım kiloluk yoğurtları vitrinde gördüm de, 6’lı küçük pakette (Türkiye’deki danonino paketleri gibi) alıp da bir kaba "kırdığımız" ufak yoğurtları hatırlayıp, geçen yıllara yandım! Hele bir de evvelsi gün Carrefour’da bir sebzenin peşine düşmüşken, bir baktım şeffaf plastik bir kutunun içerisinde can erikler bana bakıyor! Değilmişler neyse ki, meğerse iri bir cins üzümmüş; zaten erik olsalardı Türkiye’ye… neyse, bu kısmı da burada bitirelim.

Yurtdışındayken kendime puro ve coca-cola light içme hakkı tanıyorum, puroda tercihim Vegafina’nın corona’ları idi ama bir gıdım fazla (/uzun) geliyordu, neyse ki geçen gün perla’larını keşfettim, boyum uzadı. 8)

Her şey eskisi gibi, insanlar değişmiş (akademik(doktoral/post-doktoral) hayatın da kötü yanı bu: insanlar bir yerden başka bir yere gitmeye mecburlar, çoğu zaman da gelecek sene nerede olacağını bilmeden. (çıktı gene küçük keman).

Bari yatayım ben artık, yarın çok iş olabilir.

…demiştim ki, bir şeyi daha söylemeyi unuttuğumu fark ettim (uyku da epey bastırdı ama son bir beş dakika daha): Bilbao, sıcak fakat çok yağışlı bir yer. Bize Londra’dan daha çok yağmur aldığını söylemişlerdi de "haydi canım!" demiştik, geçen gün kontrol ettim, hakikaten doğru söylemişler (Bilbao vs. Londra). Olur a, böyle bir ortamda insanların nasıl çamaşır kuruttuklarını merak edebilirsiniz diye buradaki çok tipik bir sistemin geçen gün resmini çektim:

bu da benim doğumgünü resmim (arka planda Tanju Okan’dan "Benim en iyi dostum coca-cola lightım, vegafina purom…" başlar)

(Blas de Otero’nun bahçesi)

İyi geceler (bu sefer gerçekten uyumaya gidiyorum).

Issız bir adaya düşersem yanıma alacağım(?) n şey

 Değerli yolcumuz,

Sebebiyet verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz. Eşyalarınızı en kısa sürede bulup size ulaştırmak için elimizden geleni yaptığımızdan emin olabilirsiniz. Bu arada, lütfen size vereceğimiz gecelik ihtiyaç çantasını kabul ediniz. Bu çantanın içeriğinin sizin için faydalı olacağını umuyoruz.

Bilgi için:
Tel: xxx
E-mail: bat@thy.com [email adresini ben uydurmadım, ama sizin de aklınıza Turgut Özben gelmiyor mu? 8P]

THY Survival Kit
From Bilbao, with love… 8)

Leylek, leylekler ya da Bizim Büyük Çaresizliğimiz

leylekGeçen hafta çok sevdiğim bir hocama, hediye olarak Bilge Karasu’nun ilk kitabı olan "Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı"nı almıştım. Bilge Karasu’yu da çok severim; sohbet gibi yazdığındandır mıdır, o kadar kipatını okudum, hepsi uçup gitmiş. Hediye alışımı vesile sayıp, yıllardan sonra bir kez daha okumaya başladım. Dingin, acelesi olmayan, her kelimenin tadını çıkarırcasına, tek tek tartarcasına, neredeyse temkinli bir anlatış. Bezginlik de sezdim sanki bu okuyuşumda. Yeni bir başlangıcı anlatan bir hikayede bezginlik tabii ki olmalı. Sonlara doğru, yorucu gününün akşamında, Andronikos başını kumsalın taşlarına yorgunlukla dayar, gökyüzüne bakmaktadır:

Başını geriye atıyor, kayaya dayıyor. Uyumak istemiyor. Güneşin batmasına en az üç saat vardır daha. Gözünü yumarken gökten bir şey geçiyor. Açıyor yeniden gözünü.

