Başıma gelenler… hep senin yüzünden!

Yazmak istediğim şeyler şüphesiz bunlar değil ama o kadar yer gezdik, yazıp aradan çıkarmak lazım. O halde hızlı bir parça çalmaya başlayalım (konuyla alakalı tavsiye: The Vapors – Turning Japanese), kısa kısa yazalım izlenimlerimizi yediğimizi içtiğimizi, geçelim geride bırakalım koşalım uçalım! (wo men chu faaaaa! ikimashooooo!!!! ^_^ )

I want a doctor to take your picture
So I can look at you from inside as well

Suzhou (25-26 Nisan)

Suzhou (“Sucuğ” gibi okunuyor), Şanghay’a (hızlı) trenle 15 dakika mesafede bir su kenti. Kanallar, bahçeler, bir dolu güzellik. Vaktiyle imparatorluğun kültür başkenti imiş: çiniler, ipekler, yeşim heykeller, felsefe, şiir… O zamanlardan kalan şöyle bir deyiş var: “Gökyüzünde cennet, dünyada Suzhou & Hanzhou”, hakikaten de öyle idi — pek çok saray kodamanı emekliliklerinde burada kasırlar yaptırıp, hayatlarının geri kalanını işte bu cennet bahçelerinde geçirmiş. Bol bol gezdik, ipek yorganlar, yastıklar aldık, yorgan başarılı hakikaten. Kozadan iplik aşamasına bütün süreci gösterdiler, inanılmaz bir şey (süreç değil de, ipek böceğinin yaptığı) — bir de bir tek buraya özgü olarak, keratin değerlerine bağlı olarak ipek böceklerinin %10’u sarı koza örüyormuş, o da ilginçlikler hanemize yazıldı. (Ben ortaokuldayken “Silkworm” diye bir oyuncunun helikopter, diğerinin tank sürdüğü çok güzel bir oyun vardı, sonra SWIV’i çıkarmışlardı, daha da güzel olmuştu.)

Sozhou’ya özgü bir de balık pişirme tekniği var: balığın üzerinde kare kare yollar açıp, o şekil kızartıp ters bağlıyorlar, böyle kirpi gibi bir görüntüsü oluyor (yemesi de kolay) ama ketçaba benzer bir sosla servis edilince zaten pek de olmayan tadı iyice batıyor, ben pek tutmadım. Görüntü de biraz rahatsız edici olabileceğinden buraya koymuyorum fotoğrafını, öyle.

Zhangjiajie : Tianmen (Cennet Kapısı) Dağı / “Avatar” Dağları (2-4 Mayıs)

Alabildiğine yeşil, dumanlı dağlar memleketiydi Zhangjiajie. Her yeri teleferik ağları ile donatmışlardı, o nedenle ulaşım kolay oluyordu (yükseklik korkunuz yoksa). İlk gün Tianmen (Tian (天): Cennet/gökyüzü; Men (门): Kapı -> Cennet Kapısı — sizin bildiğiniz Pekin’deki meydanın adı Tiananmen (天安门) Meydanı: onda arada fazladan bir ‘安’ (an) yer almakta, o da “güvenlik” demek, Cennetin Güvenli Kapısı gibi oluyor) Dağı’na çıktık. Dağın ortasındaki delik, cennet geçişini simgeliyor. Dağın dibinden zirvesine, epey dik ve düzensiz boyutlardaki 999 basamağı tırmanarak gidebiliyorsunuz (veya hiç kasmayıp, yandaki yürüyen merdiven/yol eliyle 8). Ben merdivenlerden çıkmayı seçtim (çünkü because.). Bulut inmişti bütün dağa, birkaç metre ilerisi görünmüyordu, bir dolu şey düşündüm gerçekten de o yolda (ve tabii çok yoruldum 8P) // Teleferikten indikten sonra, dağın oraya minibüsle ulaşıyorsunuz ve o da tabii döne döne gidiyor: “99 viraj yolu” (Çinlilerin sayılarla çok yoğun bir ilişkisi var), ben sanırım o 99’u bu 999’la karıştırmış idim…

