- derbi, aynı şehirden iki takımın karşı karşıya gelmesi imiş, yüz bin yıl sonra bunu da öğrendim (Barcelona ile başka bir İspanyol takımının vesilesiyle, birkaç ay önce, Julen’den)
- son bir haftadır çok yoğun bir şekilde Feist – My Moon, My Man dinliyorum. Feist grup değilmiş, kızcağızın soyadı ve sahne adıymış, ayrıca Paris Je T’aime’deki en güzel şarkı olan La Même Histoire’i de o söyler dururmuş meğer. My Moon, My Man’in klibinde böyle biraz kasıntı bir şey zannettim, sonra anladım ki aslında çok iyi bir kızcağızmış (Kanadalı). Daha önce de bir defa başıma gelmişti. Bir de şarkının Boyz Noise remix’i de çok çok iyi (hatta başlarda asıl şarkıdan bile daha iyi olduğunu düşünüyordum).
- Yarın (bugün) San Sebastian’ın yakınındaki Astigarraga’ya cider içmeye bir sagardotegi‘ye gideceğiz Basklılar olaraktan. Taşcılar olaraktan ise cider içmeyeceğiz, havayı soluyacağız, Bengü belki(m) sonradan bloguna bile yazar.
- Saat 10 dakika sonra 2 olacak (a.m.). Ne zaman ertesi gün erken kalkmamız gerektiğinde cumaları geç yatıyoruz. Bilinçaltımız isyankar da kime bu isyan, neye bu isyan, bir de onu bilsek.
- Poomplamoose niye yeni şarkı çıkarmıyor Le Disque? Bir de uzun süre seyretmeye dayanamıyorum, dinlemek çok hoşuma gitse de, elime odun alıp o sakallıyı kızın gözlerinin önünde dövmek istiyorum. (Karanlık nedir bilmemiş) iyi kalpli insanlara sanıyorum kıskançlık dolu bir öfke duyuyorum (halbuki ben de iyi bir insanımdır / öyle derim kendime — bir de 5th Dimension üzerinden hippielere giydirirken duyacaktınız beni, ben bile utandım (last night) I didn’t get any sleep at all.
- ‘Emre Sururi’ arattığınızda Google Images’da, facebook marifeti ile Maria’nın fotoğrafı -da- çıkıyor, seviniyorum (düzenli olarak googlelarda kendini aratan adamım)
- Uzunca bir süredir Kiran Desai’nin (yengemiz) The Inheritence of Loss’unu okuyorum. Başlarda hiç sevmemiştim, şimdi o duygu gitti (kitap bitmek üzere) ama hem acı hem utanç kızgınlık filan veriyor, nerede benim “happy books”um? (okumayın yani, tavsiye etmiyorum).
- O bitince Nerea’nın hediyesi (kız kitabı?) Anna Gavalda’nın Hunting and Gathering‘ine (Ensemble, C’est Tout) pek başlayasım yok. Banks okurum herhalde (M.li olanından).
- İspanyolca kursuna yazılmışlığım, son birkaç senedir başıma gelen en değişik şey. Gençlik güzel şey, Erasmus’u kaçırmayabiliyorsanız, sakın kaçırmayın! (Aranan adam, kaçın, sakırmayın!)
- İyi geceler, se7en cücüler.
Kategori: Genel / Hayat-Memat
watson jeopardy serhat hacıpaşalıoğlu
spoil olmasın diye adını vermeyeceğim, konusunu bozacağım (“distort etmek”) bir dizide, kahramınımız bir kaza sonucu kendisini bir anda 1979 senesinde bulur. Acaba aklını mı kaçırmıştır (hayır), zamanda yolculuk mu yapmıştır (hayır) yoksa komadadır da bu gördükleri bir nevi rüya mıdır (evet). Ama parantez içlerini okuma yetisine sahip olmadığından bir türlü emin olamaz, “atayım kendimi çatılardan, leap of faith, uyanayım komadan” dese de ara sıra, yemez, yiyemez.
spoil olmasın diye adını vermeyeceğim, konusunu bozacağım bir kitapta, kahramanımız Kafkaesk bir kasabada mahsur kalmıştır, bir türlü çıkışı bulamaz, kaçma planları yapar da yapar. Geçmişini pek hatırlamaz, bir de etrafta bir sürü sembolik olduğundan şüphelendiği şeylerle karşılaşır durur (ne zordur insanın anlayamadığı, çözemediği bir dolu sembolle sarılı olması). Kitabın sonlarına doğru o kasabadan kurtulmak için çırpınan kişinin de aslında asıl kişinin benliğinin bir sembolü olduğunu öğreniriz.
Üçüncü olarak da Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde kendi beyninde bir kısma erişimi kesen Zaphod var. Böyle bir engellemeyi niye yaptığını bilmez (çünkü ilgili kısmı hafızasından kasıtlı olarak silmiştir) “ama böyle yaptığıma göre mutlaka iyi bir sebebim olmalı” der, kendine güvenir.
Günceli yakalamak maksadıyla IBM’in ülkemizde “Riziko” adıyla uyarlanan “Jeopardy” yarışmasında Watson adlı bilgisayarla katıldığı yarışmada birinci olduğunu bildireyim. ( 1. Satranç da neymiş? 2. Arkadaşım, getirtme beni oraya, gelirsem çünkü yediririm sana o Go taşlarını da, kartonunu da 3. Kabalaşmanın alemi yok, öpüşelim, barışalım, bak ben de yiyorum hem, fena değilmiş tadı, bonibon niyetine (aka karate biliyormuş alçak)).
Geçen hafta aklıma şimdiye kadar gelmiş olan en güzel bilim-kurgu hikaye konusu geldi. Gerçekten çok basit, 4-5 cümlede açıklanabilen bir fikirdi. Oturdum biraz yazmaya başladım, bir sürü detay gerekti, sıkıldım, fikrin tadını sürmekteyim, bir ara bir daha deneyeceğim.
Seyfettin başta olmak üzere bu dünyadaki en seçkin zevk sahibi 11 kişiye ve paylaşımda bulundukları -olası- şanslı insanlara hamiş: $izoSuru #2 – Kanserojen şarkılar’ı hazırlamaya başladım, haftaya (pzt/salı) hazır olur diye tahmin ediyorum.

duman
16 kasım’da sizden habersiz, tekrar puroya başlamamla ilgili bir blog yazmış, tamamlamadan oradaki ahkam bidi bidi tonumdan fazla sıkılmış ve oracıkta bırakmıştım.
O günlerden bugünlere kaçak göçek (insanların yanında puro/pipo içmeyi sevemedim çokça zamandır) haftada siz deyin 3, ben diyeyim 2, guilty pleasure tadında hoşlanarak götürüyordum.
Tütünü severim ben. Şimdi o sıkıcı girişime gidip de okumadım, tam olarak bilmiyorum orada ne kadar ne söylediğimi ama işte 93’te doğrudan puroyla başladım olaya, 99’du herhalde, 98 de olabilir, hafızam iyice göçünce, vites değiştirip pipoyla ateşli bir ilişki yaşamaya başladım, 2005-2006 sezonunda yeşil sahalarda Ece Hanım’ı beklerken de severek ayrıldım tütünden, nargile ile kaçamaklara devam ettiysem de, yurtdışına çıkınca hani bana nargile, defter kapandı yani.
Puro, tahmin edeceğiniz üzere, açık havada rüzgarlı ortamda da içilse, içenin üzerinde ağır bir koku bırakan bir aygıtımız. O yüzden bendeki yüksek empati işlem hacmi nedeniyle, puro içtikten sonraki 45 dakika boyunca en azından, diğer canlılarla pek sosyal etkileşmelerde bulunmak istemiyorum. Bugün de akşama doğru bir güzel üzerinize afiyet tüttürdüm puromu, döndüm ofisime, hocam geldi. YA 5 BUÇUKTA KİM KİMİN YANINA GİDER, DÜNYA MI BATIYOR, YARIN KONUŞSAK OLMAZ MI? değil tabii ki, sevgili hocam, hakikaten, samimi söylüyorum, kinaye yok, haklı olarak bir şey sormaya gelmiş, hata bende.
Bütün keyfim tuzum biberim kaçtı, zaten after effect’leri de hoşuma gitmiyor, yine bıraktım anlayacağınız. Değmez ya. Ölünce cennete gidersem, nasıl olsa orada zincirleme içeceğim beyaz hudsucker proxy purolarından, gelsin pipolar, nargileler, oh lay lay (şimdi bunu deyince de aklıma Selçuk Erdem’in bir karikatürü geldi, adam kucaklamış bir koyunu, “akşam yemeğinde misafirimsin” diyor da, koyun “oh be, değişik bir şeyler yiyelim, ne o öyle hep ot hep ot!” diye cevap veriyor.. (hani)).
Puroyla ilgili bir şey daha vardı ama o kadar ilginç gelmedi şimdi, neyse, bu kadar yazınca gereksiz meraka sokacağıma sizleri, anlatayım da ben de kurtulayım, siz de:
İşte İTÜ’deyken bir gün bir arkadaşla kötü bir şeyler geçmişti aramızda, akşam otobüsle dönerken, bir başka arkadaşa dert yanıyordum, “yahu (o kız) bari benimle tartışmaya gelirken, yanında puro da getirseydi de canım ardından bu kadar sıkılmasaydı..” demiştim de, o da gayri ihtiyari “tamamdır, aklımda bulundururum, ileride öyle bir şey olursa yanımda getiririm” demişti. Budur yani olay, ama uyarmıştım önceden.
Yatıyorum şimdi ben. İyi geceler. Sigara filan içiyorsanız, değerini bilin de için, farkına vara vara. İçmiyorsanız da nargile için – sigara içmeyenlerde etkisi daha da iyi. Elmalı, elmalı, elmalı….
Some days, you just can’t get rid of a bomb part deux

I’m just talking to myself
Cool blue reason
I’m just rearranging hell
I’m just talking to myself
I’m just talking to myself
Oh no, oh yeah
Cool blue reason
Wraps around your throat
The minutes change like seasons
Only eight more hours to go
Only eight more hours to go
Only eight more hours left to go*
Çok kriptik bir mesaj havası verse de, değil aslında (aka “değil be annem!”). Bu akşam yorgun bir haftayı bitirdim, otobüste dönerken Murakami’nin The Hard-boiled Wonderland and the End of the World’ünü ikinci kez bitirmek üzere bir duruma geldim, onun o sonlarındaki kayıtsızlık, dinginlik, bulaştı bana da, otobüse binerken Cake’ten “She’ll come back to me” çalıyordum, ondan sonra da alakasız ‘Italian leather sofa” başlar (bouncing ponies), “Hem of your garment”a zıpladım haliyle, işte “Cool blue reason” da zaten oradan girince, sağdan 3. şarkı, “Alpha beta parking lot”ı geçtikten sonra 2. oluyor. Otobüsten indiğimde o çalıyordu, eve geldim, Bengü nefis somon yapmıştı, onu yedik, Ece’yle çıktık, yazdığı mektupları gönderdik postaneden, pastaneden peter pan kaptan kanca’yla dövüşürken olan bir gemi/oyuncak/kumbara aldık, benim geçen seneki emlakçılara uğradık hatır sormak için, iyi oldu, Ece yattı, Bengü mutfakta, ben de açtım kendime bir 50cc High Fidelity, aklıma önce başka birtakım şeyler, sonra da Emir geldi, ya ben bir daha acaba Emir’i görebilecek miyim (in reality?), şimdi bunu yazdım, aklıma Jonathan Ames’in kitabından (Gece Gibi Geçiyorum) şu pasaj geldi, bilemiyorum bütün hikayeyi okumadan çok anlamı olacak mı ama neyse:
I don’t know why I wrote those other things about him, I prayed for him to live. I did Poppy, I wore your hat today, I didn’t want you to die.
Konudan saptık yine, neyse, ne diyorduk, Cool Blue Reason & She’ll come back to me. (aka sonra denize döktük).
bilsen öyle yorgunum ki / yalnız alnımı örtüyor uyku
(CS, Çay Bahçesi’nden detay)
Bu akşam çok yorgunum, az çok biliyorum niye, koştur/çalış/kızgın güneş altında taş kır (kanunla çarpıştım, kanun galip geldi). Hava çok sıcaktı, günler uzuyor. Bilbao’da gün doğumu ve gün batımı çok güzel bir renk alıyor gökyüzü, ilk geldiğimde gün doğumlarını görmüştüm, bu aralar gün batımlarını görüyorum. Ayın 24’ünde İspanyolca kurslarına başlayacağım, bir ara da bedelli askerlik için uğraşmaya başlamam gerekiyor.
Manyetik uzay gruplarıyla uğraşıyorum bu aralar, öyle böyle değil sayın seyirciler, tam 1651 tane (as opposed to the 230 (spatial) space groups). Burada grup teori ve simetri üzerine çalışıyorum, Bilbao Kristallografi Sunucusu‘nda. Ortam güzel, programlar(lar) yazıyorum, canavar bilgisayarlarla uğraşıyorum, bir işi yapmanın değişik yollarını keşfediyorum. Tavanı, zemini, duvarları boydan boya aynayla kaplı bir odaya girdiğinizi ve uçabildiğinizi düşünün, ben işte ortaya çıkacak olası görüntülerin ne olacağı üzerine düşünmekteyim genel olarak. Odanın şekli değişir, sizin yeriniz değişir, sihirli aynalar çıkar kimi görüntünüzü ters, kimi de mavi çıkarır, kimi az öteler, böyle bir şeyler. Dikkatle inceleyince malzemeler de bizden çok farklı değil (skip a life completely, stuff it in a cup. she said money is like us in time, it lies but can’t stand up, down for you is up).
Hazır bilgisayarın başında yorgun argın beklerken, bir şeyler yazayım dedim, onu da pek beceremedim (sanırım). Bir tane süper kahraman projem var, süper kahraman olduğunu bilmeyen biri hakkında, kaldı ki süper gücü gelmiş geçmiş en büyük güç, zira yürekten dilediği her şey oluyor ama o bunu bilmediğinden ve bu gücü sonradan edindiğinden hayatı çok da değişmiyor, en azından kendi yağında kavrulup gidiyor, bir de biraz kaderci, o yüzden pek undo da dilemiyor başına az biraz kötü bir şey geldiğinde. Zaten belki de bu öylesine özel bir süper güçtür ki, kişi biraz farkına varır gibi olduğunda uçar bir başkasına konar, onun keşfedilmedik süper gücü olur, evet belki de böyledir.
Netice itibarı ile ey kâri,
Çiçekleri sulasan, kurumuş yaprakları kessen
Sözgelimi tırnaklarını yemesen
Akşamları erken yatsan iyi olur.
(EC, ‘Çiçekleri Sulasan’ detay)