Ataç sizi seviyor!…

abaylamak: dikkat etmek
açınlamak: keşfetmek
adsı: zamir
ağdık: kabahat
ak töre: ahlak
algınlık: aşk
boyak: renk
bölem: parti
bölünsüz: atom
bilisizlik: cehalet
buğulu: vapur
durul: devlet
düşsül: hayali
ertek: masal
görmük: tiyatro
köğük: mısra
öldürüm: cinayet
sazın: kağıt
sevince: müjde
tansıklamak: hayran olmak
tapa: rağmen
tellim: daima
yancık: cep
yoluğ: fedakarlık
yüz: sebep

ne zaman birisi gayet ciddi bir biçimde saçmasapan bir uydurma olan "göksel götürgeçli konuksal avrat"ı (ya da türevlerinden birini) kullanıp bilgiç bir şekilde "halkın kendisine yabancı gelen kelimeleri kabul etmeyeceğini, sözcüklerin uydurmakla türetilmeyeceğini, vesaire vesaire" manalı söyleve kalkışsa aklıma iki şey gelir. Birincisi Yiğit Özgür’ün bir karikatürü, ikincisi iki kelime: buzdolabı ile ayakkabı.

akım: cereyan
akış: ritim
alan: sahne
anı: hatıra
araç: alet
arı: saf
asalak: parazit
aşağılama: hakaret
aşama: hiyerarşi
aşırılık: ifrat
aygıt: alet (bkz. araç)
ayraç: parantez
ayrıcalık: imtiyaz
ayrıntı: teferruat
bağnaz: mutaassıp
beğeni: zevk
bellek: hafıza
bengi: ebedi
biçim: şekil
bildiri: ilan
bileşim: terkip, sentez
bilge: filozof
bilim: ilim
bilinç: şuur
birey: ferd
birim: tane
birleşik: mürekkep
bölüm: kısım
bulgu: keşif

(Ataç’ın Sözcükleri, TDK)


— b’deyim daha. Bu kelimelerin (Nurullah Ataç "tilcik" demeyi önermiş kelime ya da sözcük yerine) hepsi türetilmiş değil, tıpkı ilk listede sıraladıklarımın bir kısmının olmadığı gibi. (Bakalım bulabilecek miyim…)

"Onu" bulamadım ama bunu buldum:

Yalın Dil

Anayasa’nın yeni yazımı (yazım sözünü metin karşılığı olarak deniyorum) ile dil işinde büyük bir adım atıldı: Türkçe bir dilden güçsüz değildir: özenle, sevgiyle işlersek, düşüncenin bütün inceliklerini söyliyebilir.

Yeni yazım bu güveni, öyle sanıyorum, daha inanamamış olanlarada aşılayacaktır: alışkanlığı öne sürerek günün eğinimlerine (eğinim: temayül) karşı koyanlar da, Anayasa’daki sözleri artık ister istemez kullanacak, onlarla yazacak, giderek onlarla düşünceklerdir. Onlara bir ısındılar mı, öteki sözlerin de onlara uygun olmasını kendiliklerinden ararlar.

Özge bir büyü vardır dil pınarında! bir yol içen bir daha alamaz kendini. İlk günlerde hangimiz durumsamadık? hangimiz: "Boşunadır bu çabalama!" demedik? Doğrusunu söyliyelim, hangimiz eğlenmedik? hangimiz "Bizim olgun, tatlı dilimizi bozuyorlar!" deyip kızmadık? Eski dilin daracık sınırları içine kapanmış olduğumuzu duymuyor, onun yapma parıltısını göğün ışığı sanıyor, dudak kıvırdığımız uğraşmaların gerçek genişliğe kavuşmak için olduğunu anlamıyorduk. Büğün durumsıyanlar, inanmıyanlar, anlamıyanlar da ağızlarını Türkçenin yaratıcı suyuna değdirince bizimle birlik olacak, yerdiklerini, güldüklerini unutup bizimle çalışacaklardır. Dileriz geçsinler bizi!..

Türkçecilik akışına katılmıyanların suçu, hep kurulmuş diller üzerinde düşünmeleridir. Büğünkü Fıransızcayı, Alamancayı, İngilizceyi ele alıyor, onların olgunluğuna vuruluyor: "Böyle mi bizim dilimiz?" diyorlar. Değil öyle. Ancak biz de deriz onlara: "Neden şimdiki Fıransızcaya bakıyorsunuz? XVI. yüzyılın büyük Fıransız yazarlarını, Amyot’u, Rabelais’yi, Montaigne’i okusanız a! Onlar da düşündüklerini söyliyebilmek, istediklerini anlatacak sözleri bulmak için çırpınmıyorlar mı? Bir söz uyduruyor, sonra onu beğenmiyor, bir başkasını arıyorlar. Şimdi sizin pek sevdiğiniz, pek kıvrak bulduğunuz Fıransızca onların emeklerinden doğmuştur. Açın Du Bellay’nin Defense et illustration de la langue française (Fıransız dilinin savunup (savunmak: müdafaa etmek) ünlenmesi) adlı betisini, Fıransız dilinin LAtinceye göre güçsüz, kurak olduğunu söyliyenlerden yakınıyor, bir gün Fıransızcanın gelişeceğini, Latinceyi geçeceğini bildiriyor. Siz onun bildirdiği günlere yetişmişsiniz, önceden neler olmuş, orasını araştırmıyorsunuz. Fıransızcanın başarabildiğini Türkçe neden başaramasın? Bilin ki bir dil, bir dilden aşağı değildir. Biri nereye barmışsa öteki de varabilir. Güveniniz, seviniz, yüreğinizde dilinizi işlemeğe, genişletmeğe gerekli od olsun, yeter."

