streaming sururi…

ya da gelin hafta başınızı beraber planlayalım
ya da bunları bunları yaptım, bunları bunları gördüm, bunları bunları dinledim..

ya da “fill in the blanks!”

Adım 1: Gidin artık eski kasetlerinizden mi bulur çıkartırsınız (ki o kadar da eski değil, sadece 12 SENELİK!), internetten mi indirirsiniz, bulun bakalım Alanis Morisette – Jagged Little Pill, başlayın bakalım Head over Feet’e… Hatta, durun, eşlik etmek için sözlerini de alıntılayayım buraya, bkz. Fig. A:

Head over Feet / Alanis Morissette (Jagged Little Pill)

I had no choice but to hear you
You stated your case time and again
I thought about it

You treat me like I’m a princess
I’m not used to liking that
You ask how my day was

(chorus)
You’ve already won me over in spite of me
Don’t be alarmed if I fall head over feet
Don’t be surprised if I love you for all that you are
I couldn’t help it
It’s all your fault

Your love is thick and it swallowed me whole
You’re so much braver than I gave you credit for
That’s not lip service

(repeat chorus)

You are the bearer of unconditional things
You held your breath and the door for me
Thanks for your patience

You’re the best listener that I’ve ever met
You’re my best friend
Best friend with benefits
What took me so long

I’ve never felt this healthy before
I’ve never wanted something rational
I am aware now
I am aware now

Cuma günüydü sanırım, eve erken geldim, Bengü’yle oturup, Ece’yle oynarken Radyo ODTÜ’de çaldılar. Bununla birlikte bir dolu eski şarkıyı daha, güzel oldu. 7 Nisan 2007, taylan und michSonra ertesi gün senelerdir görmediğim (oturup hesapladık minimum 7 sene ama rahat bir 9 çıkar) Taylan’la karşılaştık ailecek Kuğulu Park’ı gezerken. Taylan da büyümüş (biliyorum, yazınca absürd oluyor ama insan bunca sene görmediği için hep en son gördüğü haliyle kalıyor diğerinin dimağında). Ona “birkaç hafta evvel blog’umda senden bahsettim” dedim, şimdi kontrol ettim taa Aralık’ta bahsetmişim. Pilot olacakmış, 14 aydır da Ankara’da eğitim alıyormuş. Emir’in, Bera’nın kulaklarını çınlattık. Taylan, önceden de yazdığım üzere benim müzik dinleyicisi idolumdu, merakla sordum “şimdi ne dinliyorsun?” diye de, “Jazz” dedi, iliklerime kadar irkildim, Allah sonumu hayır eylesin… 8) Cumartesi gününün sonrasında Barış’la Hülya Teyze ziyaretimize geldiler (ziyaretimize diyorsam, nezaketten öyle diyorum, sonuçta “biz”i değil, Ece Hanımefendi’yi görmeye geldiklerini hem cümle alem biliyor, hem kendileri de gizlemiyorlar 8) Biz Barış’la Ece’nin xylophonelarında coştuk. Argh! Ne kadar entel duruyor ‘xylophone’ diye yazınca! 7 Nisan 2007, xylophone çılgınlığı. Şimdi, daha doğrusu az evvel, Taylan’la çektirdiğimiz fotoğrafı gsm’den bluetooth vasıtasıyla laptop’a aktarmak üzere Barış’ın odaya indim. Bölümümüzün en geek’leri olarak, bu basit işlemi yerine getirebilmek için 15 dakika kadar uğraştıktan sonra, harbi harbi yaşlandığımızı anladık – teknoloji artık bize -3 penaltı ile geliyor, zarlarımızı ona göre atmak lazım.

Geçen hafta bir de güzel güzel Paris Je T’aime izledik Serkan sayesinde. Yani, anlayacağınız, sonunda Tom Tykwer’in True’suna kavuşabildim -kaldı ki (Kar Wai Wong vasıtasıyla tanışıp sevdiğimiz bir abimiz olan Christopher Doyle’unkini saymazsak) en az anladığım film oldu. Müzikleri güzeldi ama (yine Serkan sağolsun, müzikleri iki haftadır dinlemekteydim filmi seyrettiğimde). Serkan, Ben ve Turan (Turan Ankara’ya gelmiş idi kısa bir süreliğine), geçen salı Tömbeki’de buluştuk bir güzel lafladık (Eylül 2005 tarihli bu Tömbeki resminde Serkan en sağda, Turan onun hemen solunda, Andy Garcia gibi çıkmış olan şahsiyet bizi bu son seferki toplantıda eken Cesim’in ta kendisi, başını eğmiş olan arkadaşsa Murat -ki çoktandır görüşemedik onunla- kaldı ki arka planda yer alan Neverland Çocuk Kitabevi ne yazık ki borçlarından ötürü kapanıyor).

