|
|
so listen honey..
10 Haziran 2008 Salı, 23:23
ve evet, 10 yıl hakikaten çok uzun bir zaman. hayatın üçte biri. (seventeen seconds)
Gelelim 10 yıl sonrası okuyuşumdaki şeylere... o zamanlar "her şey"in "herşey" olarak yazıldığını düşünüyordum. Bir de "we never had the real thing"i tensel bir şey olarak algılamışım anlaşılan. Bir de bir de Cohen'in Ünlü Mavi Yağmurluğu'nda bir ekim/aralık mevzuat hatam vardır, meşhur (ünlü).. Haytnet, iyi ki vardın sen be!
[Şarkı filan..] | Gönderen: sururi | Yorumlar (1)
|
Yorumlar RSSler ve daha neler
13 Haziran 2008 Cuma, 01:23
Özellikle Dee için, nihayet yorumlar da artık RSS okuyuculardan takip edilebilecek. Windows'da iseniz ve SharpReader -ki kullandığım en iyi RSS Reader idi- kullanıyorsanız ya da Linux dağıtımınızda Liferea güzel çalışıyorsa bu mesajı daha fazla okumanıza gerek yok zira wfw formatını (protokolünü? keyword'ünü?) desteklediklerinden bu sitedeki takip ettiğiniz bloglardan bir yere bir yorum yazıldığında otomatikman haberdar oluyorsunuz. Fakat gelin görün ki, benim gibi Akregator kullanıcısı iseniz... Neyse. Menü sütununda, mesaj RSS linkinin hemen altında göreceksiniz ilgili yeniliği. Çav çav! (Dee, başta da dediğim gibi: öncelikli olarak senin için yazdım kodu - hem de yıllardan sonra 8).
[Bilgisayar/Net] | Gönderen: sururi | Yorumlar (1)
|
Musiki: Biryanımkarşıkoyarbiryanımister-serserimbenimdelidol
19 Haziran 2008 Perşembe, 12:38
Bu aralar normal müzik güzergahımda ilerlerken, yolda yeni gruplarla tanışıyorum: Editors, Mission of Burma, The Chameleons, Interpol (gerçi Interpol'ü Joy Division araklarından dolayı ancak uzaktan seviyorum (guilty pleasure). Yani 25 yıl öncesinin müziğini bugün de dinlenebilir şekilde yapmak başarı ama özgünlükleri yok (onun arabası var)). Zaten Chameleons ile Interpol'ü çok yeni duydum, Editors'ü Neslihan salık vermişti, Mission of Burma "kendi" keşfim. 8)
Biraz önceki birinci paragraftı. Şimdi biraz başka bir şeye geçelim: Paul Rodgers ve Queen olayına. Geçen haftaydı galiba, patronun aklını Led Zeppelin'le çelmeye çalışıyordum ("All My Love" - onda başarılı olamayınca bu sefer Supertramp - "Give a little bit"le şansımı denedim, onu da yemeyince, alttan vurdum: "Freud - Freudiana" ile ama biraz zorlansa da, savurmayı becerdi), o da bana karşılık olarak Free ile salvoda bulundu. Ben Free bilmem, pek hipi olmadım (patronun da, o sohbetimizde belirttiği üzere, ona fonetik olarak yakın bir şey olduysam da). Baktım neymiş bu Free diye, oradan Paul Rodgers'a geçtim, oradan da Queen+Paul Rodgers'a (Türkçe'ye Dadaşlar ve Cem Karaca olarak çevrilebilir nitekim). Merak ettim, youtube'e dadandım videoları için, ya var ya, içim kurudu, böyle bayat bir şey yemiş gibi oldum.. Çok fenaydı, çok. Bir kere Paul Rodgers Cenk Eren gibi bir şey, ayrıyeten Brian May'in de, Roger Taylor'ın da mumyalanma vakitleri gelmiş, insan hakikaten üzülüyor onları bu halde görünce (John Deacon hiç beklemediğim halde en akıllıları çıktı bak!). Hele Roger Taylor'ı görünce, Allah benzetmesin ama aklıma Simon LeBon ile Paul MacCartney geldi (bir de John Lithglow ama o hep öyleydi). Ya yaşlılık tamam iyi bir şey değil, olmayabilir belki ama farklı bir şey, o yüzden sınıflandırıyoruz "yaşlı" diye. Çok acınası ya. Sonra "We will rock you"nun orijinal klibini açtım, ahh ahh, eski günleri yad ettim. (Bir de, Paul Rodgers lütfen alınmasın, kendisini pek tanımışlığım yoktur, ve hakikaten de iyi bir insan olduğuna eminim ama bu yaşta sen o pembe gömlekle şarkı söylersen, hele de o sakalla al sana Cenk Eren al sana).