Neden tâ Fıransızcaya gidiyoruz? Kendi dilimiz üzerinde duralım. Büğün Osmanlıca dediğimiz… Gücüme gidiyor Osmanlıca demek; severim o dili, bizimdir de onun için. Arapçadan, Farsçadan birçok söz almış, gene de onlara bizim kokumuzu, bizim tadımızı sindirebilmiş. Fuzuli, Baki, Nedim Osmanlıca mı yazmışlar? Nevai’nin yazdıkları da Arapça, Farsça sözlerle dolu, Herat’a da Osmanlı kenti mi diyeceğiz? Türkçedir hepsi. Naci bile "Yegâne sevgilimizdir lisan-i osmani" derken Türkçe düşünmüş Türkçe söylemiştir… Neyse kolaylık için ben de Osmanlıca diyeyim.

Büğün Osmanlıca dediğimiz Türkçeye bayılanlar, genişliğini gücünü tansıklıyanlar (tansıklamak: hayran olmak) var. Ancak onlar da Baki’den bu yana gelmiş ozanlarımızı okuyorlar. Osmanlıcanın kurulma çağına baktıkları yok. Şeyhi’yi, Ahmet Paşa’yı, Necati’yi, daha öncekileri okusunlar, hepsinin aramakta olduklarını, düşündüklerini, duyduklarını söyliyebilecek bir dil edinmeğe çabaladıklarını görürler. Onların bin bir eksiği, bin bir uygunsuzluğu olan dillerinden Bak’nin Naili’nin o güzelim dili nasıl çıkıvermiş? Fuzuli eline aldığında Osmanlıca daha olgun değil ,bir "diken" daha: Fuzuli gene de dudak bükmemiş, atmamış onu: "Nevbahar olgıç dikenden berk-i gül izhâr olur" deyip çalışmış.

XVI. yüzyıl Fıransız yazarları, Baki’den önceki Türk ozanları ne yapmışlarsa biz de şimdi onu yapmağa çalışıyoruz. "İçimizde bir Rabelais, bir Montaigne, bir Şeyhi ile bir Necati mi var sanki" diyeceksiniz. Biz de size karşılık şunu deriz: "Bir yol sorarız size: içimizde öyle kimseler olmadığını ne biliyorsunuz? Rabelais ile Montaingne ortaya: ‘Büyüğüz biz!’ diyerek mi çıkmışlar? Dillerini kurmak için ellerinden geleni yapmışlar. Onların büyük olduğu kendilerinden yıllarca sonra anlaşılmış. Biz de elimizden geleni yapıyoruz. İçimizde gerçekten büyükler varsa, yüzyıllar onların da değerini belirtir. Diyelim ki yoktur, ne çıkar olmazsa? Büyük değiliz diye elimizden geleni de yapmıyacak mıyız? bizden sonra geleceklerin işini biraz olsun kolaylaştırmağa çaılışmıyacak mıyız? Daha ilerisine gidelim: Türkçenin gerçekten büyük yazarı sayılacak, Montaigne gibi, Amyot gibi bir dil kurmak gücünü gösterebilecek kişi gelince, bizim emeklerimizden assılanmıyacak, yenibaştan başlayıp hepsini kendi kuracak. Varsın öyle olsun! biz dilimize sevgimizi, inancımızı göstermiyelim mi?

Anayasa’nın yeni yazımı dil işinde büyük bir adımdır; ancak bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Bize birkaç söz getirmiştir, onlara sevindik; gene de doğrusunu söyliyeyim, ben onun getirdiği sözlerden çok getirmediklerini, getirmekten çekindiklerini düşünüyprım. Hepimizin bildiğimiz, kamuya dek işledikleri söylenerek birçok Arapça sözler bırakılmış. Doğru, millet sözünü hepimiz biliyoruz, ulus, budun sözlerini ise yadırgıyoruz. Yalnız iş bilmekte, alışık olmakta, yadırgamakta değil. Bu düşünce ile gidersek belki bir sözü bile kaldıramayız. Mebus‘u da hepimiz bilmiyor muyduk? milletvekili‘ni yadırgamıyacak mıyız? millet ile vekil sözlerini birleştirmekle, bir arada yazmakla iş bitmez… Gene Türkçe değildir. Neden bir arada yazacağım? Çoğulunda milletvekililer diyebilecek miyiz? Onların birleşmesi yapma bir birleşmedir; dilimizin öz kurallarına uygun değildir. Yadırganacak olduktan sonra milletvekili yerine başka bir söz de alınabilirdi. Müdde-i umumi‘yi hepimiz değilse de çoğumuz biliriz; savcı, başsavcı sözlerini ise yeni öğreneceğiz. Demek ki alışkanlık, yadırgamak bir ölçü olamaz. Hele hazır üye sözüne ısınamadım. Hazır, amâde anlamında Türkçeleşmiştir; ancak bir yerde bulunan anlamında kamunun diline işlememiştir. Belki bir "Allah her yerde hâzır u nâzırdır" sözü kolayca anlaşılır. Orada da hazır değil, hâzır… Uzatma imini istediğiniz kadar kaldırın, o gene oradadır, orada hâzır‘dır. Bunlar gibi daha birçok sözler üzerinde durabiliriz.