O zaman, ilk leyleği görüyor. Çirkin, oranları bozulmuş bir haç gibi. Uzun gaganın ucundan küçücük başa, uzun, eğri büğrü boyundan tulum gibi şişkin gövdeye, uzun, çöp gibi, sırık gibi, biribirinden ayrı, her an gövdeden ayrılıverecek, kopuverecek, yere düşüverecek gibi duran iki bacaktan çocukların duvarlara çizdikleri resimlerdeki parmaklara benzeyen uzun, çöp parmakların ucuna doğru sürüp giden biçimsiz bir çizgi; bu çizgiyi gövde üzerinde kesen enli, kırık kırık, gevşek, yeli kesilmiş yelkenler gibi kanatlar…

Bu leylek, havada, dikine yükselirken, sağdaki kayalığın arkasından birkaç leylek daha göğe ağıyor. Andronikos anlıyor. Leyleklerin göçü bu. Her yıl çocukların heyecanla beklediği, büyüklerin gülerek, alay ederek seyrettiği, yaşlıların, bir leylek göçü daha görmüş olmanın sevinciyle acısı arasında, kışın nasıl geçeceğinin imi diye uzun uzun yorumladıkları göç… Leylek göçü… Gene silkiniyor.

Andronikos, şu anda, ne çocuk, ne yetişkin, ne de yaşlı.

Heyecan duymuyor, gülmüyor, sevinçle acıdan uzak, yorumlamıyor… Yalnız hayranlık duyuyor.

Başta uçan leyleğin arkasından gelen öbek de şimdi daha yüksekte. Andronikos yerinden fırlıyor, soldaki kayalara tırmanıyor, çakıllığın öte yanına atlayıp basamak basamak duran kayaların tepesine çıkıyor. Yarın üstüne doğru, bütün hızı ile tırmanıyor, sabahleyin erişmek için bunca güçlük çektiği kayanın üzerinden biraz daha ileriye, biraz daha yükseğe çıkabilmek için uğraşıyor. Düz bir yer bulunca, leyleklerin nereden geldiğini anlamağa, kestirmeğe çalışıyor.

O zaman, uzaktan, tepenin doğuya bakan yamacının hemen altından bir leylek ordusunun yavaş yavaş çıktığını, havalandığını, yükselmeğe, yaklaşmağa başladığını görüyor.

Oturuyor. Leylekler yavaş yavaş yüz oluyor, bin oluyor. Kara bir yol, adanın arkasında alçalan güneşin kızarmağa başlayan ışığında, bir ağararak, bir turuncuya vurarak, tepenin dibinden gökyüzünün orta yerine doğru köprü gibi uzamağa başlıyor. Leylek öbeklerinin kimi düzgün, düzenli, kimi düzensiz uçuyor kalkışta. Ama sonra, gökyüzüne doğru yükselirken, kendiliklerinden bir düzene giriyorlar. İlk gördüğü leylek şimdi çok yüksekte, çok uzakta, ufacık.

Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki köprü uzadıkça uzuyor. Leylekler, bütün gökyüzünü dolduracakmış gibi uçuyor. Oysa, rengi arada bir değişen şerit, gitgide düzgünleşiyor. Leyleklerin takırtılarına, gürültüsüne, arada bir, martı sesleri karışıyor. Gitmedikleri, gitmeği tasarlamadıkları için, leyleklere kendilerinden ne kadar ayrı olduklarını söyler gibi çığrışan martıların sesi…

Bu aralar halim (elini avucu aşağıya bakacak şekilde uzatır, sağa sola dalgalandırır, dudağını büker) "(m)eh işte", pek tadım yok. Üzerimde bir yılgınlık var, nicedir atamadığım. Geçen gün Bay T. (ki sanıyorum Bay OBM’nin de geçen günkü blog girdisinde bahsettiği kişi olmakta) Barış Bıçakçı’nın "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"den alıntıladığı bir pasajla Ankara, nostalji ve yumurtacı üçgeninde yol alıyordu. Barış Bıçakçı’ya geçen seneydi sanırım, çok iyi niyetle ve heyecanla başlamak istedim, kütüphanede "Sinek Isırıklarının Müellifi" vardı, okumaya başladım, kendimi zorladım, zorladım, zorladım… olmadı. Kısmet nispet.