Pazar günü, yani dün, ATO’da Ebru, Tezhip ve Hat sergisi vardı, ondan da komşumuz Müzeyyen Hanım sayesinde haberdar olduk (Müzeyyen Hanım’ın da eserleri sergileniyordu). Gayet güzel eserler vardı, fiyatlar doğal olarak epey yüksekti ama 2.5 YTL’ye alabileceğiniz ebru ve tezhip’ten yapılmış çok güzel kitap ayraçları da mevcuttu.. Oradan çıkıyorduk ki, Barış aradı, onlara yakın olduğumuzu öğrenince de bizi davet ettiler, güzel bir akşam üstü geçirdik: Hülya Teyze çiğ börek yapmıştı, çoktandır yememiştim (İstanbul’dayken Şehremini’de bir yere giderdik çiğ börek yemeye, hamamın orada yer alır, annem de çok güzel yapar ama bir yerden sonra insanın yediklerine dikkat etmesi gerektiğinden, annemden artık yapmamasını rica etmek zorunda kalmıştım), Barış’ın yeni cicisi PS3’le oynadık güzel güzel, kız da Hülya Babaannesi ile daha da bir hasret giderdi (bir ara Ece topacı izlerken, onun hareketlerini taklit etmiş, kaçırdım ne yazık ki). Barışlar’dan çıkmış, eve dönüyorduk ki, Armada’nın oradan geçerken Şibe aradı, bizim evin yakınlarındalarmış Leventlerle, müsaitsek gelmek istiyorlardı, başımızın üzerine dedik, biz eve girdikten biraz sonra da onlar geldi. İşin komiği şu ki, Bengü, Şibe, Levent ve Hamiyet Gazi Mimarlık mezunu. Bengü ve Hamiyet -son iki dönemdir pek ilgilenemeseler de- sırasıyla master ve doktoralarını aynı hocadan yapıyorlar. Şibe de yüksek lisans tezini nihayet geçen sene verdi. Peki onların hocalarını en sıklıkla kim görüyor? Cevap: ODTÜ Fizik bölümünde doktorasını yapmakta olan bir arkadaş! 8) “Nasıl yani?” demeyin, oluyor işte.

Neyse, anlayacağınız dolu dolu bir haftaydı, yazayım da, unutmayayım istedim, evet biliyorum çok kişisel oldu, çoktandır “sosyal içerikli” yazmıyorum, vs.. A, sosyal içerik dedim de aklıma geldi: Barış sağolsun, The Razor’s Edge’in Bill Murray’li versiyonunu edindim sayesinde. Şimdi hani birkaç blog önce yazmıştım, işte Murray çok istedi bunu filme aktarmayı, yok şöyle idealist böyle idealist… Filmi rasgele bir yerden açtım, kontrol için, Larry ile Isabel’in Paris’te nişanı bozuş sahnesi çıktı, meşhur otel sahnesi. Daha fazla spoil etmemek için detaya girmeyeceğim ama anlayamadığım şey şu: neden bir insan sevdiği bir yazarın sevdiği bir romanını sinemaya aktarırken, eseri değiştirir? Bu hakkı nereden alır? Eğer bu kadar iyi biliyorsa neden oturup kendisi başka bir roman yazmaz? O romanı okumuş ve aslına bakarsanız daha da önemli olarak okumamış insanları aptal yerine koymanın ta kendisi böyle bir edim. “Siz öyle anlamazdınız, bakın ben size daha bir böyle böyle yaptım.” ya da “yazar o noktada böyle demiş ama bence böyle böyle demeliydi, daha iyi oluyor.” Arkadaşım, kimsin ya sen? (anti-)Disney filmi mi çekiyorsun? Bırak dağınık kalsın, sen daha hamken de vardı o eser. Tamam, gider yazarıyla görüşürsün, fikrini alır, öyle geliştirirsin, ona bir şey diyemem (bkz. Fight Club ve Fincher & Palahniuk), ama ölmüş adamı mezarında zıplatmanın ne alemi var?

Gürer Bey und Moi..