Durmıyalım. Biliyoruz, bu büyük adım bir ilk adımdır. Birkaç yıl geçsin bu yeni yazımda da değişiklikler olacaktır. Dil günden güne Türkçeleşiyor, arılanıyor, yalınlaşıyor. Anayasa’nın getirdiği sözlere çabuk alışacağız, pek yakında onun dilini eski bulacağız. Öyle olunca da gene çevrenin sıkısına uyulup belki gene çekine çekine Anayasa’yı yeniden yazacaklar. Şimdilik Anayasa’nın da, bütün kanun dilinin de öztürkçe yolunu tuttuğunu bilmemiz yeter.

(Günlerin Getirdiği, YKY)

(…) Niçin çıkıyor Türk Dili dergisi? İlk sayısının başında söylüyor; türkçeyi sevenleri, türkçeye inananları, türkçenin yeni isterlere uygun bir dil olmasına çalışanları bir araya toplamak için çıkıyor. Bir araya toplıyacak da dil birliği etmelerini mi sağlıyacak? Hayır, karışmıyacak onların kullandığı dile, onlara yol göstermiyecek, bir güdüm altına almıyacak onları, Türk Dil Kurumu’nun yaptığı kelimeleri kullanmalarını buyurmıyacak, özgürlüklerini, yani hürriyetlerini daraltmağa yeltenmiyecek. Türkçeyi sevsinler, türkçeye inansınlar, yeter bu onun için. Türkçeyi sevsinler, türkçeye inansınlar da Türk Dil Kurumu’nun yaptığı kelimeleri beğenmesinler, zarar yok, kendileri daha iyilerini, daha doğrularını arasınlar, bulsunlar, yaysınlar. Bunun için isterlerse birbirileriyle çekişsinler, Türk Dili dergisi içinde çekişsinler, ona da razıyız. Onların gönüllerindeki sevgiden, inandan yarının ışıklı dili doğacağını biliriz onun için.

Türkçeyi sevmek, türkçeye inanmak ne demektir? Büğün birtakım yazarlarımız var, dil devrimine dudak büküyorlar. Gücün, yani zorla uydurulmuş bir iş olduğunu söylüyorlar, Türk Dil Kurumu’nun bunca yıldır çalışmalarının boş olduğunu, bir şeye yaramadığını, bir ihtiyacı karşılamadığını söylüyorlar. Onlar da türkçeyi sevmiyor mu? onlar da türkçeye inanmıyor mu? Biz, türkçeye yalnız biz inanıyoruz mu diyoruz? sevgiyi, inanı tekel altına almağa mı kalkıyoruz? Halide Edip Adıvar, Şekip Tunç, Fuat Başgil, Ziyaeddin Fındıkoğlu, kısacası bizi beğenmiyenler, bizden olmıyanlar, türkçenin düşmanı mıdır? onlar da "ak ğınlı" kimselerdir. Kendilerine "ak ağınlı" dediğim için kızmasınlar, gücenmesinler, kötü bir söz değildir "ak ağınlı" demek. Hani onlar "hüsnüniyet" demiyorlar mı? işte onun türkçesi. Kaba türkçesi, doğrusunu ararsanız ince türkçesi… Onlar da ak ağınlı kimselerdir, onlar da türkçenin iyiliğini isterler, ama işte böyle "hüsnüniyet" gibi yabancı sözlerin türkçesi olabileceğine inanmıyorlar, bizler eski yazılardan bulup gösterdik mi, yahut kendimiz yaptık mı, onları da beğenmiyorlar, arapçası kalsın, farsçası kalsın diye direniyorlar. İşte bu yüzden bize onlar türkçeyi sevmiyor, türkçeye inanmıyor gibi geliyor. Ne denli ak ağınlı olurlarsa olsunlar, türkçenin kendi yağı ile kavrulmasını, bağımsız olmasını, kendi varı ile gelişip genişlemesini uslarına bir türlü yediremiyorlar. Biliyoruz onların da türkçeyi sevdiklerini, türkçeye inandıklarını, ancak onların sevgisi, onların inanı bizimki gibi değil. Onlar kendi sevgilerini, kendi inanlarını yaymağa çalıştıkları gibi biz de Türk Dili dergisinde kendi sevgimizi, kendi inanımızı yaymağa çalışacağız. (…)

(Bir Dergi – Söyleşiler, YKY)


"Onu" bulamadım, benzer iki alıntı buldum:

Sevemiyorum şu "genel" sözünü: "general" sözüne benzesin diye kurulduğu besbelli; sevmiyorum ya, daha bir iyisini bulamadım, hepil‘i hepsil‘i bir denemeli.

ile

"Ben uydurdum bu sözü. Pek de beğenmedim. Şimdilik bir iyisini buluncaya değin böyle diyeceğim."

Resim yok; okumayıverin e siz de!

kipats, kipats, kipats… / quizzas, quizzas, quizzas..

Yazacak çok şey var, notlarımı aldım da, nereden başlasam (gördüğünüz gibi "Bodrum, Bodrum.." ref’ini de riff’ini de vermekten imtina eyledim, eyliyorum, etme eyleme canım…).

Kültür Bakanlığı’nın yazar/şairlere dair kalın ve fakat ucuz, güzel bir dizisi var (bakalım bağlantı bulabilecek miyim… derli toplu bir bağlantı bulamadım; bakanlığın 2011 yılı basımları arasında bakınarak bir fikir edinebilirsiniz mesela, hani eski bir resme bakarken, hani yılları sayar da insan… ). İşte, ünlü, az ünlü pekçok kişiye sormuşlar (100 kişiye sorduk…), onlar da kalemleri döndüğünce yazmışlar kapak kişisi hakkında. işte orada, Nurullah Ataç hakkında yazanlardan biri de (Murat Belge) TDK’nın vaktiyle yayınladığı "Ataç’ın Sözcükleri" adında bir kipattan bahseder: Ataç’ın ürettiği kelimelerden birçoğu tutmadı, ama tutan "azınlık"ın sayısı da yadsınamayacak kadar çok (kipat ofiste kaldı, iki gündür biraz under the weather’dım üstünüze afiyet, yarın okula gidince, örnekleri saydırırım yorumlar kısmına).

