uyku hastalık ve diğer şeylere dair..

cuma, cumartesi, pazar ve işte bugün, pazartesi – 4 gündür hastayım, gribal durumlar, dün bir de uyumadım (sabahlara kadar fizik çalıştım! 8) aslında, bu sabahlara kadar çalışmak kısmi olarak doğru; sonunda dün gece nano-çarkların oluşturulması hakkındaki makale için hayati önem taşıyan bir formülü çıkartabildim. önceden bir formül bulduğumu zannediyordum ama ilgili zigzag nanotübün indisi 18’i geçince benim formül de patlak vermeye başlıyordu. dün fark ettim ki, meğer benim formül yanlışmış ve aslında iteratifmiş. neyse, bu kadar teknik laf-ı güzaf yeter.

bugün makaleyi yazmaya devam edeceğim, ayşe geleceğini söylemişti, onu da bekliyorum. başka? uykum var, burnum tıkalı. perşembe-cuma okula gelmemiştim, evde kara kule’ye devam ettim (hala wizard and glass’tayım, kitabın sonlarına doğru hızla ilerliyordum ki, şu susan’ın meselesi çıktı ortaya. bir kitapta bu tür sömürülere, ya da sömürü demeyelim de, üzücü olaylar diyelim, dayanamıyorum. seri değil de tek kitap olsa idi kuvvetle muhtemel bırakmıştım. ama şimdi kendimi zorlaya zorlaya okuyorum. susan yakılacak, roland kurtaramayacak, biz üzüleceğiz boş yere. tavşana kaç, tazıya tut.. 8(

when i call a name – it will be your name..

If you really love me,then let’s make a vow…
right here, together… right now.
– Okay?
– Okay.
All right.
Repeat after me-
I’m gonna be free.
I’m gonna be free.
And I’m gonna be brave.
I’m gonna be brave.
Good.
And the next one is-
I’m gonna live each day
as if it were my last.
Oh, that’s good.
You like that? Yeah. Say it.
I’m gonna live each day
as if it were my last.
Fantastically.
Fantastically.
Courageously.
Courageously.
With grace.
With grace.
And in the dark of the night,
and it does get dark…
when I call a name-
When I call a name.
It’ll be your name.
What’s your name?
Never mind.
Let’s go. Say it.
Let’s go. Everywhere.
Everywhere. Even though-
Even though-
We’re scared.
We’re scared.
‘Cause it’s life-
It’s life.
And it’s happening.
It’s really, really happening…
right now.

miranda july| me and you and everyone we know

l’amertume

me and you and everyone we know
l’amertume, başındaki artikelden filan da anlaşılacağı üzere, fransızca bir kelime. “burukluk” diye çevrilebilirmiş türkçe’ye. ben fransızca bilmem ama nedense -özentilik 99%- fransızcasını yazmam gerektiğini düşündüm. sonra da kelimeyi sözlüklerde aradım durdum, bulamadım, yardımıma Cioran’ın Syllogismes de L’Amertume‘ü koştu. Gerçi başlığın neden Miranda July değil de, l’amertume olduğunu az çok anlayabiliyorum fakat anlatabilecek kadar değil..

amerikan bağımsız sinemasının böyle bir buruk tadı var genellikle. şimdi jim jarmusch’a bağımsız demek ne derece doğru olur, orası ayrı, haydi ona auteur diyelim, son yıllarda epey iyi bağımsız filmler seyrettik. donnie darko, station agent, pieces of april ilk aklıma gelenler. cuma günü seyrettiğimiz Me and You and Everyone We Know bu bağlamda bir istisna değil. Miranda July (blog’u burada) yazıp-yönetip-oynamış, etkileyici bir burukluğu var; bu burukluğu üzerinde taşıyor ve karşısındakine geçirebiliyor. her şeyden önce herhalde sesi ve gözleri. filmi seyrederken, murathan mungan’ın bir şiiri, daha doğrusu bir dizesi geldi aklıma:

birbirimizi yaralarından tanıdık

şiir Kadırga, “Yaz Geçer”den. Sonrasında, filmin DVD’sini araştırırken, amazon.com’da güzel bir eleştiri buldum film hakkında:

What do lonely people do in order to find happiness, connection and meaning? “Me and You and Everyone We Know” is fraught with hopeless people who don’t know what to do.

Imagine the Beatles “Eleanor Rigby” turned into a movie.