O da ikinci paragraftı, bitti. Esas perhiz-turşu suyu olayına şimdi girmekteyim: Son bir haftadır, death ve speed aşkım depreşti. Trash derseniz, her zaman arka planda çalar (Metallica ile Anthrax arasında gidip gelir playlist) ama Slayer müstesna diğer aşırı uçlara pek gittiğim olmaz (for practical reasons). Ama şimdi? Napalm Death, Death, Deicide, Kreator, Judas Priest. Gelin çıkın işin içinden. Bu arada, Napalm Death'in Live Corruption'ını dinliyorum, kendisi bir konser albümü olur, işte çocuklar hazırlanmışlar, heyecanlanmışlar, konser kaydımız yapılacak diye, ama gel gör ki, izleyicilerin arasında bir sarhoş var, daha ilk dakikadan başlıyor laf atmaya, sonuna kadar da istikrarını sürdürüyor, hakikaten çok acıdım gruba. Tamam, sonuçta anne-babalarına dinletmeyecekler, anneleri de gün yaptıkları zaman, "bakın bizim oğlanların konser albümü çıktı teyzeleri" diye gururla söylemeyecekler belki, yani öyle olur ya, işte oğlunuz önemli bir olayda yer alıyordur, onu kameraya çekersiniz ama tatsız bir olay vuku bulur, (misal münasebetsiz bir izleyici ona laf atar) tadı kaçar bu başarısının. Neyse, gereksiz yere uzattım. Komik işte. Bir de şarkı aralarında normal konuşup "...and our next song is called (brutal vocal mode on) Bröö Bröö Bröö (b.v.m. off)" ilginç oluyor..
Ya bir de bir de, şimdi aklıma geldi: Neden bu adamların klipleri bu kadar ama bu kadar korkunç kötü? Misal için bkz. Candlemass - Bewitched : http://www.youtube.com/watch?v=-3uvf0cn0jo
[Şarkı filan..] | Gönderen: sururi | Yorumlar (2)
|
The Atonement
21 Haziran 2008 Cumartesi, 11:46
İngiliz Edebiyatı Profesörü ve Edinböri Düşesi olan Hande Hanım'ın İngiliş Dili ve Edebiyatı ve 5 çayı ile ilgili tavsiyelerini yüksek sadakatle dinler, izlemeye çalışırım. Kendisi bir süre evvel (25 Ekim ve 3 Kasım 2007) Atonement'ın kitabı ve kitaptan uyarlanan filmi ile ilgili bir takım fikirlerini bizimle paylaşmış idi. Özetleyecek olursak:
* Kitap eli yüzü düzgün, güzel. Başlarda bir ara sıkıcı olsa da sonradan süper düper düp düp düp.
* Filmden beklentiler düşük idi, sebebi yönetmenin önceki projelerinden P&P (TM)'ı yüzüne gözüne bulaştırmış olması idi ve ağır bir biçimde editlenmiş olması. Yine de bir şans verilir, heyhat film güzeldir, kitaptaki water sahnesi de mümkün olduğunca başarılı aktarılabilmiştir.
Acıklı filmleri seyretmiyorum, -önceden biliyorsam- sonu kötü biten filmleri seyretmiyorum, romantik komedi favori janrım (jan jan). Yine de, bizim hanım için, ne yapalım deyip, Atonement'ı izlemeye koyulduk. Keira Knightley hanımdan -herkes gibi- ben de hiç hazzetmem oldum olası. Ona rağmen çok takdir ettim filmi, ben bile şaşırdım. Çocuk düşünce tarzı çok doğru verilmişti zannımca, çocuklar hakikaten öyle şeyler - bilmiş, çözmüş bitirmiş, en yetişkinden daha yetişkin ve çocuk değiller kesinlikle gerçek hayatta. Bir de, film (kitap) hakkında tek bildiğim "bir çocuğun iftirası bir çiftin mahvına sebep olar" mealinde bir tıkırtı idi. Hal böyle olunca, yönetmen/yazar da beni her köşede ters köşeye yatırdı. Önce havuz sahnesini gidip ispitleyecek sandım, sonra mektubatı, sonra da küpüthaneyi meğerse başka bir şey tutuyormuş elinde, floş royal oldu bir anda. O oğlan da yakışıklı - Russel Crowe'un iyi zamanlarındaki gibi - bir de sanırım Penelope ile Dune'un mini-dizisinde de oynayan oydu. Şu Brion'un 18 yaşındaki halini oynayan kız da çok çok iyiydi yahu, haydi o da bana BSG'nin Starbucks'ını hatırlatmış olsun. Amaan neyse ne, biz yine Atonement'a dönelim..