Brian Ece’ye Terry Pratchett’ın "Tiffany Aching" serisini tavsiye etmişti (görüldüğü üzere sevgili B&N ailemizin her bireyine süper tavsiyelerde bulunagelirler), biz de Ece ile tatile çıkmadan evvel tatilde güzel güzel okusun diye her yerde aradık taradık fakat sanal olmayan hiçbir yerde bulamadık dizinin kitaplarını (4 tane var: Küçük Özgür Adamlar; Gökyüzü Dolu Şapka; Kış Ustası; Geceye Bürüneceğim). Hal böyle olunca, idareten başka kipatları aldık yanımıza, onları da dönünce internetten sipariş edelim dedik.

Uzun zamandır özellikle de eski basımlı kitapları almak için kullandığım harikulade bir site var: nadirkitap.com. Onlarca sahafın listesinden ortak arama yapıp, istediğiniz kipatı kolayca almanızı sağlayan bir aracı site. İlk olarak çocukluğumda bana satranç oynamayı öğreten Robert Danielsson & Mats Andersson’un "Çocuklar için Satranç: Şah Mat" kipatı ile,   okuduğumu ilk hatırladığım romanlardan olan Hugh Lofting’in Doktor Dolittle’ın Serüvenleri‘ni (ki, benim okuduğum da işte bu baskıydı: Doktor Amca’nın Maceraları) sipariş etmiştim, hatta bizim yaban ellerde olduğumuzdan kelli annemle düşesin adreslerine göndertmiştim kipatları. En son geçenlerde bizim raflarda Şibe’ye tatil kipatları bakarken (Ayça Şen – Kalın Kitap; Oliver Sacks – Karısını Şapka Sanan Adam; Atilla Atalay – Ebekulak; Jonathan Ames – Gece Gibi Geçiyorum; Julian Barnes – 10.5 Bölümde Dünya Tarihi) Jonathan Ames’in kitabının Türkçesinin artık bizim raflarımızda olmadığını fark edip, yinegene nadirkitap’ın kapısını tıklattım, hazır onu istetirken, ek olarak işte başlarda belirttiğim "Ataç’ın Sözcükleri"ni (4TL), yıllardır almaya heves edegeldiğim, ama "nasılsa hepsini eXpress’te yayınlanırken okudum" diye artistlik tasladığım Haydar Ergülen’in "Düzyazı: 100 Yazı"sını (9TL) da aldım. Ece’ye de, "Tiffany Sızı"nın kipatlarının yanısıra, nicedir onu tanıştırmak istediğim Baskan Yayınlarının İdeal Kitaplık serisinden birkaç başlık sipariş ettim (Soğuk Duvarı; Esrarengiz Oduncular; Milyonluk Çanta; Dostluk Çemberi – beher 5TL). Geçen hafta sinemada "Kahraman Şövalye Justin" filmini izlemiştik (bağlantı, çok lazımsa – fena film değildi bu arada, zaten Espanyol oluşu alamet-i farikası / kesin yanlış kullanmışımdır bunu da – geçen gün bir mail’de "taam etmeyi" yanlış yerde kullanmışım da Nergis Hanım çekiverdi kulağımı… 8), işte geçen hafta diyordum, Şovalye Justin’i izledik, beğendik, hemen çıkışına Nadir Kipat’tan Ivanhoe’yu buldum, meğerse onun olduğu sahaf hemen yanımızdaki (eh ~) Devr-i Alem Sahaf değil miymiş (Tunalı Pasajı, alt kat), onu da elden alalım dedim (didim), başka bir dünyaya girdim, tam sahaf gibi bir sahaf, üstelik askılı şort giyen, ak sakallı bir amca (Hakan Köseoğlu mu desem, Betül mü, o tatlılıkta), raflarda eski kitaplar (aaa, ciddi mi! 8P) – artı dergiler, çocukluğumun çizgi romanları setler halinde (Alaska – Ken Parker tüm seri 40 kitap 320TL; Rom vardı bir de (Uzay Şovalyesi) – onun da ilk sayısı, son sayısı vardı bende: ortaokulda hava yağmurlu diye beden dersimizi sınıfta icra ediyorduk da öğretmen yakalayıp el koymuştu o son sayıya, hala yanarım, neyse var işte orada…). Ankara’daysanız mutlaka bir gidip görün derim: Tunalı Pasajı alt kat – Kuğulu Park’ın orada Ceviz, Mado, İş Bankası var, onun karşısında. 

Nadirkitap’ta Cemil Kavukçu’nun kitaplarına bakınıyordum ki, bir şey gördüm, üzüldüm biraz (ama biraz, zira anlaşılır bir şey; biz de buralardan göçerken nice kipatı dağıtmadık mı…). Anlaşılan Fethi Naci‘nin kitaplığını Lale Hanım sahaflara vermiş. Başo boşuna dememişti vaktiyle "Neler neler getirir / insanın aklına / şu açan kiraz çiçeği!", ne hikayeler çıkar şunlardan, ne çıkarsamalar, çoğu da bariz. Neyse, üşenmeyeyim, hepsini tek tek bağlantılandırayım, tanesi ortalama 25TL, imzasız isteyene 5TL, yetişen alıyor!..

