Yılın Listesi (2025) — Filmler (3. Kısım) / Christian Petzold

30 Rock’ın bir bölümünde (Episode 210) Almanca bir şey izlemektedirler. Siyah-beyaz bir ekranda, ağır sanayi makinelerini çalışırken görürüz. (Tabii ki) Werner Herzog’un sesini andıran bir anlatıcı şunları söylemektedir:

– The machine is mankind’s madness and disfigurement. Industry castrates art. The only honesty is in suicide.

Sonra bir koltukta yatmakta olan Alec Baldwin daha fazla dayanamayıp ayağa kalkar: “I can’t watch any more of these German sitcoms!” (videosu burada)

Bu minvalde, Düşes’le favori karikatüristlerimizden Tom Gauld’un Herzog’lu muhteşem bir strip’i vardır, o da gelsin:

Tom Gauld – “Revenge of the Librarians” seçkisinden.
Okumaya devam et “Yılın Listesi (2025) — Filmler (3. Kısım) / Christian Petzold”

Yılın Listesi (2025) — Filmler (2. Kısım)

İlk kısımda Kaurismaki’den bahsederken hani “darısı Jarmusch, Wes Anderson, Anders Thomas Jansen’in başına” demiştim ya, onun ilk sürümünde (herhalde) Wes Anderson’ın son filmi Phoenician Scheme’in eleştirmenler tarafından genel olarak da o şekil değerlendirildiğini belirtmiştim (film muhteşem değil ama eski Wes Anderson tadını yakalamış kabilinde bir fikir birliğinin hasıl olmasından dem vurmuş idim…). O kısmı gönderdikten sonra aklıma düştü, akabinde de izledik Phoenician Scheme’i, hakikaten tadında, böyle bir köklere dönüş filmi olmuş. Kadroda bir biz yoktuk (you, me and everyone we know), o ne kadroydu öyle, maşallah – ah bir an görünüp kaybolan bir oyuncuya bakacaktım oradan, bir saniye…

Marseille Bob’s Klübündeki Krupye Kız – kimsin sen?
Okumaya devam et “Yılın Listesi (2025) — Filmler (2. Kısım)”

Bulaşıcı olmayan kalp hastalıkları ve onlardan korunmanın yolları.

Şanghay lokal film festivalimizin dünkü gösterimi “I Swear” filmi idi. Tourette Sendromu. Herhalde ilk olarak Oliver Sacks’in “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabındaki davulcunun vakasıyla haberim olmuştu böyle bir hastalıktan. Renkkörleri Adası’nda ilginç bir hastalık vardı — litigo bodig olabilir mi? (ezberden yazıyorum). Papua Yeni Gine’deki adalarda oluyordu, yerel bir doktor ömrünü vermişti çözmeye, korkunç bir hastalıktı. Ama sonra hastalık giderek az görülmeye, azala azala bitmeye yöneliyordu da, doktor hem seviniyor, hem de üzülüyordu (“ben çözemeden yok oluyor” diye) [Spoiler: Kesin olmamakla birlikte hastalığın nesilden nesile, yerel halkın törensel olarak ölülerini yemeleriyle devam ettiği düşünülüyordu. Kadınlarda daha sık görülmesi, ilgili virüsün beyinde yerleşmesinde ve cenaze töreninde kadınların iç organları, erkeklerin ise etleri yemelerinden… sonrasında yabancıların gelişi, besin çeşitlerinin artması ve adetlerin değişmesiyle hastalık kalmıyordu.]

Canım sıkkındı bugün, havadan, sudan… (sağlığım iyi, yok bir şeyim çok şükür)

Okumaya devam et “Bulaşıcı olmayan kalp hastalıkları ve onlardan korunmanın yolları.”

Eski Şanghay, Eski Aşk…

Şanghay’ı bize bırakıp gittiler. Kaç haftadır sokaklar ıssız, parklar/bahçeler sessiz, bir başımıza kaldık. Sonra bugün şehrin piyasa yeri Nanjing Caddesi’ne gittik gezmeye, kalabalıktan daraldık, Bund’a ulaşamadan yarı yoldan metroya binip köyümüze (Baoshan / 宝山) döndük. Meğerse bizim yöre akademik olduğu için boşalmış veya turistler turistik yerleri basmış ama bize demişlerdi: tatillerde Pekin, Şanghay filan kozmopolit yerler hep boşalır zira orada yaşayanlar memleketlerine (memleket dedikleri, Çin’deki bölge/kasaba/köyleri) giderler, diye. Öyle oldu.

Okumaya devam et “Eski Şanghay, Eski Aşk…”