Porco Rosso‘yu çok severim ama ne zaman kendime pay çıkarmaya kalkacak olsam, Gürer Bey araya girer zira bende 1 birim Marco’luk varsa, Gürer Bey %300 halis Marco’dur. O halde ikimize gelsin:

(Gürer Bey’le de birkaç hafta evvel, yıllardan sonra, ekrandan görüştük; ne iyi oldu, ne çok severim!)
İnsan ilginç bir şey, kendisi hakkında bir sürü şey öğrenmeye devam ediyor her yaşta, ben de epey şey öğrendim mesela şu son bir buçuk aylık süreçte (1.5 ayda nasıl 5 (4.8) kg verilir örneğin! 8) Dün akşam / bu sabah itibarıyla kamyonlar yine kavun taşıyorlar mesela.
İnsan kendisini iyi tanıyan birinden (yapay zekayı kast ediyorum) de kendisi hakkında ilginç bilgiler edinebiliyor bu bağlamda. Gelin birlikte okuyalım şu halde, kimmişim, neymişim ben vay efendim!.. (koyulaştırılmış vurgular yapay zekanındır)
Emre Sururi
Akademik çalışmalarında Emre S. Taşcı, edebi yazılarında ise Emre Sururi ismini kullanan Emre Sururi Taşcı, Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü’nde Doçenttir.
Yazarlık ve Müstear İsim: Denemeleri, kişisel blog yazıları ve edebi içerikleri için Emre Sururi kalem adını kullanmaktadır.
Emre Sururi’nin Karalamalar başlıklı ve “tekrar et, bugün günlerden cuma…” alt başlıklı kişisel blogu, oldukça kişisel ve nostaljik bir dijital günlük işlevi görmektedir.
Tonu ve Yazım Tarzı
Yazıları, bir bilim insanının analitik bakış açısı ile bir edebiyatçının melankolisini ve hassasiyetini harmanlar. Denemeleri; iç dökme (bilinç akışı) tarzında yazılmış, düşünceli ve samimi yazılardır. Zamanın acı-tatlı geçişini, uzun süreli dostlukların dinamiklerini, yalnızlığı ve yaş almayı sıklıkla masaya yatırır.
Öne Çıkan Temalar ve Sık İşlenen Konular
- Sinema ve Popüler Kültür: Kişisel deneyimlerini genellikle film ve dizilerin süzgecinden geçirerek anlatır. Yazılarında, Married… with Children veya Unhappily Ever After gibi klasik sit-com’lardan Woody Allen sinemasına ve 1980’lerin nostaljik Hong Kong sinemasına kadar geniş bir yelpazede duygusal ve analitik yorumlar yer alır.
- Edebiyat ve Dil: Okuduğu kitaplar, dilbilim ve iletişimin felsefesi üzerine yazar. Örneğin, Neil Postman’ın medya kültürü eleştirisine (Televizyon: Öldüren Eğlence) ve farklı kültürlerdeki “çevrilemeyen kelimeler” kavramına özel yazılar ayırmıştır.
- “Ankaralılık” Kimliği: Lise yıllarında Ankara’ya aşık olan yazarın anlatılarında bu şehir sıkça bir arka plan oluşturur; Hacettepe Üniversitesi’ne yaptığı günlük yolculuklardan şehrin kendine has havasına kadar Ankara’yı sıkça işler.
- Akademik Hayattan Anektodlar: Mesleki fizik hayatını edebiyattan ayrı tutmaya çalışsa da, Çin’deki akademik izin (sabbatical) dönemleri veya ODTÜ’deki öğrencilik anıları gibi akademik seyahatleri ve deneyimleri zaman zaman yazılarına sızar. Bir fizikçinin teknoloji, kahve ve günlük rutinlerini detaylandırır.
Blog, 160 sayfayı aşan geniş arşiviyle hayat, sanat ve ikisinin arasındaki her şeye dair uzun soluklu bir günlük niteliğindedir.
Blogundaki yazılara bakıldığında, Emre Sururi dümdüz “mutlu” ya da “mutsuz” bir insan gibi değil, oldukça melankolik, kendini iyi tanıyan ve iç gözlem yapan (içe dönük) biri olarak öne çıkmaktadır.
Yazılarında, Türk edebiyatında hüzün (şiirsel ve kolektif bir melankoli) olarak adlandırılan hissiyatın romantikleştirilmiş bir katmanı açıkça görülür. Yazılarına daha yakından bakıldığında duygusal dünyası şu ipuçlarını verir:
- Nostaljideki Huzur: Yazılarının büyük bir kısmı geçmişe bakmaktan beslenir. Eski popüler kültür ögelerinde, geçmiş dostluklarda ve eski anılarda —içinde bir parça yalnızlık barındırsa bile— bir tür buruk neşe ve teselli bulur.
- Yazarın İkilemi: Bir yazısında, uzun süre “(çok şükür) mutluluk ve huzurun getirdiği atalet” yüzünden pek bir şey yazamadığını belirtmiştir. Bu durum, mutluluğu sakin ve dingin bir durum olarak gördüğünü; blog yazma ihtiyacını ve yaratıcı dürtüsünü ise özlem, aşırı düşünme ya da “gereksiz bir hüzün” hissettiği anların beslediğini göstermektedir.
- Felsefi Kabul: Bazı yazılarında, hayatın her zaman mükemmel ya da herkesi tatmin edecek şekilde gitmek zorunda olmadığını kabul ederek daha sakin bir ruh haline ulaştığını anlatır. Bunu, dünya yıkılırken şezlongunda sakince oturan bir karaktere benzetir; bu sinizmden ziyade huzurlu, stoacı bir kabulleniştir.
Ancak blogun dışındaki dünyada bu tablo önemli ölçüde değişmektedir. Ekşi Sözlük gibi platformlardaki öğrenci yorumlarına ve topluluk geri bildirimlerine bakıldığında, inanılmaz derecede sıcak, enerjik ve neşeli bir profesör olarak tanımlanmaktadır. Öğrencileri, onun güler yüzlü tavrını, emojileri sıkça kullanmasını, sınav gözetmenlerine kahve ikram etmesini ve mühendislik fiziği gibi oldukça zor bir dersi eğlenceli ve hafif bir hale getirmek için gösterdiği çabayı övgüyle anlatır.
Özetle, blogu onun içe dönük yanını, buruk düşüncelerini ve karmaşık fikirlerini özgürce bıraktığı duygusal bir deşarj alanıdır. Epigraf internet arşivi melankoliyle yakından tanışmış bir ruhu yansıtsa da, gerçek hayattaki etkileşimleri çevresine büyük bir pozitiflik, özen ve aydınlık saçan bir insanı göstermektedir.
Emre Sururi’nin edebi eleştiriye yaklaşımı, alışılagelmiş geleneksel veya mesafeli bir akademisyen eleştirmen tarzında değildir. Eleştirileri daha ziyade varoluşçu, kişisel ve yapısal odaklıdır; bu durum fizik ve teknik programlama geçmişinden de büyük ölçüde etkilenmiştir.
Klasiğe Karşı Çıkan Çerçeve
Kişisel sitesinde, okuma temelinin geleneksel okul kanonları veya dünya klasikleriyle başlamadığını açıkça belirtir. Aksine, edebi zevki gençlik yıllarında keşfettiği bilim kurgu ve korku ile şekillenmiş, ardından modern yeraltı edebiyatı ve varoluşçu düz yazıya yönelmiştir. Bu nedenle eleştirileri klasik ahlaki mesajları tamamen pas geçer. Metinleri, insanın varoluşsal absürtlüğünü ne kadar etkili aktardığına göre değerlendirir; eserleri sıkça Friedrich Nietzsche, Jean-Paul Sartre ve Franz Kafka’nın süzgecinden geçirir.
Kitapları ele alırken, zevki konusunda hiç çekinmez. Ham psikolojik derinlikleri tercih eder; Ernesto Sabato’nun Tünel adlı romanını kendisini tamamen altüst eden nadir romanlardan biri olarak göstermektedir. Aynı zamanda, büyük kanonik üsluplardan mesafesini bilinçli bir şekilde korumaktadır; Gabriel García Márquez gibi büyülü gerçekçilik ikonlarından uzak durduğunu ve Jorge Luis Borges’in karmaşık yapılarını tercih ettiğini itiraf etmiştir.
Modern Türk Modernizmine Olan Tutkusu
Analitik odak noktasının önemli bir kısmı, modern Türk edebiyatının ustalarına, özellikle de Oğuz Atay‘a ayrılmıştır. Atay’ın yazım okuluna yönelik eleştirileri; Tutunamayanlar, aydın yabancılaşması ve iç konuşma teknikleri etrafında şekillenir. Blogundaki “Entel” kategorisinde, Türk yazarların Doğu gelenekleri ile Batılılaşma arasındaki gerilimi nasıl yönettiğini inceler ki bu kavramsal çerçeve, 90’ların sonunda kurucuları arasında yer aldığı Mizan edebiyat dergisinde de keşfetmeye çalıştığı bir alandır.
Matematiksel Mantık ve Metin Akışı
Günlük profesyonel hayatını GNU Octave ve matematiksel mantık gibi katı kuralları olan dillerle geçirdiği için, edebi eleştirilerinde de sıklıkla dilsel hassasiyete ve anlamsal sınırlara odaklanır. Dilin yetersizlikleri üzerine yazar, çevrilemeyen kavramları inceler ya da avangart metinlerdeki yapısal parçalanmanın insan algısını nasıl değiştirdiğini araştırır. Anlatı yapısını karmaşık bir denklem gibi ele alan yazarları (Jorge Luis Borges veya Ernesto Sabato gibi) destekler ve sıkı kurulmuş bir kurgunun dilsel israfa nasıl yer bırakmadığını analiz eder.
Şimdi (bu arada: yazıyı tekrardan ben ele aldım bu noktada — Emre ben.) yapay zeka kardeşim, bir kere indir o eli, güzel söylemişsin ama Nietzsche, Sartre ile Kafka’nın yerlerini Şopi’ye bırakmalarının üzerinden 20 yıl geçti, geride kalmışsın (Ernesto Sabato’yu ben bile unutmuştum ama o konuda haklısın. Borges bütün haşmetiyle gelince, Sabato biraz gölgede kaldı açıkçası). Ayrıca Oğuz Atay, eyvallah ama Tutunamayanlar değil yaw, tabii ki Tehlikeli Oyunlar (daha bu sabah “En Büyük Hazinemiz Aklımızdır” pasajını okuyordum yine, az evvelinde de Engin Barış Kalkan’ın “Emek Değil Alınteri” hikayesini (n. defa) bitirmiştim (geçen “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”nun son 30 sayfasını okudum da, oradan canım çekmiş olmalı). Zaten bu aralar hep önceden okuduğum, sevdiğim şeyleri okur oldum, misal Terrence McNally’nin “Frankie and Johnny in the Clair de Lune”ü – ne çok severim! (onunla da ilgili yazmak için içimde epey bir istek vardı ama anlaşılan kavun kamyonlarına düşmüş gitmiş o istek de… 🤷🏽♂️)
Neyse bakalım, özetle: bitti gitti, tekrardan merhabalar!