   
  

   

Cemil Kavukçu’yu benden başka Norman Mailer’a benzeten var mıdır? Vardır herhalde. (Bahar?)


Hangisi hangisi?

Bir de (ey) sevgili kâri, şimdi senden (sizden) ne gizleyeceğim, ağır sabur subur kipatları aştım da geldim, en son işte Julian Barnes’ın "Before She Met Me"sine çattım (ve tekrar: yahu ne kötü kipattı o öyle – entel dantel de değildi ama işte enteller danteller getiriyor hep bunları başımıza) aaa, zaten yazmışım ya (ey) sevgili kâri, neden uyarmıyorsun? Onu yazmışım ama şunu yazmamışım, kipatı Düşes Kipatlığı‘ndan aldım ya, hemen tabii şikayette bulundum kendilerine, heyhat ki meğer oysa ki mamafih, düşes bunu okumamış gel bak şimdi şu işe (bu kipatlığına dair aslında ikinci şikayetim – ilkini Coetzee’nin Grace’ini okuduktan sonra yapmıştım Serz Enişte). Beni kipatın dandiniliği kadar, arkasına yazan (hem de bildiğin koskoca "the Guardian") arkadaş da üzdü, hemen bakalım ne demiş:

"Frighteningly plausible… stunningy well done" – the Guardian (hadelen)

Bunu da bunu da sevgili düşesimize iletince ondan şu cevap geldi:

"Frighteningly (…) plausible" yazmış olmasın (mealinde)

ben de buna şu yorumla karşılık verdim:

"Frighteningly (…) p (…) l (…) au (…) sible"

ama olsa olsa böyle olmuştur dedirtiyor kipat. Neyse, işte Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı; River Swimmer; Secret History; bu ismi lazım değil falan derken, son darbeyi de Hobbes üzerine (yaşamı, eserleri) olan kipatçık vurdu, iyice ağırlaştım (paralelden de şu Jeff Vandermeer’in The Status hikayesi sıktıkça sıkıyor). Şu geçen gün bahsettiğim SF Signal‘in eylül ayı BKFK (Bilim Kurgu Fantezi Korku) kipatları listesinde bir kapağa takıldım (daha evvelden de Geekomancy’nin kapağına "takılıp" kendisiyle bu mecrada zevkli bir maceraya atılmış idim, yani yabancısı değilim bu kapak kızları kipatlarının ;P), edindim, okudum beğendim (Melissa F. Olson – Dead Spots), kapaktaki kız da (özellikle de Trail of Dead’deki) ne kadar Breaking In’in Melanie‘sine (Odette Annable) benziyor öyle (severim)! İlk kitabı okudum, hiç öyle entel dantel değil: vampir, kurtadam, cadı, bir de yeni bir tür hep beraber polisiye oh ne güzel. Geçen gün ikinci kipatı da aldım, okuyorum şimdi, bu bitince üçüncüye de başlarım, canım sağolsun, daha ne! 8)

Anahtar kelimeler, özet, bu yazı için almış olduğum notlar: Ataç’ın Sözcükleri, TDK, Nadirkitap.com, Melissa Olson – Dark Spot (& Kapağı), Baskan Yayınları, Cemil Kavukçu -> Fethi & Lale Naci, Devr-i Alem Sahaf.

TL;DR

Merhabalar, son zamanlardaki halimizi pek iyi özetleyen bir internet deyimi var: TL;DR. Halbuki, bizim zamanımızda RTFM vardı, öyle bir geek-topluluktuk, sonra twitter çıktı ve bugünlere geldik. Özetle (ahkam mode on:) yıllar boyu çalışıp, didinip, gayet bilimsel, detaylıca bir şeyi anlatmanız, bir kumpası ortaya çıkarmanız, gerçekleri (hem de bilimsel gerçekler olsun bunlar) açıklamanız artık kimsenin umurunda değil (daha evvelden de buna benzer bir şey yazmıştım: çocukluğumuzun filmleri kötü adamların/politikacıların gizli kapılar altında çevirdikleri pis işleri kaydedilmekte olduklarından habersiz, büyük bir fütursuzluk ve aymazlıkla ballandıra ballandıra anlatışlarının dünyanın dört bir yanındaki televizyonlara düşüşüyle "mutlu son" olarak biterdi – artık böyle bir şey yok, her şeyin bir açıklaması var, bunu da gördük. Yani özetle: ertesi gün diye bir şey yok / ya da daha doğrusu, var).

Bu ille de doğrular, yalnızca doğrular.. için de genel-geçer bir kural değil üstelik, daha zararsız mecralarda da etkisini gösteriyor. Takip edegeldiğim internet dergilerinden olan SF Signal, bu ayla birlikte, 2014 yılında kendilerine gönderilen kipat listesini açıklamış, bir de bu ay çıkacak bilim-kurgu, korku, fantazi vs. kitaplarının listesini vermiş, özetle: say say bitmez (378 imiş). Bilimsel makaleler de öyle: her ay onbinlerce makale yayınlanıyor.

Indexler (eleştirmenler, arama motorları, inceleme yazarları) doğal olarak her geçen gün daha önem kazanıyor (ne kadar klişe bir cümle oldu), yani dünyanın en güzel buluşunu da yapsanız, en güzel kitabını da yazsanız, "siz neymişsiniz be abi" olsanız da başarıya ulaşacağınızın, keşfedileceğinizin garantisi yok. Şarkıcı, oyuncu, görsel bir şeyci iseniz durumunuz daha da vahim: o takdirde yetenekli olup olmadığınız çok daha arka planda, şans çok daha ön planda, falan filan (ahkam mode off).