Dağın hemen altına bir gösteri merkezi yapmışlar (şehirde gördüğünüz her şey yeni tarihli: Avatar filmiyle yöre meşhur olunca turist akınına uğramış): insana aşık olan tilkinin efsanesini oynuyorlarmış, pas geçtik. Güzel ve hüzünlü bir konu gerçekten bu. Daha öncesinde Gaiman’ın “Dream Hunters“ında, Love, Death & Robots’un “Good Hunting“inde ve tam çatlak bir film olan Liza the Fox-Fairy vesilesiyle hakkında bilgi sahibi olmuştum.

Bu da dağın uzaktan (Zhangjiajie havaalanından) görünüşü:

Soldaki dağın ortasındaki boşluk

Sonrasında “Avatar” Dağları’na çıktık. James Cameron’un Avatar filmlerindeki uçan dağların esinlenildiği dağlar bunlar, değişik bir jeolojik süreçle (çökme, su basma, tekrar yükselme(?) bu şekilleri almışlar), epey etkileyici idi. Yalnız tabii her şeyi bir şeye benzeten arkadaşlar sağolsunlar, hiçbir dağı boş geçmedik (“üç kız kardeş”, “sağ elini havaya kaldırmış akademisyen”, “imparatorun sarayı”, atları, hedesi, vs.) Kerem ile Aslı’nın kulaklarını ne de ne de çok çınlattık!…

Dağların girişinde karşılaştığımız yerel halk. Sol: Miao, Orta: Beypazarı, Sağ: Chengdu
(Arkadaki Pagoda bin yıllık değil: 20 yıllık! (buradaki her şey gibi 8))

Bizi burada da maymunlar bekliyordu (bol bol gördük maymunları) ama Guilin’dekilerin aksine bunlar epey dost canlısı idi (rehberimize “bunları yiyor musunuz?” diye sorduğumuzda “biz değil ama güneyde Guanxi’de yerler” dedi de oradaki maymunların agresifliğinin sebebi anlaşıldı: e arkadaş benim beynimi de yeseniz, ben de saldırganlaşırım haliyle!)

Dağların en güzel özeti teleferik bekleme odasına koydukları resimde

İlk akşamımıza kasabada odun ateşindeki hot-pot’ta sütte balık pişirttik (oluyor öyle 8), sonraki günlerimizde de tütsülenmiş odun esansı ile etrafımıza neşe saçtık! 8P 8)))

Sütle balık olur mu? Biz yedik, oldu.

Akşamları şehre indik. Yazlık, turistik bir yer, oteller, oteller, mağazalar her şey turistlere yönelik (“burası da Çin’in Side’siymiş, he dayı he…“). Otellerimiz genelde iyiler, bazıları iyinin iyisi, şikayet edecek bir şey olmuyor yani, ben de “amannnn motloko bu otelde kalın, şu otelin kahvaltısı şöyle güzil” misali tur rehberliği yapmıyorum fakat bu gezimizde hakikaten skalanın iki ucunu yaşadık, o yüzden yazacağım: Zhangjiajie’deki otelimiz olan “Pullman Zhangjiajie”, dışarıdan bakacak olursanız, bir arkadaşınızla buluşmak üzere lobisinde bekleyecek olursanız, veya önünden geçerken tuvaletini kullanmak isteyecek olursanız, kısaca bir saat filan geçirecekseniz süper görünen, listedeki bütün kutucukları dolduran, i’leri noktalanmış, t’leri çizilmiş bir otel. Ama işte bir tek burada “klas taklidi yapan avam” kavramını sonuna kadar hissettim. Fawlty Towers’ın bir bölümünde Basillerin otele züppe bir Amerikalı gelir de, Waldorf salatası sipariş verir, Basil de buna “Fawlty Salatası” getirir, onun gibi bir hesaptı. Normal olsun, avam olsun, oteller konusunda -samimi oldukları sürece- hiçbir sıkıntım yok ama lüks otel kisvesine bürünüp de… neyse neyse, olur da oralara da giderseniz burada kalmayın yani özetle. (beklentimizin çok üstünde çıkan otel de Fenghuang’daki oteldi, onu da oraya gelince yazacağım).