Bizim büyük çaresizliğimiz başlıkta aklıma geldi, kitapla aslında pek bir alakasız yok(tur herhalde) şimdi diyeceklerimin. Biz çocukken filmler iki şekilde biterdi: ya Arnold ya da bir başka kaslı arkadaş kötü adamın omuriliğini bedeninden ayırırdı, bu herkese ders olurdu, ya da daha şık, "entel" filmlerin sonunda filmin başından beri aralarındaki elektriklenmeye şahit olduğumuz kız ve oğlan, binbir kovalamacanın ardından herkesi kandıran kötü yöneticilerin asıl niyetlerini açıkladığı kayıtları bütün TV kanallarında yayınlamayı becerir, bu kötü, çıkarcı, bencil, hilekar, düzenbaz, şöyle, böyle adamların ipini pazara çıkarırdı. Dünyanın dört bir yanında halk ekranlar başında şok olmuş bir halde bunları izler ve film burada, bu zafer anında biterdi. Bize de bundan sonrasının mutlu, tozpembe günlerini düşlemek kalırdı.

Öyle olmuyormuş meğer, onu öğrendim. Gerçi daha evvelden de değinmiştim: modern zamanlar, post-modern algı, herkes haklı, herkes kahraman, herkesin haklı bir sebebi, bir açıklaması var sorsanız (benim bile! Yani başkalarına laf ederken bile, bunu bir eleştiri olarak değil de bir saptama olarak yapmaya çalışıyorum arka planda, karınca kararınca / hem ne demiş ennnn entelektüelimiz: "Teoride iyi bir insanım" (güzelonlu)). [Alakasız olacak ama söylemeden de geçemeyeceğim: ben bunları yazarken, arka planda "Badly Drawn Boy"un adının şimdi "bu ne be! yeter ama!" diyerek durdurmak üzere yöneldiğim müzik listemden gördüğüm üzere  "Pissing in the Wind" olan şarkıları çalıyordu. Neden şarkı söyleyemeyen insanlar şarkılarını, söylemek değil ama, başkalarına da dinletmek ister?].

Haydi en kötüde olduğumuzu düşünelim artık. "Bundan kötüsü olamaz" diyelim, rahatlayalım, "demek buymuş…", bundan sonrası küçük varyantlar. Modern zamanlar.

—————————-
Andronikos gibi başımızı alıp gideceğimiz bir ada yok, ada olsa yeni başlangıçlar için yorulmuşuz artık, leylekler gitsinler, bırak.

Leylek göç yolları – Kaynak: Environmental pollution and biodiversity / Ekaterina Batchvarova‘nın alıntılaması eliyle artık olmayan www.poland.pl/spec/storks sayfası imiş.


Gene daldım, asıl diyeceğim şeyleri demeyi unuttum: Leylekleri severim ben, sanırım sevmeyen yoktur, bilmiyorum. Yapı Kredi Bankası’nın eskiden simgesi çatıya tünemiş leylekti yanlış hatırlamıyorsam — şimdi gittim baktım, mevcut logosu da leylekmiş hala — eğer öncesini biliyorsanız leyleği çıkarabilirsiniz. Galiba Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul-Ankara arası yolculuklarda bir ya da iki kez leyleği havada gördüm ama bilinçli olarak (nasıl bir anlam içinde kullanmaktaysam!) son görüşüm İspanya’nın Rioja bölgesindeki bir köy olan Sajazarra’ya (Emma’ların köyü idi, Nergis Hanım’ın köy çeşmesinin musluğu ile ilgili yazdığı şu girdisinde de bahsi geçer) giderken aktarma yaptığımız kasabanın belediye binasının (/kilisesinin de olabilir) kulesinin tepesine yuva yapmışken idi — bir saniye beklerseniz gidip arşive bakayım fotoğrafını çekmiş miyim diye, hemen geliyorum… (ayak sesleri uzaklaşır, ileriden bir kapı açılma gıcırtısı duyulur…) Bulamadım, akşam eve gidince bakarım yeniden, olması lazım. 