Gürer Bey, geçtiğimiz hafta sonumuzu şenlendirdi, keşke Ankaralı olsa ya da biz neredeysek oralı. Aşağıda alıntıladığım jabber muhabbeti aynı masada bilgisayarlarımızı açmış, birbirimizden en fazla yarım metre mesafedeyken yapılmıştır. Onun altındaki resimler de hafta sonu obm ve mimarlarla yaptığımız Eymir gölü sefamızdan..

sexykedi

John steed und emma peel

lost, 10. sezon

Hamiş: Bugün zehir zemberek bir giriş yapmıştım, sonrasında statiğe attım. Ne zamandır yazasım vardı, zehir akıtasım vardı, Eki’nin kaleme (klavyeye) aldığı çok iyi bir yazı iyice tetikledi ama sonrasında, dediğim gibi, ne gereği var insanları iyice daraltmaya dedim. Çok merak ediyorsanız, blogun arama motoruna (soldaki menüdeki, gugıl bulamaz, link vermedim zira) “Eki Dee Sparta Koçer oryantalizm” filan yazın, bulması lazım..

bayanlar & dergiler

Bundan yaklaşık olarak 1 sene kadar evveldi, Ece Hanım’ın gelişi için evimizi hazırlıyorduk. Bu uğurda epey bir kitap/dergiden kurtulduk. Bu dergiler arasında, Bengü’nün Mimarlık dergilerinden de bol miktarda vardı. Ben de, mimarlık bölümüne bir ilan bırakıp, bunları sahiplendireceğimi söyleyip, ODTÜ’ye getirmiş idim. Getiriş o getiriş, gel zaman git zaman, o dergiler (44 adet) odamda iki torbada kaldı durdu. Geçen hafta biraz parmak kaslarımı çalıştırıp, mimarlık bölümünün sekreterliğine durumu bildirir bir mail atıp, bölüme duyurulması isteğimi ilettim. Mesajın yayınlanmasından kısa bir süre sonra da iki sevimli bayan gelip, beni dergilerden kurtardılar.

Birkaç saat evvel odamda -tıpkı şimdiki gibi- oturuyordum ki, kapı çaldı, geleni buyur ettim ve ta-ta-ta-ta: gözleri ışıl ışıl, elinde dergiler, yarınlar adında. Dergiyi bilmiyorum sanıyordum ama şimdi nette araştırınca 5. sayısını hatırladım (bu 6. sayısıydı). Bütün samimiyetiyle anlatmaya başlamıştı ki, özür diledim ve dergiyle ilgilenmediğimi belirttim. Teşekkür etti ve gitti. Sonra da işte şu andayız. Yani sonuçta hiçbir zaman politikayla hele de siyasetle haşır neşir olmadım – yıllar evvel tartıp biçip kendime uygun bulduğum ütopik bir şeyler var ama kimsenin işine yaramaz, benim de işime yaramaz, öte dünyada sorarlarsa söylerim diyeceğim ama bu da komik olacak benim ütopik şeyi düşününce (Barış’ın sayfada gördüğüm Douglas Adams vecizesi gibi):

“He hoped and prayed that there wasn’t an afterlife. Then he realized there was a contradiction involved here and merely hoped that there wasn’t an afterlife.”
–Douglas Adams


En azından niceliksel olmasa da niteliksel deyip bu konuyu burada kapatalım. Neyse, işte böyle böyle. Sururi Efendi, bu hafta iki bayanı dergilerle sevindirdi, bir bayanı dergilerle üzdü, aklına geldi, yazdı nokta

Havadisler, sorunlar, dertler, tasalar

Oliver Sacks’in ‘Renkkörleri Adası’nda doktor, bir yerli ile karşılaşır, tanışırlar. Ayrılırken yerli doktora “Sizi yarın hatırlamayacağım ama tanışmak güzeldi, umarım yine tanışırız..” der. Hastalığın adı sanırım litiko-bodig idi (şimdi araştırıp geri döndüm de, litiko bodig, Parkinson ile dementia’nın birleşimi imiş – dementia’dan Alzheimer’a, oradan da amneziye gidiliyor bizim durumumuzda). Bu, çok garip gelmişti. Yani, insanın psikolojik olarak bir rahatsızlığının olduğunun bilincinde olması. Başka bir örnek olarak CD’lerden korktuğunuzu varsayalım – bu fobiniz dışında tamamıyla rasyonel bir insansınız. CD’lerden size bir zarar gelmeyeceğini çok iyi biliyorsunuz ama yine de korkunuza engel olamıyorsunuz. Benim de bir süredir böylesi bir rahatsızlığım var: Aklıma gelen bir şeyi bulamıyorsam, bulana kadar aklımdan çıkartamıyorum. Böylesi bir takıntı. Sürekli o aradığım şeye odaklanmış halde, bütün odaları arıyorum, nereye düşmüş ya da kaldırılmış olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Tamamıyla bana yararsız olsa bile, mutlaka bulmak zorunda olduğumu hissediyorum (buna örnek olarak birkaç ay önce bir dosya çekmek için arşiv cd’mi bulamayışım verilebilir – sonuçta, arşiv cd’sinden bir yedek almıştım ve elimde bu yedek vardı, yani istediğim bütün dosyalar elimdeydi, ayrıca istersem, bu yedeğin bir yedeğini çıkartabilirdim, sonuçta eğer arşiv cd’si kaybolmuşsa bile zararım en fazla 30 kuruş ve 3-4 dakika olacaktı. Ama kestirip atamadım, o CD’yi bulmalıydım! Bulmalıydım!).