Bir de şöyle bir detay: Zhangjiajie, ilginç bir şekilde, yaşlı Koreli turistlerle kaynıyordu (1 değil, 100 değil, belki 1000), rehbere sebebini sorunca çok başarılı bir reklam kampanyası dolayısıyla olduğunu söyledi: (Kore’de yayınlanan) reklamda, gayet aleni bir biçimde “hayırlı evlatsanız anne-babanızı Zhangjiajie’yi gezmeye gönderirsiniz” diyormuş. Çok tutmuş. Gezi dönüşü sevgili Tao’yla konuşuyorduk, o tatilde Kore’ye gittiğini söyleyince ben de ne çok Koreli gördüğümü söyledim, sonra o da bu reklam olayını anlattı, ardından da ekledi: “yani sen hayırlı evlattan daha da hayırlı bir damatsın” (kayınpederle kayınvalide bizdeydi, onlarla gezdik). Benim bildiğim “evlattan hayırlı” bir tek şey var, o da sırt kaşıyıcı (pazarda filan öyle satarlardı 8). Çin kültüründe de ‘ru yi’ (如意) denilen, desenlerde olsun, altından objelerde olsun sıklıkla karşımıza çıkan bir şekil var:

“Hayırlısı olsun” gibi bir anlamı var Ru Yi’nin. Şekil de aslen şu değnekten geliyor:

Bu değneğin de temel amacı: sırt kaşımak! Dı-nı-nı-nınnnnn!!!! Ama öyle.

Yukarıda çeşit çeşit dağları, aşağıda nehir, böyle bir yerdi Zhangjiajie

Fenghuang (4-5 Mayıs)

Zhangjiajie’ye ve dağlara epeyce doyduktan sonra atladık arabamıza, ver elini 200 km uzaktaki Fenghuang! Burası da bir su kenti idi, dahası üç bölgenin sınırında yer aldığından kültürlerin kesiştiği/iç içe geçtiği epey renkli bir yerdi ve çok güzeldi. Nergis Hanım -yanlış hatırlamıyorsam- burayı instagram’da Çin bilgeliği feyzleyen bir post’ta görüp etkilenmiş (nehir boyunca sırıklar üzerinde yükselen evlerden). Kasaba da Çin’in modern edebiyatının büyük ustalarından kabul edilen Shen Congwen’in evinin olduğu ve hikaye/romanlarının çoğunun geçtiği yer oluşuyla daha da ünlenmiş, çok turistikti burası da (“turistik” yazınca gözünüzün önüne 50 milletten rengarenk insan gelmesin — her daim Çinli, yerel turistler (kabul 50, hatta 62 millettenler ama hepsinin pasaportu aynı — örneğin Avatar Dağları’nda karşılaşıp sohbet ettiğimiz (bizi görünce genelde çocuklarını İngilizce alıştırma yapmaları için yanımıza gönderiyorlar burada — Hi! Hi! What is your name? I’m Emre. What is your name? My name… is… Çenkpiğnk. Hi Çenkpiğnk, how old are you? My name is… 7 years old) bir aile örneğin tâ “horozun ağzından”, yani Jilin eyaletinden gelmişler buraya! “Horozun ağzı” da aslında epey tipik bir Çin betimlemesi — her şeyi her şeyi benzettiklerinden, Çin ülkesini de tabii ki bir şeye benzeteceklerdi (işin doğrusu, biz de artık bu benzerlikleri görmeye başladık!):

Yalansan yalanı severim; elimde değil.