Bir kitabın yazarının o kitabı yazan kişiyle aynı olmaması güzel bir düşünce, buradan 2 artı veriyorum arkadaşa. Ama, ben o kitabı yazsam hakikaten utanırdım ya. Yani kelli felli bir aile babasının (diyelim) kalkıp öyle bir kitap yazıyorsun. Yani bir şey değil, artık kahveye filan gidince bir garip bakarlar adama (ve evet, film kız filmi idi, C'mon yani). Bir de şöyle bir detay var: buradaki arkadaşlardan Frederik'le bir gün sohbet ederkene, bana Atonement'ı okumakta olduğunu söyledi de, "Ya o kız kipatı değil mi?" dedim, "Yok," dedi, "filmi öyleymiş duyduğuma göre ama kipat ağırlıklı olarak savaş hakkında." Peki dedim ben de. Kitaptaki 77. yaşgünü bölümünün filmde TV röportajına dönüşmesi de çok şık ve başarılı olmuş zannımca (ve ekliyorum, kitabı okumadan). Hakikaten eli yüzü düzgün bir film idi, emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ederim.
[Kültür/Sanat] | Gönderen: sururi | Yorumlar (0)
|
Booker ve Iris Murdoch
21 Haziran 2008 Cumartesi, 12:55
Atonement'ın filmini izledikten sonra, kitap hakkında biraz daha fikir sahibi olmak açısından şöyle bir sanal denizlere yelken açtım. Bu kitapla Ian McEwan, Booker ödülünü kıl payı kaçırmış (hemen üzülmeyin, bir önceki kitabı Amsterdam'la zaten almışmış ödülü). Booker ödülünü alanların listesine bakar iken Hande'nin gene Atonement ile ilgili yazısında bahsini geçirdiği John Banville'in The Sea kitabını da gördüm ama bu listenin bana asıl anımsattığı sevgili Iris Murdoch'ımın sevgili fkk'm sayesinde edinip okuduğum The Sea, the Sea'si oldu. Bir ara Iris Murdoch sevdam gelmişti de, birbirini takiben pek çok kitabını okumuştum (hatta İTÜ'de "kendi imkanlarımla" okumaya başlayıp da, ODTÜ kütüphanesinde cilt cilt Murdoch'ları görünce nasıl da mutlu olmuştum).
Iris'le birlikteliğimiz onun The Sacred and Profane Love Machine'de yaptığı "o şeye" kadar sürdü ama o anda o kitabı da, further Murdoch readinglerimi de bir kenara kaldırdım, onu da affetmedim.
Onca Murdoch kitabının ardından başlıca üç kitabı vardır benim için:
The Sea, the sea
The Black Prince
The Philosopher's Pupil
Bu da böyle. Black Prince hele, bana resmen eziyet etmiştir. Bu bağlamda Ernesto Sabato'nun Tünel'i, Michel Butor'un Değişme'si ve Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ı ile eşdeğerdir - bana beni anlatıp da çok fena yaralayan.
Neyse, ne diyordum, nereye geldim.. 8)
The Sea, the sea... Bu hayatta sadece bir tek Murdoch okuyacaksınız, o da bu olsun.. 8P
Şimdiii, aşağıya fkk ile vaktiyle yaptığımız uzuuuuun mu uzuuun bir HiTNet yazışmasını aktarıyorum. Önce ayrı bir link olarak verecektim ama sonra -nedense- vazgeçtim. Okuyan okur, okumayan okumaz, bandwidth'ler şişer.
Ladiiiiessss and Gentlemeeeeen here I present you the IM tour de force:
[Kültür/Sanat] [Entel] | Gönderen: sururi | Yorumlar (0)
|
|