|
|
İyi haftalar, everyone..
2 Nisan 2007 Pazartesi, 14:53
Arka planda tezimdeki bir tabloda kullanmak üzere HyperChem'in ona verdiğim bir hesap sonucunu ithal etmesini bekliyorken, biraz laflayayım dedim.
Geçen hafta Jonathan Ames'in The Extra Man'ini bitirdim. Daha evvel söylediğimin aksine, önce Excession'ı bitirip, ardından Extra Man'e başladım. Kitap kötü değildi ama okuduğum diğer iki Ames'in tam ortasındaydı. Ne tam olarak I Pass Like Night'ın duygusal ve samimi yaklaşımı, kısım kısım anlatımı, ne de Wake Up, Sir!'ün absürd ve komik anlatımı, bir bütün oluşu... ne o ne o, ama tam arada, bu yüzden de biraz melez, biraz dışarıda. Daha evvel de söylemiştim, yine söylemek isterim: Batılı yazarların her seferinde aynı hikayeyi biraz değiştirip, temcit pilavı gibi önümüze sürmeleri çok ilginç geliyor bana. Tamam, tanıdıklık hoşunuza gidiyor, ama alışmadığım bir şey. Bunu geçen gün Bengü'yle Gürer'in yanında telaffuz edince benden acımasızca isim istediler, Ames dedim, Murakami'yi, Murdoch'ı söyledim ama orada kaldım açıkçası. Yine de, dediğim üzere, kitap kötü değil, sadece Ames'in kötüsü.
Extra Man'in bana kazandırdığı(?) W. Somerset Maugham'ın The Razor's Edge'i oldu. Kitapta biraz ilerledikten sonra ve biyografisini okuduktan sonra, acaba Maurice'i de o mu yazmıştı diye düşündüm ama E.M. Forster'dı o yahu. 1995'te okuduğum o romandan aklımda pek az şey ve kahramanın doktora "Bende Oscar Wilde hastalığı var.." demesi kalmış. Bu arada, Extra Man gay'lerle ilgili değil, ya da ona gelene kadar asıl olarak travestilerle ve transseksüellerle alakadar oluyor. Bilge Karasu'nun bu kitabı okuması hayli ilginç olurdu nitekim, anlayabildiğim kadarı ile Henry karakteri ile Karasu'ya 180 derece zıt bir karakter çiziliyor.
Salinger'dan (Seymour: An Introduction) tavsiye ile aldığım R.H. Blyth'in yazılarından derlenen Games Zen masters play rezaletinden sonra Razor's Edge hala patlak vermedi, bakalım. Zen'ci insanlarda ve aşmış entellektüel insanlarda (bu insanlara hemen örnek olarak Roland Barthes'ı verebilirim) pek de tahammül edemediğim bir kusur çok konuşmak ve yazmak... Satoriye ulaşmış bir insan NEDEN diğerlerini de ulaştıracağım diye çırpınır durur ki? Her konuda engince, bütün entellektüelliğiyle, her açıdan yazmayı başarmış Roland Barthes'a tercih edeceğim yegane kişi her konuda engince, bütün entellektüelliğiyle, her açıdan düşünen ve yazmamayı başarabilmiş bir Roland Barthes olurdu şüphesiz. İnsanlardaki bu "bilgiyi paylaşma, coşma koşma lalala" isteğine asla anlam veremedim. İdeal düşünürüm hayatının %60'ına kadar konuşup yazmış, ardından aydınlanmış ve kalan %40'ını da sessiz bir şekilde geçirmiş bir kişi olacaktır nitekim, duyurulur (erkeklerde askerlik ile ilişiği olmaması, bayanlarda Q-klavye kullanımı ayrıca aranan nitelikler arasındadır).
Birkaç gündür (daha da uzun süredir) Yazoo'nun Alison Moyet'ini dinliyorum. Kültür başkentim İngiltere. Kesinlikle. Yazarları açısından öyle bir düşkünlüğüm olmasa da müzik, aksanları ve komedileri. Tartışmasız. Şimdi güzel güzel "Edebi" kategorisinde gider iken, küt diye müzikten bahsedince olmadı tabii.. olsun. 8)
Neredeyse yazmayı unutuyordum: Maugham sayesinde yeni ve ilginç bir şeyden haberdar oldum - I. Dünya Savaşı süresince meğerse birtakım yazarlar Literary Ambulance Drivers adlı bir oluşuma katılmışlar...