Fenghuang’ın (geliyor yine Çince 8): 风凰 ) anlamı Zümrüd-ü Anka (ya da onun Çin’deki karşılığı neyse artık). Bu nedenle çatıların ucunda olsun, diğer yerlerde olsun, nereye baksanız bir anka motifi/heykeli de size bakıyor oluyordu. Gece de bir drone’u anka şeklinde giydirip ışıklandırmışlar, o uçtu parıl parıl (belki de gerçek bir anka gördük aslında, kim bilir). Buranın halkı da Guilin’deki (veya Beypazarı’ndaki) gibi turistik etkinliklerle iç içe geçmişti (şovlar, kıyafetler, tezgahlar…). Ayrıca Çin’e geldiğimizden beri yurttan gelen “orada böcek mi yiyorlarmış? Siz de yediniz mi?” benzeri sorular da burada cevaplanmış oldu. Evet, güney bölgesinde (yani burada) şişte kızartılmış akrep, çekirge ve daha fena şeyler yeniyor ve hayır, biz yemedik şekerim. Bir de: Mulan’da büyükanne hani şans getirsin diye kafeste çekirge veriyor, onlardan görüyoruz bu aralar: çekirgeli kafesi kapılara asıyorlar dikkat çeksin diye, sürekli bir cır cır cır…

Şimdiye kadar Çin’de bir sürü otelde kaldık (çünkü biz birer küçük cezveyiz), hepsi de batı tarzındaydı, hatta o kadar kanıksamıştık ki, Çin tarzında bir otel diye bir şeyin olabileceğini düşünmemiştik bile. Bu nedenle Fenghuang’ta, nehrin kıyısındaki otelimize (Sulv Lianhua Hotel) varıp da odamıza girince çok ama çok etkilendik. Bkz.

Tabii otel gerçek Çin oteli olunca, kahvaltısı da “gerçek Çin kahvaltısı” oluyor! Onca seçeneğin arasından tabağımıza salatalarımızı doldurup, iyi birer tavşan gibi silflay‘imizi icra ettik… 8) Ama otel gerçekten çok iyiydi.

Oradaki günlerimiz gezmekle geçti, oraya fotoğraf çektirmeye gelmiş yüzlerce prensesin arasından geçip şehri arşınladık. Guilin’in yeri apayrı ama Fenghuang da Çin’de gördüğümüz en güzel yerlerden biri olarak hanemize yazıldı.