Ne diyordum ben? Hah, too long; didn’t read, 145 karakterde görüşelim çok isterseniz. Ah! Bir de resim tabii, resim çok önemli, resim olmalı — Barış müthiş bir Wes Anderson kipatı hediye etti sağolsun (yine de Bahar’da bu kipattan -büyük ihtimalle- yokken benim istediğim zaman açıp okuyabilmem kaderin adaletsizliğine delalet değildir de, nedir?), işte orada, Moonrise Kingdom’ın çocukların evde olduğu sahnelerin bilmemkimin (hatırlayamadım, bakınca da bulamadım) tablolarından etkilendiği/gönderme yapıldığı söylenmiş de, hayır bence, kesinlikle Carl Larsson idi! (bana ne! bana ne!) Misal:


Tatil ve tatil kipatları

Bugün Ece ile birlikte çıktığımız 10 günlük tatilin son günü; bana sorarsanız (sormasanız bile), ideal olacak süreyi biraz geçirdik, neyse, bir aksilik olmaz ise yarın Ankara’da Bengü’yle kahvaltı yapacağız (My Breakfast in Tiffany, with André — bunun "My Breakfast was André versiyonunu öğrendim: espri olarak bilmemkaçyılı oskar ödüllerinde kullanılmış, benim de çok komiğime gitti doğrusu).

Bir ay kadar önce elimde Jim Harrison’ın "The River Swimmer"ı vardı; Neslihan’la Brian’ın düğününe giderken yanımda idi. İki uzun hikayeden (novella) mürekkep bir kipat idi, Jim Harrison’ı daha evvelden okumuşluğum yok idi, entel dantel dergilerinden (yalannnn, AV Club’dan) tanıyıp, meraklanmış; adına enternet denen bu uçsuz bucaksız alemde bulamayınca da, ODTÜ küpüthanesinden (evet, kitaba "kipat" demek belki bir yere kadar ama "küpüthane" hiç olmadı şimdi, ben de fark ettim, söz yok bir daha) rica etmiş ve dahi sonrasında unutmuş idim — taa ki işte tam da yola çıkacakken sağolsunlar beni haberdar ettiler de tanışabildik kendisiyle (meğer ki çok önemli bir ağabeyimiz imiş modırn amerikın litrıçır’da (veri veri maç); Ernest Hemingway filan gibi). Ne diyordum, evet, yes please thank you, iki uzun hikaye var idi, birincisi "The Land of Unlikeness" ki, hikayenin bir ressamın üzerinden anlatılmasına paralel olarak, hikaye de bir hikayeden çok bir tabloyu andırıyordu (nasıl yani? ben anlatamam, işte hikayeyi okuyun, göreceksiniz, tavsiye ederim). Ben çok beğendim kendi payıma. Sonra entel dantel kaynaklarıma (Google & Wikipedia) sordum, soruşturdum, "Ben çok beğendim bu amcayı kendi payıma, siz daha neler söyleyebilirsiniz?" diye de, bir tanesi (Wiki) amcanın aslına bakarsam çok da karakteristik (kökeni taşra/tarla/çiftlik işte rural dediğimiz yerler olan bölgelerden çıkıp şehirde belli bir entelektüel seviyeye erişmiş erkeklerin genelde çıktıkları yerlere döndüklerinde/ziyaretlerinde yaşadığı şeyler (neyler?), doğadan gelen o (yarı-)vahşi çağrının lezzeti falan filan (böyle yazdığıma bakmayın, dediğim gibi, ilk hikaye tam da bu tatta ve çok güzeldi). İkinci kaynak (Google vasıtasıyla bulunan feminist bir eleştiri) ise arkadaşın bildiğin şövenist-maço-hırt (ki bendeki Hemingway de bu bağlamda bir arkadaştır) biri olduğundan dem vuruyordu ve "otur, sıfır!" mealinde yargıyla bir eleştirinin daha sonuna geliyordu (şimdi internet yok, bu satırları text-editor’e yazıyorum, elbet bir gün kızgın kumlar, sanal sular – işte o vakit bu eleştiri yazısını da bulur (bulursam), bağlantısını veririm). Böylelikle kipattaki ikinci hikaye olan ve kipata da adını veren "The River Swimmer"a bu kanıların bilgisiyle başlamış oldum. Ondandır diyeceğim ama değil. Hakikaten de hodbin bir gidişatla fantastikten gerçeğe, ilk hikayenin olaysızlığına karşılık verircesine her türlü aksiyonun yer aldığı saçmasapan bir hikaye idi (listeye baktım şimdi: 2 yıldız vermişim bu hikayeye; ilkine 4). Yine de birkaç kitabını daha okuyacağım Jim Amca’nın (kulübesi).

Ece ile 10 günlük tatile çıkarken (fiziksel olarak – as opposed to e-books) yanıma aldığım kipatlar: Neslihan’ın tavsiyelediği Donna Tartt – The Secret History; Julian Barnes – Before She Met Me; neşe pınarım Şopi’nin "Ölümün Anlamı"; "A very short introduction to Hobbes" (lisans yıllarında Leviathan’ı okuduğumdan beri tövbeliydim aslında Hobbes’la bir daha görüşmeye (bir de, Leviathan’ı okumuşluğum var ya, her fırsatta ifade ederim bunu, yani Leviathan’ı okumuşluğumun olduğunu, kolay iş değil hani…)) — başka? Sanal olarak bir süredir, ara ara John Banville’in "The Untouchable"ına göz gezdiriyordum, yanına ek olarak Brian’dan "The Situation" vesilesi ile duyduğum Jeff Vandermeer’in, o hikayesini de kapsayan "The Third Bear" toplamasını almıştım (Situation’ı hala okumaktayım, pek sarmadı).