[Edebi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (5)
|
Beni şaşırtan Maugham, Razor's Edge & Bill Murray
4 Nisan 2007 Çarşamba, 12:12
Geçen girişte de belirttiğim üzere, şu aralar Somerset Maugham'dan The Razor's Edge'i okumaktayım. Başlarda kitap tam da ondan beklediğim gibiydi, 1920'lerin snob gençleri, Avrupa aristokrarisi ile Amerikan milyonerleri, The Great Gatsbyvari bir ortam... "Sıkılsam da okuyayım," diyordum, "ne de olsa bir dönem kitabı..". Ama kazın ayağı öyle olmadı, kitabın henüz başlarındayken 180 derecelik bir dönüş vuku buldu, şu anda da epey emin adımlarla ilerliyor. Bu arada, anlatım hakikaten harikulade. Maugham, kendisi olarak kitapta. Bir yazar olarak gözlemlediklerini yazıyor, hatasız kul olmaz düsturu ile. Örneğin, daha kitabın ilk paragrafında "kendimden bir şeyler katmayacağım, ne gördüysem, duyduysam onu yazmaya kararlıyım.." dedikten birkaç sayfa sonra bunun imkansızlığını anlıyor ve özür dileyerek, "olanların arasındaki boşlukları kendi hayalgücümle doldurmak zorundayım / karakterler tam olarak bu kelimelerle konuşmadılarsa da, aşağı yukarı şunu anlatmaya çalıştılar" itirafında bulunuyor ama beni asıl vuran aşağıda iki örneğini alıntılayacağım anlatım tekniği oldu.
Şimdi yazınca hatırladım, bir de bu dil meselesi var... Yine kitabın başındaki giriş kısmında, karakterlerinin çoğunun Amerikan olmasından yola çıkarak, bir İngiliz olan kendisinin onları doğru konuşturamayacağı uyarısını yapıyor:
Ama kitapta, şimdiye kadar olan kısımda, beni en büyülediği yer, fena halde tufaya yatırdığı yerin ta kendisi oldu. Şöyle ki: esas oğlan Larry Paris'te bohem hayatı yaşamaktadır, nişanlısı Isabel ile geleceklerini konuşurlar. Isabel varlıklı bir aileden gelmektedir, rahata alışıktır, her gece balodan baloya gider, akıllı da bir kızdır. Larry'nin otel odasını görünce şoka girer. Burada Larry, kıt kanaat yaşayacakları ama her yeri gezip görecekleri, formaliteden, gösterişten uzak, maceralı bir birliktelik teklifi sunar fakat Isabel kendi yaşam standartlarının altındaki böyle bir hayatı sürdüremeyeceğini belirtir (bu arada, Isabel, olası tahmininizin aksine, son derece akıllı bir kızdır - naçiz blogger'ınız Sururi Beyefendi'nin, bu "akıllı tiki kızlar" kavramıyla ilk karşılaştığımda ufak çapta bir şok dahi yaşamışlığı vardır hatta! 8). Sonra Isabel, Larry'nin o salaş otel odasından ailesiyle kaldığı eve döner:
Takaaa! Belki siz de benim gibi tufaya düşmüşsünüzdür, belki yememişsinizdir, belki de -hatta muhtemelen- doğrudan buraya pas geçmişsinizdir. "Isabel listened with r..." kısmına kadar halbuki ne kadar iyi gidiyordu, değil mi? Maugham kitap boyunca hep ancak oradaysa, ya da sonradan öğrenmişse ve kaynakların ağzından aktarma yaptığından, burada doğal olarak bize talkımı yutturuyor tabiri caizse. Belki o belirttiğim cümle yeni bir paragrafla başlayabilirdi ama sonuç böyle olmazdı. Etkinin vuruculuğu bir anda karşınıza çıkması. Metni es geçip doğrudan buraya zıplayan %90 için tam olarak açıklama yapamıyorum "spoil" etmeyeyim diye ama vaktiniz ve yazıcınız varsa (hatta vaktiniz şu anda olmasa da olur, yazıcınız olsun yeter 8), bir çıktısını alın şu yukarıdaki alıntının da, akşam evinize giderken yolda okursunuz.. 8)
Maugham ve Razor's Edge hakkında biraz araştırma da yapmıştım ama bu giriş uzadıkça uzuyor. Neyse, özet geçeyim. Maugham, yazdıklarıyla ciddi miktarda paralar kazanmayı becermiş ilk yazarlardanmış. Kaldı ki, eleştirmenler yapıtlarını hiç de öyle coşkuyla karşılamamışlar. Bu da doğal sayılabilir zira çağdaşları Woolf ve Joyce gibi edebiyata ters takla attıran modernistler. Kaldı ki, Maugham da alçak gönüllülükle zayıf olduğunu söylemiş, hatta "benim en büyük kusurum dar kelime haznemdir" demiş ama onu bana en çok sevdiren şey, edebiyatçılar arasında kendisini "ikinci sınıfların en ön sırasına" yerleştirmesi oldu.. Gelelim Razor's Edge'e. Razor's Edge'de portresi çizilen Larry'nin gerçek hayatta kim olduğuna (ve olmadığına) dair bir sürü fikir ileri sürülmüş, vs.. ama konumuz bu değil. Kitap yayımlanmasından kısa bir süre sonra filme aktarılmış, ben seyretmedim ama orijinaline pek sadık olmadığından bahsediliyor. Gelelim asıl filmimize: 1984'te Bill Murray'in senaryosunu yazdığı ve başrolü oynadığı yeni bir versiyon çekiliyor. Bu filmi Bill Murray örgütlüyor, Columbia da ancak Ghostbusters teklifiyle geldikten sonra yapımı üstleniyor*. Bir önceki satırdaki *'ı tıkladığınızda karşınıza gelecek olan röportajın (Rolling Stone, 16 Apustos 1984) son sorusu şöyle:
Are you expecting to do more serious parts in the future? Does that depend on whether 'The Razor's Edge' is a success?
Well, to a certain extent, it does depend on whether The Razor's Edge is a success or a failure, because if directors see it and they say "That guy can act a little," then I'll get offered jobs from serious directors. As it is now, I'm in the phone book under K for Komedy.
Ben sizi hemen birkaç ay ve dahi birkaç yıl sonrasına ışınlayayım: film gişede yattı, Bill Murray sinema işine 4 senelik bir ara verip Sorbonne'da filozofi eğitimi aldı ve hep o burukluğuyla komedilerde yer aldı (Halbuki öyle sevinmiştim ki onu Lost in Translation'da bütün haşmetiyle gördüğümde, bu sefer "oskar vermek zorundalar" demiştim, olmadı. Ama belki o kadar umurunda da değildir. Sonuçta Rushmore var, Steve Zissou ile aquatic yaşam var, hakikaten sağlam adamdır şu bizim Bill..) Bir de hastası olduğum bir Royal Tenenbaums faciası itirafı vardır:
I. Dünya Savaşı'nın sonrasında geçen bu kitap, II. Dünya Savaşı sırasında basılıyor. Benim okumakta olduğum da 1. Amerikan baskısı, şöyle de bir duyuru var:
[Kültür/Sanat] [Edebi] | Gönderen: sururi | Yorumlar (0)
|
streaming sururi...
9 Nisan 2007 Pazartesi, 09:03
ya da gelin hafta başınızı beraber planlayalım
ya da bunları bunları yaptım, bunları bunları gördüm, bunları bunları dinledim..
ya da "fill in the blanks!"
Adım 1: Gidin artık eski kasetlerinizden mi bulur çıkartırsınız (ki o kadar da eski değil, sadece 12 SENELİK!), internetten mi indirirsiniz, bulun bakalım Alanis Morisette - Jagged Little Pill, başlayın bakalım Head over Feet'e... Hatta, durun, eşlik etmek için sözlerini de alıntılayayım buraya, bkz. Fig. A:
Cuma günüydü sanırım, eve erken geldim, Bengü'yle oturup, Ece'yle oynarken Radyo ODTÜ'de çaldılar. Bununla birlikte bir dolu eski şarkıyı daha, güzel oldu. Sonra ertesi gün senelerdir görmediğim (oturup hesapladık minimum 7 sene ama rahat bir 9 çıkar) Taylan'la karşılaştık ailecek Kuğulu Park'ı gezerken. Taylan da büyümüş (biliyorum, yazınca absürd oluyor ama insan bunca sene görmediği için hep en son gördüğü haliyle kalıyor diğerinin dimağında). Ona "birkaç hafta evvel blog'umda senden bahsettim" dedim, şimdi kontrol ettim taa Aralık'ta bahsetmişim. Pilot olacakmış, 14 aydır da Ankara'da eğitim alıyormuş. Emir'in, Bera'nın kulaklarını çınlattık. Taylan, önceden de yazdığım üzere benim müzik dinleyicisi idolumdu, merakla sordum "şimdi ne dinliyorsun?" diye de, "Jazz" dedi, iliklerime kadar irkildim, Allah sonumu hayır eylesin... 8) Cumartesi gününün sonrasında Barış'la Hülya Teyze ziyaretimize geldiler (ziyaretimize diyorsam, nezaketten öyle diyorum, sonuçta "biz"i değil, Ece Hanımefendi'yi görmeye geldiklerini hem cümle alem biliyor, hem kendileri de gizlemiyorlar 8) Biz Barış'la Ece'nin xylophonelarında coştuk. Argh! Ne kadar entel duruyor 'xylophone' diye yazınca! . Şimdi, daha doğrusu az evvel, Taylan'la çektirdiğimiz fotoğrafı gsm'den bluetooth vasıtasıyla laptop'a aktarmak üzere Barış'ın odaya indim. Bölümümüzün en geek'leri olarak, bu basit işlemi yerine getirebilmek için 15 dakika kadar uğraştıktan sonra, harbi harbi yaşlandığımızı anladık - teknoloji artık bize -3 penaltı ile geliyor, zarlarımızı ona göre atmak lazım.
Geçen hafta bir de güzel güzel Paris Je T'aime izledik Serkan sayesinde. Yani, anlayacağınız, sonunda Tom Tykwer'in True'suna kavuşabildim -kaldı ki (Kar Wai Wong vasıtasıyla tanışıp sevdiğimiz bir abimiz olan Christopher Doyle'unkini saymazsak) en az anladığım film oldu. Müzikleri güzeldi ama (yine Serkan sağolsun, müzikleri iki haftadır dinlemekteydim filmi seyrettiğimde). Serkan, Ben ve Turan (Turan Ankara'ya gelmiş idi kısa bir süreliğine), geçen salı Tömbeki'de buluştuk bir güzel lafladık (Eylül 2005 tarihli bu Tömbeki resminde Serkan en sağda, Turan onun hemen solunda, Andy Garcia gibi çıkmış olan şahsiyet bizi bu son seferki toplantıda eken Cesim'in ta kendisi, başını eğmiş olan arkadaşsa Murat -ki çoktandır görüşemedik onunla- kaldı ki arka planda yer alan Neverland Çocuk Kitabevi ne yazık ki borçlarından ötürü kapanıyor).
Pazar günü, yani dün, ATO'da Ebru, Tezhip ve Hat sergisi vardı, ondan da komşumuz Müzeyyen Hanım sayesinde haberdar olduk (Müzeyyen Hanım'ın da eserleri sergileniyordu). Gayet güzel eserler vardı, fiyatlar doğal olarak epey yüksekti ama 2.5 YTL'ye alabileceğiniz ebru ve tezhip'ten yapılmış çok güzel kitap ayraçları da mevcuttu.. Oradan çıkıyorduk ki, Barış aradı, onlara yakın olduğumuzu öğrenince de bizi davet ettiler, güzel bir akşam üstü geçirdik: Hülya Teyze çiğ börek yapmıştı, çoktandır yememiştim (İstanbul'dayken Şehremini'de bir yere giderdik çiğ börek yemeye, hamamın orada yer alır, annem de çok güzel yapar ama bir yerden sonra insanın yediklerine dikkat etmesi gerektiğinden, annemden artık yapmamasını rica etmek zorunda kalmıştım), Barış'ın yeni cicisi PS3'le oynadık güzel güzel, kız da Hülya Babaannesi ile daha da bir hasret giderdi (bir ara Ece topacı izlerken, onun hareketlerini taklit etmiş, kaçırdım ne yazık ki). Barışlar'dan çıkmış, eve dönüyorduk ki, Armada'nın oradan geçerken Şibe aradı, bizim evin yakınlarındalarmış Leventlerle, müsaitsek gelmek istiyorlardı, başımızın üzerine dedik, biz eve girdikten biraz sonra da onlar geldi. İşin komiği şu ki, Bengü, Şibe, Levent ve Hamiyet Gazi Mimarlık mezunu. Bengü ve Hamiyet -son iki dönemdir pek ilgilenemeseler de- sırasıyla master ve doktoralarını aynı hocadan yapıyorlar. Şibe de yüksek lisans tezini nihayet geçen sene verdi. Peki onların hocalarını en sıklıkla kim görüyor? Cevap: ODTÜ Fizik bölümünde doktorasını yapmakta olan bir arkadaş! 8) "Nasıl yani?" demeyin, oluyor işte.
Neyse, anlayacağınız dolu dolu bir haftaydı, yazayım da, unutmayayım istedim, evet biliyorum çok kişisel oldu, çoktandır "sosyal içerikli" yazmıyorum, vs.. A, sosyal içerik dedim de aklıma geldi: Barış sağolsun, The Razor's Edge'in Bill Murray'li versiyonunu edindim sayesinde. Şimdi hani birkaç blog önce yazmıştım, işte Murray çok istedi bunu filme aktarmayı, yok şöyle idealist böyle idealist... Filmi rasgele bir yerden açtım, kontrol için, Larry ile Isabel'in Paris'te nişanı bozuş sahnesi çıktı, meşhur otel sahnesi. Daha fazla spoil etmemek için detaya girmeyeceğim ama anlayamadığım şey şu: neden bir insan sevdiği bir yazarın sevdiği bir romanını sinemaya aktarırken, eseri değiştirir? Bu hakkı nereden alır? Eğer bu kadar iyi biliyorsa neden oturup kendisi başka bir roman yazmaz? O romanı okumuş ve aslına bakarsanız daha da önemli olarak okumamış insanları aptal yerine koymanın ta kendisi böyle bir edim. "Siz öyle anlamazdınız, bakın ben size daha bir böyle böyle yaptım." ya da "yazar o noktada böyle demiş ama bence böyle böyle demeliydi, daha iyi oluyor." Arkadaşım, kimsin ya sen? (anti-)Disney filmi mi çekiyorsun? Bırak dağınık kalsın, sen daha hamken de vardı o eser. Tamam, gider yazarıyla görüşürsün, fikrini alır, öyle geliştirirsin, ona bir şey diyemem (bkz. Fight Club ve Fincher & Palahniuk), ama ölmüş adamı mezarında zıplatmanın ne alemi var?
[Genel/Hayat-Memat] | Gönderen: sururi | Yorumlar (3)
|
İşaret?
12 Nisan 2007 Perşembe, 13:47
Evet, uğuru kaçmasın diye postdoc maceralarımla ilgili buraları pek bilgilendirmiyorum ama böylesi bir haberle karşılaşınca da, alıntılamadan edemedim.. Hayırlısı diyelim...
[Genel/Hayat-Memat] [Fizik] | Gönderen: sururi | Yorumlar (3)
|
Tuulilta Tuleva / Värttinä
19 Nisan 2007 Perşembe, 10:36
Bugün güzel bir gün olacağa benzer. Değişik bir şeyler yapmak lazım, bir öneri: eğer evvelden bilmiyorsanız, Fin grubu olan Värttinä'nın Tuulilta Tuleva'sını bir deneyin. Şarkıyı gayet düşük bir kalitede (64KBPS) sunucuya koydum (1.5 MB boyunda), iyi dinlemeler..
| Tuulilta Tuleva / Värttinä
Läksin kuuta etsimähän
päivyttä tavoittamahan
viel vuotti minun päiväni
ja huomeneni huokaeli
Etsin yhtä ystäväistä
sekä toista tuttavaista
liekö maalla vai merellä
vai lie selvällä salällä
Niin miun lempeni lentäköön
missä mun kultani kulkee
laulan tyrskyt tyyntymään
vaahot meren vaipumaan
Näiltä tuulilta tulevan
nähtävän näiltä ilmoin
missä mun kultani kulkee
mailla millä marjani
Lennä tänne lintuseni
tule tänne tuttuseni
niemelle nimettömälle
saarelle sanattomalle
Laulaisin laulun laatuisan
sanoisin sanat paremmat
oisi kulta kuulemassa
oma armas oppimassa
Niin miun lempeni lentäköön
missä mun kultani kulkee
laulan tyrskyt tyyntymään
vaahot meren vaipumaan |
[Şarkı filan..] | Gönderen: sururi | Yorumlar (1)
|
|