Eve döndükten sonra ben de gaza gelip Shen Congwen’in başyapıtı kabul edilen “Sınır Kasabası”nı okuyayım dedim. Okudum. Maalesef bana hiç hitap etmedi ama nehir kasabaları konusunda halihazırda gözlemlemiş olduğum bir dolu detay iyice oturdu yerine. Çin’deki en büyük etkinliklerden biri olan “Ejder Kayığı Festivali” hakkında da bilgi sahibi oldum. Dedikodular da şöyle, Pearl S. Buck’ı duymuşsunuzdur, Amerikalı yazar, Pulitzer & Nobel ödüllü – ben bu kadarını biliyordum, bir sürü bilmediğim şey varmış: Amerika doğumlu, Çin bazlı (yani neredeyse doğumundan itibaren Çin’de büyümüş) kadın yazar, mesela. Çin hakkında yazmış hep (Amerikan dergilerine Çin’deki olaylar hakkında güncel yazılar göndermiş; hikayeleri de Çin’deki genel yaşam üzerineymiş). Şimdi az bilip, çok dedikodu yapacağım, kusura bakmayın ama bloga okuyucu kazandırmak lazım, juicy dedikodu hep sattırır sonuçta nitekim! İşte efendim, Pearl S. Buck Çinli köylülerin hayatını anlattığı “The Good Earth”le Pulitzer’i alıp, birkaç sene sonra da Nobel’i alınca, Çinliler bir yabancının (doğma olmasa da büyüme bir Çinli olması yetmiyor anlaşılan) kendilerini anlatmasına gıcık olmuşlar. Shen Congwen de o zamanlar hikayeler yazan yeni yetme bir yazar, onu acele ettirmişler, işte fasikül fasikül bu okuduğum “Sınır Kasabası” çıkmış. Herkes çok beğenmiş ama sonra kültür devrimi olmuş. Kitabın birçok baskısının kapağında yazanın aksine, ne bu kitap, ne de Shen Congwen’in diğer eserleri hiçbir zaman resmi olarak yasaklanmamış ama millet dünyayı kurtarıyorken, onun pastorel romantik kitapları en üst düzeyden ayıplanınca aynı etki olmuş doğal olarak (“pembe yazar” olarak tabir edilen aşağılayıcı bir klasman var). Milliyetçilerle beraber Tayvan’a da gitmediğinden, orada da seveni çıkmamış, derin bir yalnızlığa itilmiş (intihar teşebbüsü ve ömrü boyunca bir daha edebi bir şey yazmamak). 80’lerde değeri tekrar anlaşılmış, itibarı iade edilmiş, hatta Nobel’i de alacakmış ama o sene ölüvermiş (bilin bakalım o sene Nobel kime gitmiş? Musti’nin yavuklusu Necib Mahfuz’a!!! Ya ne ayıp şey bu dedikodu ama bu kısım (“nobel’i ona vereceklerdi ama o sene ölünce bir başkasına verdiler”) hakikaten de aynen böyle çiğ şekilde kitabın önsözünde yer almakta! 😬). Kitapta da şöyle ilginç bir şey var: yazar da, karakterler de “fazla naz aşık usandırır” kavramını bilmiyor, yani Türklerin yüzyıllar evvelinden böyle bir ustaca teşhiste bulunduğunu ve bütün kitap bu eksende ilerliyor. Örneğin kahveden, kafeinden, uykuyu niye kaçırdığından haberiniz olsun diyelim, bir kitap okuyorsunuz, bütün kitap olmasa da, ana kısmı bu gerçek üzerine kurulu ama yazarın da, karakterlerin de bu bağlantıdan haberleri yok “o gece yine uyuyamadı. neden böyle olduğunu da bilmiyordu, yatağında bir o yana bir bu yana döndü. sonra susadı, bir bardak kahve daha içti…” gibi bir şeyler okurken içinizden bağırıyorsunuz “KAHVEEEE!!! KAHVEEEEE!!!!” diye, kitap da -bence- işte aynen bu şekildeydi (+ herkesin iyi olduğu pastoral yaşam 8).

Xi’an (9-10 Mayıs)

Çocukluğumdan beri (ilkokul kütüphanemizde Disney Ansiklopedisi vardı, bazı öğlenler onu ilgiyle karıştırırdım, sanırım orada görmüştüm) Çin’le ilgili iki şey biliyordum: Çin Seddi ve Toprak Askerler. Çin Seddi’ni sırf “Çin’e gelip de görmeden gitmek olmaz, yoksa yıkık dökük bir sur parçası olacak ama işte yine de gidip görmek gerek” diyerek gezmeye gitmiş, fakat her türlü önyargımın aksine çok etkilenip dönmüştüm. Xi’an’da ise işler biraz tersine işledi: Hepsi birbirinden farklı ama birbirine benzer binlerce insanla birlikte hepsi birbirinden farklı ama birbirine benzer binlerce insan heykelini gördük. Bir tanesini görmek çok etkileyici olacaktı şüphesiz, iki, üç, on, incelerdik güzel güzel ama aynı güzel şeyin 1000 tanesi, hele de öyle mahşeri (şeri, leydi) bir kalabalıkta ne yazık ki bıktırdı (daha da -suları civayla karşıladıkları için- henüz açılamamış bir 1:1 yer altı şehri röprodüksiyonu varmış dağın altında aynı dönemden). Ama tabii mutlaka gidip görmek lazım. Siz gelirseniz siz de gidin, bambaşka bir boyut.