Ben edebiyatta zeki, aykırı (hele de zengin), öyle kendi aralarında cool, etraflarını iplemeyen, kendi aralarında felsefe konuşan çocuk ve gençleri pek sevmem (Glass Ailesi bir yere kadar istisnadır ama çok da zorlamayalım şimdi). Edebiyatta tahammül edemem, gerçek hayatta ne yapayım? Neyse ki gerçek hayatta pek karşılaşmadım – bir tanesi vardı mesela, onu da the Royal Tenenbaums’da Gwyneth Palthrow’a oynattılar (Margot’nun TR şubesi). İşte Donna Tartt’ın (halk arasında Düşes’in kanlısı olarak da anılır) The Secret History‘si de böyle genç kardeşlerimiz hakkında. Aman her bir şeyi o kadar iyi biliyorlar ki, (bu paragrafta ikidir annelerin çocukların bilgiç bir şey söylediklerinde ağızlarının ortasına çaktıkları ellerinin tersine göndermede bulunup, sonrasında siliyorum çünkü tamam, tasvip etmiyorum ama, hayır, biz niye yedik o zaman? Haydi yedik daha niye hala her gün arıyoruz, hatır soruyoruz? Nerede bu istikrar, nerede bu devlet?). Romanı bu gençlerin arasına yeni gelen ezik fakir kardeşin ağzından dinliyoruz – olaylar 80lerde geçmesine rağmen 1950lerin Amerikası (iyi bilirim, master tezimi bu konu üzerine yapmışlığım vardır 8P) baz alınmış, yazar Great Gatsby’yi okumuş, bir ihtimal Trier’in (ki günahım kadar sevmem pis herifi) Idioterne’sini de izlemiş ve çok beğenmiş (bu ilk kitabı bu arada, toplam üç kitabı var (sanırım) ve üçüncüsüyle Pulitzer’i almış Donna Turtası). Bakın böyle de kesin ahkam keser, yargı veririm, şipşak. Bu noktada şaşırabilirsiniz ama kitabı pek beğenmesem de, kötü diyemem (5 üzerinden 2.5 diyeyim, siz de anlayın). Özellikle Riçırd’ın (kipatın anlatıcısı) semestre tatilinde hippinin yanında çalışırken donma tehlikesi geçirdiği günleri anlattığı bölüm hakikaten çok usta işi ve etkileyici idi (heyhat kitabın geri kalanıyla hiçbir alakası yoktu).

Oflaya puflaya evvelsi gün onu bitirince, öteden beri sevdiğim bir yazar olan Julian Barnes’ın "Before She Met Me"sine (Düşes Kipatlığı’ndan) başladım. Bugün bitti. Yazara da yazık, bana da yazık: haydi ben iki gün sonra unuturum, geçer gider ama sevgili JB bir ömür boyu o kipatın dandikliğinin sızısını içinde taşımayacak mı? (5 üzerinden 0.5 – o yarım puan da, çok ilginç bir biçimde, inandırıcılıktan uzak erkek karakterlerin (Graham & Joe) aksine, kadın karakterin (Ann) sonnnnn derece başarılı yazılmasından geldi: keşke Ann kipattan sonra kendi yoluna gidip, kendi romanlarını yazsa imiş / ben zaten ilk olarak 10.5 Bölümde Dünya Tarihi’ni okuduğumda da Julian Barnes’ın kadın olduğuna hükmetmiştim). JB’ın özelini bilince, Pat’in buna yaptıkları daha da bir şey (ney?) geldi bu arada.

Bu kadar kipatsal kalp kırıklığından sonra teselliyi beni her daim neşelendirip, günümü şenlendiren yaşama sevinci menbağı Şopi’de buldum:

(…) ölüm öznel bakımdan sadece bilinci ilgilendirir. Şimdi bu bilinç kaybının keyfiyetini herkes bir ölçüde uykuya dalıştan çıkarabilir; fakat gerçekten bayılan kimse bunu daha da iyi bilir, çünkü burada geçiş uykuda olduğu gibi tedricen ve rüyalar eşliğinde gerçekleşmez, önce bizi bilincimiz henüz tam olarak yerindeyken görme duyusu terk eder, hemen ardından derin bir tam bilinçsizlik hali bunun üzerine biner. Duyu/algı eşlik ettiği kadarıyla bu katiyen nahoş bir şey değildir; ve hiç kuşku yok ki ölüm uykunun kardeşiyse bayılma nöbeti de onun ikiz kardeşidir. Hatta kaza sonucu ölüm de acı verici bir şey olamaz, çünkü genellikle derin yaralar bile bir zaman geçtikten sonra hissedilmez ve çoğu zaman ancak harici belirtilerinden dikkati çeker. Eğer ölümcül ise bunun anlaşılmasından kısa bir süre önce bilinç kaybolacaktır ve eğer daha sonra ölümle sonuçlanırsa durum diğer hastalıklarımızda nasılsa öyledir. Suda veya kömür dumanıyla ya da asılarak bilincini kaybeden herkes gayet iyi bilindiği üzere bunun acısız sancısız gerçekleştiğini söyler. Ve şimdi son olarak doğal sebeplerle ölüm, yaşlılıkla, ötenazi yoluyla ölüm bile varoluştan hissedilmez bir tarzda tedrici bir kayboluş ve çıkıştır. Yaşlılıkta ihtiraslar ve arzular, nesnelerine duyarlılıkla birlikte yavaş yavaş azalır; duygular artık kendilerini heyecanlandıracak bir şey bulamazlar; çünkü zihnimizde canlanan resimler zayıfladıkça zayıflar, tasavvurlar canlılığını gittikçe kaybeder. İzlenimler artık üzerimize yapışıp kalmaz, herhangi bir iz emare bırakmadan gelir geçer; günler gittikçe hızlanır; olaylar anlamını kaybeder; her şeyin rengi soluklaşır. Yaşlı, yılların yorgunluğuyla iki büklüm, şimdi eski benliğinin bir gölgesinden veya hayaletinden ibaret, ya sendeleyerek dolaşır ya da bir köşede dinlenir. Geriye ölümün yok edeceği daha ne vardır? Bir gün uyuklaması son uyuklama olur ve rüyaları —-dır. Bunlar Hamlet’in meşhur monoloğunda hakkında soru sorduğu rüyalardır. Bizim tam şimdi bu rüyaları gördüğümüze inanıyorum.