Bir hafta kadar evvel, cep telefonunun şarj cihazını bulamadım, Bengü’ye sordum, o da en son benim okula götürdüğümü hatırladığını söyledi. Okulda baktım, evde baktım, bulamadım. Bu aramalarımın sıklığı ve şiddeti giderek arttı, nitekim dün vaktimin büyük bir kısmını en olmayacak yerlerde bile şarj cihazını aramakla geçirdim. Sonuçta bir şarj cihazı, ne olacak ki? Cüzi bir paraya satın alınabilir – ama Bengü’ye de itiraf ettiğim gibi, “Yeni bir şarj cihazı 10 lira olsun, ben, yeni bir tane almak yerine, eskisinin nerede olduğunu bilmek için 20 lira verebilirim”. Böyle bir takıntı. Beynimin bir kısmı “Nerede? Nerede o?” diye diye yana yakıla aradığım şeye kilitlenmişken, çaresiz bir kısmı, bitkin bezgin ve sıkılgan bir sesle “Yahu ne önemi var, alt tarafı bir şarj cihazı / zaten yedeği elimizde olan bir cd / aptal bir kalem / artık içindeki bilgiye gerek kalmamış bir dergi nüshası…” diye fısıldıyor. Ama yapacak bir şey yok – ileride bu türden başka arazların çıkmamasını ümit etmekten başka. Yoksa sonumuz çöp evler!..

Gelelim, bu haftabaşınızı karartacak ikinci konuya: Bengü’nün işte kullandığı bilgisayarında bir sorun vardı, ona bakmak üzere bu sabah birlikte işine gittik. Biz biraz erken gelmiştik, ben bilgisayara bakarken oda arkadaşları da yavaş yavaş gelmeye başladı. Bir anda aşağıdan aşağıdan mezdeke benzeri korkunç bir ses kulağıma erişmeye girişti. Sonrasında da daha korkunç seslerle eziyete devam edildi.

Şimdi iyi haber: Bunları fütursuzca çalan bayan, bir yandan da şikayet ediyordu müdürlerinin yüksek sesle ‘müzik’ çalmalarını yasakladığından ötürü. Hatta kulaklıkla dinlenmesi gerekiyormuş aslında ama bu kadarcık sesin herhalde kimseye bir zararı dokunmazmış.

Bir düşünün: bu, iyi hali! Bu nasıl bir eziyettir! Sonuçta gerek Bengü, gerek Hande yıllardır söyler durur ya, “İş ortamı”, ben bugün onu fark ettim. İnsanları takım elbise giymeye zorlayınca iş bitmiyor. İnsanlar kitap okumuyor, düşünmüyor. Çok ama çok korkunç. Sonuçta, kapalı ortamlarda kaygısızca sigara içenlerden bahsediyoruz, çocuğuna bağıranlardan, toplu taşıma araçlarında yer vermeyenlerden, kulaklıklarındaki müziği sonuna kadar açanlardan, yere çöp atanlardan, bütün parkları ay çekirdeği kabuklarına boğanlardan (bunlardan Ankara’da o kadar çok var ki – anladığım kadarıyla Ankaralıların temel gıda maddesi), küfür edenlerden. Hiçbir şey okumayıp, araştırmayıp, her konuda fikir yürütebileceğini sananlar var bir de. Şu deprem sonrasında herkes nasıl da artçıl depremlerin şiddetini tahmin ediyordu. Adam Türkiye’nin tarihini bilmez, milliyetçi kesilir, Osmanlı tarihini bilmez, eski sisteme dönmek ister, Kuran-ı Kerim’i bilmez şeriat ister, Nutuk’u okumamıştır, Atatürkçüyüm der, hiçbir kitap okumaz, şiir yazdığını söyler. Beni en çok bu ahkamcılar hayattan soğutuyor. Her konuda söyleyecek bir şeyler var, referans yok. Internet var tabii, en temel kaynak, bilgi hazinesi. Internet yok efendim. Yazıp küfredince olmuyor. Sonuçta insanlar boşuna okuyor, eğitim alıyorlar, siz her şeyi zaten biliyorsunuz. Eğitim şart! Ama onu da biliyorsunuz zaten, televizyonda görmüşsünüzdür.

Evet, normalde tümüyle ilgisiz (ignorant) olan ben bile böyle bir yazıyı yazdığıma göre, gidişat pek de hayırlı değil ey ahali! Eh, haftabaşı zehrimi kustuğuma göre, güzel bir haftaya başlayabilirim. Allah, çoğunluğun kazmalardan mürekkep olduğu ortamlarda çalışan bütün kader kurbanlarına sabır eylesin. Amin.