Burada (Şanghay’da) Murat Ağabey’den bayıla bayıla yediğimiz roujiamo’lar var (ekmek arası parça etler şeklinde düşünebilirsiniz), Xi’an’ın da roujiamosu meşhur olunca çok heyecanlandım tabii. Şehirde kocaman bir Müslüman mahallesi var, en turistik yeri – sürekli bir insan trafiği, sürekli sağdan soldan yiyecek bir şeyler… Biz de gezdik tabii haliyle, buyurun, böyle bir şey:

Roujiamo’yu da tattım tabii… Murat Ağabey’in roujiamo’su daha güzel (nokta). Xi’an ayrıca Çin’in en önemli mısır yetiştiricilerindenmiş, güzel mısır cipsleri vardı, bir de oraya özgü kırmızı kiwileri varmış ama ancak kendilerine yetecek kadar üretebiliyorlarmış. Burada ayrıca Çin’deki en eski camilerden biri var: Ulu Cami — 742 yılında yapılmış, inanamadım ben yani Arabistan’da islam kalıcı yer edindikten sonra oradan bir kafile çıksa, buraya gelse, cami yapımına başlasa ancak o zamanlarda tamamlanırdı gibime geliyor. Tabii ‘cami’ deyince bizdeki camiler gibi düşünmemek lazım: tamamıyla Çin mimarisinde, bir dolu ejder & hayvan süslemeleri barındıran bir yerleşke olmuş:

Tang Hanedanlığı, bütün kültürlere, dinlere, sanata vs. hoşgörüsüyle meşhur bir hanedanlık. Xi’an da çok uzun süre (ilk birleşik hanedanlık sayılan, toprak askerlerin de yapıldığı devir olan Qin hanedanlığıyla (MÖ 200) başlayarak) başkentlik yapmış bir şehir olsa da, günümüze pek bir şey kalmamış o eski yapılardan (sarayın yıkıntıları, surlardan geriye kalansa restore edilmiş bir okçu kulesi). Burada da çok ilginç bir yemek yedik: pilavı kıtır olarak konik şekilde yapmışlar (bizdeki dibi tutmuş pilav gibi) onu öyle getirip, üstüne sıcak nefis güveç döküyorlar, çıtır çıtır pilav kırılıyor o şekilde, size de güzelce yemek kalıyor, katığı içinde!

Toprak askerler de gelsin. Ekstra bilgi için bkz. Çok kısa masal. (aslında orijinalleri boyalıymış ama havayla temas ettikten birkaç saat sonra boya tamamıyla uçuyormuş, o yüzden birkaç örneği seyre açık tutup, diğerlerini ve özellikle kafaları vakumlu depolarda saklıyorlarmış, boyayı koruyacak bir solüsyon arıyorlarmış; Almanlar kırmızıyı koruyacak bir çözüm bulmuşlar, diğer renkler için aramalar sürüyormuş falan… (gözlerini devirir…))

Bizim Shanghai’da ve genel olarak diğer yerlerde yediğimiz noodle’lar “çekme noodle” anlamına gelen “La Mian” (拉面), sebebi de… evet, doğru tahmin ettiniz, hamuru çeke çeke yapıldığından, gözlerimle gördüm, yine inanamadım – o kadar düzgün çıkıyor ki!

(bu arada, resimleri gönderince aklıma geldi: Türkiye’deki Çin lokantalarında bulamayacağınız ama Çin’de çok yaygın bir yemek modu var: hot-pot. Masanın ortasında domates/mantar veya bir başka çeşit bir çorba kaynıyor, size istediğiniz etleri, sebzeleri, erişteleri, mantarları vs. getiriyorlar, o ortadaki çorbada pişirip pişirip yiyorsunuz. “Haidilao” adında epey başarılı bir zincir var, her gittiğimiz yerde de ille bir şubesini gördük, çok tavsiye ederim. (üstteki çekme noodle resimleri oradan))

Xi’an’ın meşhur noodle’ı ise “biang biang noodle’ları” – ‘Biang’ karakteri bu arada, Çince’deki en karmaşık karakterlerden biri (58 hamlede çizilebiliyormuş):

Bu karakteri çizebilen her karakteri çizer!