==== sonradan giriş ==== aç ==


Eve gelir gelmez eski klasörleri açtım, resimleri de çok uğraşmadan buldum (bu kolaylıkta Nergis Hanım’ın ilgili blogundan tarihi saptamış olmamın da büyük katkısı vardı, ama bundan sonrası için kendime ve tüm dünyaya not: Birilerine, bir yerlere fotoğraf göndereceğiniz zaman, adını tümüyle değiştirmeyin: Eğer fotoğrafın dosyasının adı "100_4545.JPG" ise ve bu "leylekler.JPG" olacaksa, öyle olmasın da, "leylekler_100_4545.JPG" olsun, sonrasında bulmak gerekirse büyük kolaylık sağlıyor…)

Birincisi resmin kendisi, ikincisi ilgili kısmın zoomlanmış hali; altına da google maps’ten Haro’daki o yeri saptayıp sokak görüntüsünü aparttım (Google Maps, bağlantı verse de, street view’a vermiyor, o yüzden siz de benim gibi görmek istiyorsanız sarı adamı "Estación de Autobuses de Haro"nun civarına bırakıp, sağa sola bakınmanız gerekiyor). Haro, Rioja bölgesinin başkenti (başkent dediysem tabii ki bölgesel anlamda – yoksa 10000 nüfusu var), Bilbao’dan oraya otobüsle gitmiştik, oradan da sevgili Sofia’nın annesi, Emma’nın anneannesi Adelina bizi arabayla alıp Sajazarra’ya götürmüştü… Ahh ah!.. Haro’ya bir kere de Manularla, hem de tam bağbozumunu takiben gidecektik…


Haro – Rioja bölgesinin başkenti. http://goo.gl/maps/ZHqHW

==== sonradan giriş ==== kapa ==

Şimdi böyle buruk, nostaljik gidiyorum diye Ahmet Haşim / "Gurabahane-i Laklakan" filan girmeyeceğim, merak etmeyin, ama leyleklerden hareketle balıkçıla (kingfisher) da değinmeden geçemeyeceğim. Delft’teki evceğizimizin (Oostsingel’daki) az ilerisindeki İnek Kapısı Köprüsü’nün (Koepoortbrug) orada yaşayan bir balıkçıl vardı (tam cinsi "büyük mavi balıkçıl" imiş – ayrıca ben onu İngilizce’de yıllar yıllar yıllardır "kingfisher" sanardım meğerse "great blue heron" imiş, kingfisher deseniz karnavaldan yeni çıkmışa benzer koca kafalı bir şey imiş!), ne kadar asil, ne kadar vakur bir yaratıktı o! (tyger! tyger!) onu hatırladım; dilimizde allı turna diye türkülere geçmiş uzun bacaklıların da "bildiğimiz" flamingolar olduklarını, seneler evvel sevgili Betül’e "frambuaz"la ilgili bir şey sorduğumu ve onun verdiği yanıta ek olarak "ama neden ahududu gibi güzel bir adı varken frambuaz diyorsun?" şeklinde bir soru sorup beni de bu güzelliğe uyandırdığını ve daha birtakım başka şeyleri de… Şair (Başo) ne de güzel demiş: "Neler getirir, neler / insanın aklına / şu açan kiraz çiçeği!" (aslı haiku ama ben ezberimden yazdım).