Schopenhauer, "Ölümün Anlamı", Say Yayınları, çeviren: Ahmet Aydoğan

Sarkastik kısımlar bir yana (evet, sarkazm yapmayı severim, hayır sevmem), bir de o "rüyaları —-dır" kısmı var ki, onu ben de anlamadım, kipatta öyle idi, ben de anlamadan geçirdim (ben zaten sadece resimlerine bakmakla yetiniyorum), neyse, ne diyordum, hah, evet, Hamlet diyor ya, doğrusu benim de aklıma vaktiyle Gerontion eliyle TSE üzerinden değindiğim şu Measure for Measure alıntısı geldiydi:

Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming on both

Şopiciğim, bu ahkamlarında bir de ilginç bir noktaya değiniyor – özetleyecek olursam: yahu ölümden sonra ne olacak diye bu kadar konuşup tartışıyorsunuz da, aşkolsun, içinizden bir (o tam olarak bu kelimeleri kullanmasa da) Allahın kulu da çıkıp ‘peki ya doğumdan önce ne var?’ demiyor e pes vallahi!

Özetlemeyecek olursam da:

Ruhun ölümsüzlüğü umuduna her zaman "daha iyi bir dünya" umudu eklenir; bu mevcut dünyanın çok değerli olmadığının işaretidir. Bütün bunlara şu da ilave edilmelidir, ölümden sonra akıbetimizin ne olacağı sorusu kesinlikle hem sözlü hem de yazılı olarak ölümden önceki halimizin ne olduğu sorusundan on bin kez daha fazla ele alınıp tartışılmıştır. (a.g.e., a.e.g. / Ahmet Emir Gümrükçüoğlu)

(sonrasında reenkarnasyon düşünceleri dolayısıyla bu konuda Budistlere haklarını teslim ediyor)

başka bir şeyler daha diyecektim ama hatırlayamadım şimdi. Bunları güzel manzaralı balkondan yazıyorum, hatta resmini çekeyim şimdi bilgisayarın ekranı ile birlikte, bir saniye…

 

Ece ile ilkin Altınoluk’a babamların yanına gittik, sonrasında da Artur’a, diğer dedesinin yanına geldik. Artur Bengü ile tanıştığımız yer (Sene 1996), şans eseri (her seferinde şans eseri oluyor zaten Emren ile karşılaştık, Tita ile tanıştık. Tita Slovenyalı imiş; ona "Ptij’un horoz adamlarını ve daha pek çok karanlık sırrınızı biliyorum!" dedim (ben de Nerea eliyle Blas’dan öğrenmiştim 8) — böyle yazınca da ("Tita Slovenyalı imiş"den başlayıp "dedim" kısmına kadar, sanki Lale Müldür yazmış gibi oldu. Bak evde Lale Müldür de vardı, düzyazıları ("Anne, ben barbar mıyım?"), onu niye getirmedim ki sanki yanımda.

Bugün yine kitaplar konusundaki bahtsızlığımı düşünüyordum ki aklıma yine Fransız Teğmenin Kadını ile Bainville’in Deniz’i geldi, sustum.

Emren’e geçen sene önerdiği Per Fly filmleri için şükranlarımı sundum; bir de dün, Espanya’dayken Barış’tan aparttığım filmlerin olduğu klasördeki filmlere göz gezdirdim. Jiro Dreams of Sushi’den de, onu çeken ibişlerden de… (nefret demeyelim ama — sopa?), Happy-Go-Lucky’yi Bengü’yle seyrederiz diye rafa koydum, The Book Thief’i direkt atladım (Nazili filmlerden artık sadece X-Men’li olanlarını seyredeceğim), Double Life of Veronique’i çooook evvelden izlemiştim, hayal meyal hatırlıyordum, Irene Jacobs da ne güzel bir kızdır ama yaşlılığı (Kırmızı) daha güzel gibi geldi sanki bana bu filmdeki halinden (şimdi bu filmi seyretmişliğiniz varsa, asıl ne demek istediğimi, ima filan anlamışsınızdır…). İki üç film daha seçmiştim o zaman (Loose Cannons (2010); Spring Summer Fall Winter and Spring again (2003); La Grande Bellezze (2013)) ama bu kadar entel dantelin içinde en uzun süre (~30 dakika) seyrettiğim gelgör ki Dudley Moore’lu, saçma-sapan Bedazzled (1967) oldu (şu feleğin işine bak).

Bugünlük herhalde bu kadar, yaz, kitap, deniz, sıcak, rüzgar, buz gibi sular, çay çay çay… öptüm bye!