Kaynak: What Desperate People Do While Looking For Meaning and Hope – A. Trendl

müzik, filmi tam anlamıyla destekliyor. soundtrack’i, donnie darko’nun da soundtrack’ini hazırlayan Michael Andrews hazırlamış. Buradan, bütün albümü dinleyebilirsiniz, flash olarak koymuşlar (bu ve Michael Andrews’un diğer projeleri için de burası).

yıllardır kullanageldiğim louise brooks & totoro’lu masaüstü resmim de, dün akşam yaptığım bir darbe ile, yeni görüntüsüne kavuştu:

eski masaüstü resmim: louise brooks & totoro
bu eskisi

bu da yenisi: miranda july..
bu da yenisi

daha pek çok şey yazasım var ama bugün yeter.

miranda july

me and you and everyone we know

))\<>((

wo bist mein kopf?..

kafamı bulamıyorum. buralarda bir yere koymuştum halbuki. st’nin müziği kafamın içinde yankılanıyor ama kafamı bulamıyorum. oruç tutmak, tıpkı şey gibi.. neyse. bunda da duyularınız bir yerlere gidiyor, farklı biçimlerde keskinleşiyor. gerçi tahminim bunun sebebinin açlıktan çok, vücudun nikotinim neredeee! diye mızmızlanmaya başlaması.. yok sana nikotin filan. öyle işte.

geçen sene, bu zamanlar olabilir, kendimle girdiğim bir inatlaşma sonucunda, yer-misin-yemez-misin-hadi-bakalım moduna geçip bir ay pipoyu bırakmıştım, bakalım iradem ne alemde diye, bir ayı tamamlamış, sonrasında pipoya da kaldığım yerden devam etmiştim.. bu nikotinsizliğe uyanışın güzel bir yanı var: dinlediğiniz müzikler -sanırım beyniniz pek yerinde olmadığından ötürü- doğrudan kafanızda patlıyor, çok zevkli, gözleriniz belli bir yere takılıp odaklı odaklı kalıveriyor, renkler yayılıyor etraflarından. beyin olmayınca, çeperlerden çarpıp geri dönüyor müzikler de.. mesela şimdi dinlemekte olduğum tom waits – rain dogs.. har har har!.. 8)

ahmet haşim’in ateşler içinde yatmanın büyüleyici yanlarından bahsettiği bir yazısı vardı, onu bulayım da, gönderirim belki.. nasıl olsa yarın da bu halde olacağım, önümüzdeki 29 gün de..

before sunrise, before sunset, spring summer winter fall..

Julie Delpy’nin çıkış albümünü dinlemekteyim, biraz bayık bir şarkı olan “something a bit vague” çalmalarda. bundan evvel de, before sunrise & before sunset’in ortak soundtrack’ini dinlemiştim bir güzel. sahi, ne güzel filmlerdir onlar! ethan hawke, tip olarak o filmlerde ne kadar da bera’ya benzer ve julie delpy ne kadar güzeldir (ikinci filmdeki aids’li halini pek karıştırmazsak). richard linklater inşallah bir 10 sene daha yaşar da before the kuşluk vakti vesaire bir film daha çeker, zira waking life’taki sekans yetmedi kardeşim! fransız kadınları bir başka oluyor desem, ingilizler alınacak (“seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalır..” – Cemal Süreya 8) ama onların yeri apayrı.. 8)

Je T’aime Tant
by Julie Delpy

Tu me suis tu me souris dans la nuit tu me seduis
Je sais que tu sais que je ne sais plus qui je suis
Je t’aime tant je t’aime tant pourtant
Comme le temps qui passe et ment j’attends
Toujours perdante tu me tourmentes
Et tes desirs me prirent pour me detruire
Je prends un certain plaisr a souffrir
A me punir a me repentir
Toujours soumise tu me meprises tu me rejettes tu me maltraites
Douleur et desir sont synonymes de mon plaisir
Je m’abandonne aux hommes sans souci ni tourment
Je me suis perdue sans retenue pour un jeune homme
Un peu hors de la norme
Tu me cherches tu me guettes tu me tiens et je me sens bien
Tu me prends si lentement je desapprends
Puis tu me rends mon tourment
Je serai ce qui te plait la lumiere sur ta peau
Celle qui t’attend a la porte
Et celle qui peu importe je serai ce que tu veux
La sueur sur ton front la brise dans tes cheveux
Ou celle qui te brisera le cou
Je te souris je te nuis je t’aime
Je te detruis je te tiens et tu viens
Tout est bien qui finit bien
Tu sais que je sais que tu ne sais plus qui tu es
Depuis que tu t’adonnes a nos petits jeux hors de la norme
Je te plais tu me plais
You please me, i please you
Nous sommes les amants du tourment
La nuit nous tuons l’ennui l’amour toujours nous suit
L’amour toujours nous fuit, l’amour toujours nous detruit
Comme la pluie et l’oubli comme des cris dans la nuit
Je t’aime tant je t’aime tant pourtant.


her ne demekse.. canım yine çekti, bir daha çalayım (Sam..)

Julie Delpy & Ethan Hawke - Before Sunrise