Biang biang noodlelarının özelliği ise geniş şeritler şeklinde olmaları — onları o şekil açmak için sertçe tezgaha vuruyorlar, rehberimizin söylediğine göre “biang” denmesinin sebebi de tam olarak o vurunca çıkan sesmiş! Burada bir de osmanthus’lu hurmalı çok güzel görünen ama tadı meh olan pirinç keklerinden yedim.

Yemeden olmazdı tabii ama bir tane yeter.

Oradayken, rehberin tavsiyesi üzerine bir de “İpek Yolu” gösterisine gittik. Hani Guilin’de muhteşem “Sanjie Liu’dan İzlenimler“i izleyip bayılmıştık ya, bu Xi’an’da gittiğimiz ise çok büyük ölçekli fakat ilkokul müsameresi seviyesinde çok çok fena bir şeydi. Yalnız bir sahnede -rol icabı- kurtlar (gerçek kurtlardı bu arada: 10 tane filan vardı) sahneyi basıp İpek Yolu tüccarlarını canlandıran aktörlere saldırıyordu, en keyifli anlar onlardı (Leverage’in bir bölümünde Sophie, Sound of Music’in Maria’sını oynar da, eleştirmenlerden biri “bu oyunu izlerken ilk defa Naziler’in tarafını tuttum” yazar 8))).

Xi’an’dan güzelce döndüm, Nergis et al. Pekin’e devam ettiler oradan.

Artık iyice yorulmuştum, ne gezdik yaw… Bizimkiler bir de haftaiçi günlerde de gezilerine devam ettiler — ben bir tek haftasonu & tatillerde onlara katıldım, yine de pestilim çıktı… “gezmenin diğer adı yorgunluk” diye bir aile deyişi var.

Bu arada, Fenghuang’dan başlayarak, her birimiz ağır bir öksürük/gribal bir şeyler atlattık sırayla. Çok uzun sürdü, çok tatsızdı. Neyse, geçti sonunda.

Osaka & Kyoto (28 Mayıs – 1 Haziran)

Bir hafta sonrası mıydı, o civarda, bayramda sevgili Ebru ile Hakan’ın turla Japonya’ya geleceklerini öğrendik, biz de fırsatı kaçırmayalım deyip biletlerimizi aldık, ver elini Osaka & Kyoto. Orada da dünyayı yedik, merak etmeyin. Gündüzleri Ebru & Hakan turlarıyla gezdiler, biz de solo takıldık, gezdik de, akşamları da buluşup hasret giderdik (yedik yedik). Osaka’da Japonca’dan çok Türkçe duyduk, Türk gördük desek abartı olmaz. Vize olmayışı, bayram oluşu, bir de anlamadığım bir şekilde her şeyin Türkiye’den kat kat ucuz oluşu (Çin olsa anlarım ama Caponya yaw!) sevgili vatandaşlarımızı işte güzide Caponya’ya yönlendirmişti. Osaka bayramda Türk vilayetiydi!

Osaka “Japonya’nın lezzet başkenti” olarak anılıyor. Çünkü bifteği ile ünlü Kobe (bu kısmın sonunda Wagyu, Kobe filan epey ahkam keseceğim çünkü yeni öğrendim 8) iki adım yanda, Osaka’nın da irili-ufaklı ahtapotları meşhur, e üstüne sushisi olsun, soba noodle’ları olsun, daha ne olsun! 8) Yedik tabii hepsini, hepsinden.

‘Yakiniku’ denilen bir mangal geleneği var, küçücük yerde, tezgahın üzerine, önünüze getiriyorlar, yanına da istediğiniz etleri sebzeleri, “kendin pişir, kendin ye” bir güzel pişirip yiyorsunuz. Sonra, işte pancake hamuru karışımı kıvamlı bir hamurun içine ahtapot koyup yaptıkları bir atıştırmalık var, adı ‘takoyaki’, denedim ama pek tutmadım. Bizim Tokyo’da, Sensoji Tapınağı’nın orada keşfedip bayıla bayıla yediğimiz balık şeklindeki “bisküvi”nin içine koydukları tatlı içli ‘taiyaki’leri bir dükkanda bulduk ama onlarda da çikolata iç yoktu (benim için çok sorun değil zira ben zaten tatlı kırmızı fasulye içli seviyorum ama Nergis Hn. çikolatalıyı tercih edeor). Başka hangi Japonca kelimeler kaldı? Bilemedim şimdi ama bir de pirinç gevreğinden bulamadık (bir yerde bulduk ama iyi değildi oradaki de).

Osaka’dan bir günlük Kyoto turu yaptık (trenle 25 dakika mı ne sürüyor zaten). Kyoto daha sakindi, birkaç tapınak gezdik: Altın Zen Tapınağı şaşaasıyla beni sinir etti (hani nerede “üzerine toz konamayan boşluk?”) ama ondan sonra gittiğimiz bin cennet kapılı (‘torii’) Inari Tapınağı güzeldi (Osaka’ya dönünce ertesi gün bir de Namba’daki Yasaka Tapınağı’na gittik, o da çok güzeldi) bu şekilde Zen’cilerden geri aldığım puanları Shinto’culara verdim (gönül benim değil mi?! 8) Kyoto’da nefis bir kumaşçı bulup dadandık, ben bile kumaş aldım (kedili, dalgalı 8)

Bir de bol bol ataride davul oyununu (Taiko no Tatsujin) oynadık! (Videolarım da var ama fazla coşuyorum, bende kalsın 8)

O zaman gelsin on bin resimler, gitsin gezi blogları, oh be! (dans dans dans!)

Resimleri yükledim, sonra şu Wagyu/Kobe eti ahkâmımı kesmemiş olduğumu fark ettim: Japonya’nın en meşhur bifteği Kobe bölgesinden geliyor, siyah (Wagyu tipi) inekleri güzelce besleyip masaj yapa yapa yağlarını ete geçiriyorlar, bu yüzden de mermerimsi (İngilizce’de “marbled” diyorlar) bir görüntüsü oluyor. Kobe bölgesinden gelen etlerin hepsi tek bir / bozulmamış inek soyundan geliyormuş, o ineklerin etindeki yağın da 17°C’de (yani vücut ısımızın altında) erime özelliği olduğundan, yerken eriyip, tereyağ tadında bambaşka dünyalara taşıyormuş bizleri… Kobe ineklerinin de dahil olduğu Wagyu cinsi inekler ise Japonya’nın türlü türlü bölgelerinde yine sıkı gözetim ve özen altında üretiliyormuş, yalnız onlardaki yağlar 19-21°C arasında eridiğinden işte böyle bir ayrıcalığı oluyormuş Kobe bifteklerinin. Wagyu etleri de görüntüsüne, rengine ve oranlarına bağlı olarak sınıflandırılıyorlarmış ki, ‘5A’ en yüksek kaliteye işaret ediyormuş. Bölge bilgisinin saklandığı damak testlerinde hatta Miyazaki bölgesinin ‘5A’ etleri, Kobe bölgesinin ‘5A’ etlerine tercih ediliyormuş (Kobe etleri hep yüksek kalite olduğundan, ‘4A’nın altına inmiyormuş zaten en loyloylu bile). İşte okuduğum kaynaklar özet olarak diyor ki, çok paranız varsa ve züppelik yapmak istiyorsanız, Kobe diye ısrar edip, %60 daha pahalıya alın Wagyu etini. Biz de yedik tabii Kobe’den de, diğer bölgelerin el emeği göz nuru ‘5A’ Wagyularını da (evet, nefisti 8).

Ne diyorduk?.. O zaman dans, dans, dans!

FİLMLER DANSLA BİTMELİ!!!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir