Ne yaptığımız ve kim olduğumuza dair…

 Bildiğiniz, bilmediğiniz, fark edip-etmediğiniz üzere, bu blogda pek bilim işlerinden söz açmayı tercih etmiyorum (tercihimi daha çok fütursuzca ahkamlar kesebileceğim, inciler düzebileceğim edebiyat ve felsefe alanlarından yana kullanıyorum) ama gerek geçen gün Noel Baba’ya dair yaptığım devrim niteliğindeki bir keşif, gerekse de hemen aşağıda paylaşmakta olduğum fotoğraf vesilesiyle daha fazla durduramadım kendimi (bir de son zamanlarda hasıl olan kariyer kaygılımsıları var serde).


Georgina ile Ben, fi tarihinde…

Fotoğraf 1997 yılında çekilmiş: o yılın ulusal "Bilimsel Yetenek Arayışı" ("Science Talent Search")  yarışmasının kazananları olan Lisa Randall ile John Andersland’ı gösteriyor. Bizim zamanımızda biz geekler böyle görünürdük. Resimlerde illaki gözlerimiz kapalı çıkardı. İkisinin de sınıftaki alfalar, betalar ve dahi gammalar tarafından bile nasıl ezildiğini tahmin edememek imkansız, takdir edersiniz ki. Sonra, 90larda bile değil ama 2000lerde, internetin yüklü gazıyla bir anda fizik, bilim tralala yükselen değer oldu, lablardan çıkıp, filmlerde dünyayı bile kurtarmaya başladı pek saygıdeğer bilim adamları.

Belki daha önce yazmışımdır, belki bir başkasından duymuşsunuzdur yahut kendiniz ayırdına varmışsınızdır, yine de söylemek isterim: bu dünya, adil bir yer değil. Bir futbol takımı düşünün ki, oyuncuları oyunun güzelliğini, sporun bütün iyi niyetini içlerinde taşıyor, gece gündüz çalışıyorlar, yokluktan paylarına düşene şükredip, en iyi şekilde faydalanmaya uğraşıyorlar; her biri de gerek takımları, gerekse de diğer arkadaşları için gözünü kırpmadan kendini feda edebilir, o kadar önemsiyorlar yaptıkları işi, birbirlerini. Bunlar çok büyük bir mücadele vererek, sevenlerinin desteğiyle bir kupada finale kadar çıkmış olsunlar. Karşılarında da, bir para babasının (Arap prenslerinden biri olsun mesela — Araplara karşı önyargılarımız var ya, antipatiyi arttırmış oluruz bu sayede hem) bastığı paralarla bir araya getirilmiş, tamamıyla para için oynayan dünyaca ünlü futbolculardan mürekkep bir takım olsun. Filmlerde tabii ki ve illaki bizim "underdogs" yenecektir (gerçi ilk Rocky’nin sonunda Rocky puan farkıyla Apollo Creed’e yeniliyordu), ama gerçek hayatta ne olur siz de ben de biliyoruz, işin kötüsü kazanan takım sevinmez bile, umrunda bile olmadan kazanırlar. En saf/temiz/güzel duygularla sevdiğiniz kızın, sınıfın yakışıklı oğlanı tarafından hem de sadece elinden geldiği için ("because he can") baştan çıkarılıp, sonra bir köşeye koyulması ve üstelik kızın bu oğlana hayranlığının devam etmesi gibi bir durum. Ya da diyelim ki Galatasaray deplasmanda Mersin İdman Yurdu ile hazırlık maçı yaparken, Mersinli Galatasaray seyircisinin tribünden Mersin’e küfür etmesi gibi bir şey (hani bir yıldız kayar ya bazen / hani insan bir telaş duyar ya birden).

Daha kötüsü de var. Daha kötüsü, sizin sizin gibi olan arkadaşlarınızla bir oyun (spor, penny can) oynamaya başlamanız. Saçma sapan bir oyun olsun bu, millet de sizinle dalga geçsin. Sonra diyelim şans, ya da fırsat (şans), bu oyundan alfalardan birinin haberi olsun, bu oyundaki maddi açıdan potansiyeli görsün, sizden bağımsız bir şekilde bu oyunu pompalasın (promote), bu oyun bir anda meşhur olsun, kuralları resmileşsin, federasyonları kurulsun… sonra normalde sizinle bu oyun için dalga geçecek olan insanlar, çıkarları doğrultusunda bu oyunda oyuncu olsunlar ve ruhsuz bir şekilde sizi kendi oyununuzda eze eze yensinler ve hiçbir şekilde umurlarında bile olmasın. İşte bu daha kötüsü.

Hollanda’da katıldığım bir konferansta (Ulusal Fizik Konferansı idi (FOM)) birbirinden süslü ve havalı fizikçi insanlar görmüştüm – benim için oxymorondu böylesi bir tanım, halbuki ne kadar normal, ne kadar olası ve gerçekçi. Ama adaletsizlik duygusu uyandırıyor bir yandan da (uyandırmıyor mu?). En sevdiğiniz 100 şarkıyı birine dinletseniz, 100 şiiri bir kitapta toplasanız, 100 kitabı tavsiyeleseniz, illa ki bunların aralarından bir kısmı daha çok tutulacak, bir kısmı aşağılara itilecek. Sosyolojik/Psikolojik bir şey. İyi sınıfın kötüsü mü olmayı mı tercih edersiniz, kötü sınıfın iyisi mi (ben ikinci şıkkı). [Kim kime ne deseymiş / Her yer tanrı gibiymiş, bir sonsuz pistmiş — E.C.].

Sadede gel kardeşim, ne demek istiyorum, kafamdaki şey ne? Kafamdaki şey net bir şey değil, zaten o yüzden yazıp duruyor, evirip çeviriyorum ya bu kadar salatayı. Başarılı insanlardan pek haz etmiyorum, bu doğru. yaptığından mutlu olan insanları, yaptığından mutlu olmayıp da daha başarılı olan insanlara yeğ tutuyorum (her zaman her yerde). Yaptığından mutlu olan başarısız insanları da yaptığından mutlu olan başarılı insanlardan daha çok seviyorum. Maçlarda hep yenileni tutarım zaten oldu bitti, onlar öne geçtiklerinde de taraf değiştiririm. Bilimde karizma beni hiç açmadı, fizikçinin cool’u olmaz (Feynman diyeceklere ön cevap: Feynman geeklerin cool’uydu, bilim dünyasının dışında pek borusu ötmezdi be yaw [zaten tanısaydım sevmezdim herhal, büyük ihtimal… ama benim gıcıklığım, tersliğim, kendisinin çok büyük bir olasılıkla bir suçu yoktur, olmazdı]).

Niye yazdım ben bunları? Geçen gün bölümün koridorlarının birinde işte şu yukarıdaki resmi de alıntıladığım Amerikan Fizik Derneği’nin (APS) 90larda yaptırdığı posterlerden birine gözüm takıldı. Arkadaşların isimlerini not ettim, sonra da şimdi neredeler ne olmuşlar diye arattım. Lisa Randall Harvard Princeton, MIT ve Harvard’da çalışmış, herkesin tanıdığı ve hatta adını Google’a yazmaya başlayınca "Lisa Randall hot" şeklinde tamamlandığı derecede popüler bir insan olmuş.

yukarıdaki resmi aldığım kaynak da "Is Lisa Randall the hottest physicist alive?" başlıklı forum – böyle bir forumda emeği geçen arkadaşları saygıyla anmak isterim (sarcasm’ın Türkçesini aradık bugün, bulamadık, kinaye değil imiş -Ece’yi anlaşılan o kadar maruz bırakıyoruz ki entel dantel ebeveynler olarak, bugün kollarındaki yara bereleri gösterip gülerek "geçen gün oynarken kendime masaj yaptım" dedi, ardından da "masaj yapmak" ile aslında düşmelerini söylemek istediğini, hani öyle deniyor ya, tam aksini söylüyoruz biz de ona bazen… ah canım kızım benim…).

John Andersland’a gelince, o küçük bir üniversitede kalmış, hala mutlu görünüyor, çoktandır güncellenmemiş sitesine gittiğinizde heyecanla size bir yaprağa nasıl resminizi çıkaracağınızı anlatıyor, bir de vesikalık fotoğrafını koymuş. Murathan Mungan koyalım mı araya, "parça" niyetine?

Kimdi giden kimdi kalan
Aslında giden değil
Kalandır terkeden
Giden de
bu yüzden gitmiştir zaten

Bu şiiri de ne zaman alıntılasam, ansam, aslında tam tersi anlam için öne sürerim de, her seferinde unutkanltığım ters köşeye yatırır beni Evvelsi gündü galiba, internet üzerinden Milliyet Sanat’ın eski sayılarına bakıyordum ki, geçen sene, "Şairin Kitabı" vesilesiyle yapılmış bir röportajına denk geldim, orada da inceliğini göstermiş M.M. (Marilyn Manson değil, Monroe da), kendisine aşık olup da karşılık veremediği insanlara üzülüyor, keşke ben onlara aşık olsaydım da karşılık görmüyor olsaydım diyor, kendinden kaynaklı üzüntü vermek yerine kendisini acı çeken pozisyonunda görmeyi yeğliyor. Ben aktarınca, "sarkazm" yapıyormuşum gibi oldu ama değil — misal Cezmi E. söylemiş olsaydı böyle bir lafı vıcık vıcık olurdu ama M.M.’ın samimiyetine, naifliğine, inceliğine inanıyorsunuz.

Yahu ben ne diyordum, nereye geldim. Şimdi geç oldu (1.30), uyuyayım da, yarın gönderirim bir şeyler daha ekleyip artık (Whitney Bowe)



(…) Ertesi günden merhaba! Whitney Bowe dediğimiz kişi, Castle’ın kızını hallice andıran, yukarıda bahsi geçen STS yarışmasında bahsi geçen bir diğer kişi. O zamanki hali şunun gibi bir şey (güzelimsi inek kız figürü, nadir bulunur, en tatsız şeylerden biridir, fenadır, kesinlikle geek değildir, geek tribünlerine oynar, ilk fırsatta level atlamaya bakar):


(10 parmağında 10 marifet)

sonra ne mi olmuş, YALE mezunu, uzman dermotolojist, şöyle bir şey:

bana da dert olmuş. Bu yazdığım yorumların hepsini kendi -pek de sağlıklı olmayan- tahayyülümden geçirip, uydurup buralara yazdığımı ayrıca belirtmeye gerek yoktur sanırım…

Gelelim Zuckerberg’e. Bizim burada bir çocuk var, dahi midir bilmiyorum ama epey bir potansiyel var, ama hiç arkadaşı yok, ben bile çömezim olmasına rağmen pek meraklı değilim görüşmeye. Bilmek sevmeye yetmiyor, çekilmez bir adam. Landau da böyleymiş diyorlar, önemli olan fizik, algı… ama olmuyor, hakikaten olmuyor. Zuckerberg de eminim böyle bir adamdı, onunla da arkadaş olmak istemem, sıkılırım, gerçekten değmez. Deha nasıl bir şey diyeceksiniz (diyecekseniz), onu da anlatayım, bu vesile ile yazının başında bahsetmiş olduğum Noel Baba fenomenini de açıklama fırsatım olur hem, o nedenle geçelim büyük keşfime: Noel Baba hani her çocuğun adını, iyi mi kötü mü olduğunu biliyor ya, aslında öncesinde bu bilgiye sahip değil, yani ona malum olmuyor. Bu bilgiler çocuğun suratında yazıyor, bir şekilde kendini manifest ediyor. Onun için bir çocuğa bakıp da "senin adın Hebe, bu sene iyi şeyler yapmışsın" demekle "sarı saçların, mavi gözlerin var, boyun da 1.5 metre civarında" demek arasında pek bir fark yok (aura). Onun ekstra duyu organları var (ne Noel babalar tanıdım, yoktular). Deha da böyle bir şey. Bir probleme bakarken, oradaki bu normalde doğrudan algılanamayan şeyleri algılayabiliyorlar. Körler dünyasında yapılan deneyleri düşünün bir: ışığın yansıdığındaki dalga boyundan bizim hop diye söyleyebildiğimiz rengi ölçebileceklerdi, yarı-iletkenler, multi-ferroikler vs.. vs..  Oliver Sacks’in kipatlarından birinde vardı, iki otistik arkadaş/kardeş, oyun olarak birbirlerine takır takır asal sayıları sıralıyorlar sırayla. Dr. Sacks de ("Dr Seks" diye telaffuz etmemek için bunca yıldır "Saks" (Sucks) demekte olduğumu fark ettim az evvel, bu bağlamda Turan’ın gençliğinde takıldığı Emmanuel serisini de anarım (Immanuel Kant/Kent tabii ki, ya ne olacaktı?), işte ne diyorduk, Dr. Sacks de bir cetvelden, büyük asal sayıları not alıp, otistiklerin oyununa karışıyor, otistikler de şaşırıyor, sonra da bozuluyorlar. Başta dediğim konu, hani siz bir oyun uydurmuştunuz, sonra bu oyundan zevk bile almayan birileri sırf çıkarları var / ya da daha fena olarak, sadece yapabildiklerinden kelli oyununuza dahil olup, üstüne bir de sizi yenmeleri olayı.

Çok yazdım, sıkıldım, bu kadar yazmışlığım olduğundan göndermemeye/silmeye de kıyamadım, siz kusuruma bakmayın, bir ara Nurullah Ataç’tan acı-tatlı bir deneme yollarım, ödeşiriz. İyi pazarlar (pazorlor)!

Poffidi pof pof.


Benle Georgina, baştaki resimden 5 yıl önce, 10 yıl sonra

ph.d. comics, revisited…

 Efendim, rivayet odur ki, yours truly’nin doktora tezi şu ithafla başlar:

rivayet değildir, doğrudur. Ece tamam da, Mike Slackenerny kim diyecek olursanız, o da benim gibi feleğin çemberinden geçmiş/geçmekte olan bir Ph.D. Comics karakteridir. Kendisinden ilk defa olarak 26 Şubat 2007 itibarı ile bahsetmişiz, sonrasında 17 Mayıs 2007’deki girişte TUDelft mülakatım vesilesiyle tekrar anmışız. Uzun zamandır ortalıkta görünmüyordu ki geçen gün Ande bahsetti, buyrunuz, halet-i ruhiyemdir:

Kaynak: http://www.phdcomics.com/comics.php?f=1500

Ooooffff, off!

Tarihi bir gün!

 Bugün Ece biten çayımı mutfaktan getirdiği demlikten yeniledi! Ben de bu önemli olayı tarihe not düşmek istedim — taa Ece’nin doğduğundan beri, "bir gün gelecek kızım bana çay getirecek" diye söyleyegelirdim, işte bugün, o gün de geldi. Az evvel bunu bloguma yazacağımı söyledim, Ece de blogun ne olduğunu sordu, anlattım, doğduğu günlerde yazdıklarımı okuduk sonra birlikte. 8) Yıllar geçiyor…

Cennet…

 "Cennet", Kieslowski’nin, 3 renk üçlemesinden sonra çekmek isteyip de ölümüyle yarım kalan bir başka üçlemenin (Cennet – Cehennem – Araf) ilk filmiydi. Vaktiyle 3 renk üçlemesini "son filmleri" olarak lanse ettiğinden, arkasından konuşmuş gibi olmayalım ama, filmler iyi iş yapınca, "ah, dur bir üçleme çekeyim" demiştir belki fakat sözünden döndüğü için de kaşığı/kamerası kırılmış, üçlemesinin ilk filmini çekmek de Tom Tykwer’a nasip olmuştur, iyi de olmuştur zannımca (hem Cate Blanchett de vardı, güzeldi). Film, bir helikopterin göğe doğru (ya nereye olacaktı?) yükselmesiyle bitiyordu (yanlış hatırlamıyorsam): güzel, temiz bir bitiş olduğunu düşünegelmişimdir.

Benim için cennet, içinde sonsuz, yazılmış/yazılmamış kitabın, kitaplarınkine benzer niteliklerde filmlerin ve müziklerin olduğu dev bir kütüphane. Artı olarak, bir yandan film izleyip, kitap okurken, beri yandan fosur fosur puro/pipo tüttürebilmeniz de cabası. Kola (Coca-cola) ırmakları zaten hep vardı ama bir süredir kebapçılar da standlarda yerini aldılar.

Pek kalabalık olsun istemem: tabii ki Bengü ile Ece olacaklar ama çekirdek ailemiz dışında, diğerlerinin cennetlerine bağlantılar olsun, istedikçe gidip görelim.

Vaktiyle Magnetic Scrolls’un "Pawn"  adında bir oyunu vardı – oyunun sonunda oyunun kodunu değiştirip, "God mode" tabir edilen, sonsuz sınırsız bir moda geçiyordunuz. Dünyaya öyle gelmek bir süre sonra mutlaka sıkar bence, ama yine de illa ki denerim tabii. Bir de yüzyıllar boyunca uyukladığım, yorganın altında uyku mayalaya mayalaya ekmeğe dönüştüğüm bir evre de kaçınılmaz olarak varolur bence.

Eğer hala anlaşılmadıysa, evet, ölümden sonra ahret filan, inanıyorum, getirisi var, kar marjı yüksek, kaybedecek pek bir şey yok. Kollektif cennetlerden çok, bireysel olanları yeğliyorum ve aslına bakarsanız daha pratik/uygulanabilir buluyorum.

İnsan cennette yaşamaktan sıkılır mı? Büyük konuşmayayım ama bana yeterince film/kitap/müzik/oyun verirseniz, bir de işte aralarda Gürer Bey’le filan da buluştuk mu nargile başında, ben sıkılmam. Marx’ın icabından teknolojik gelişim geldiyse eğer (en basit yaklaşımla), benim sıkıntımın hakkından da entel-dantel eğlencelikler gelir derim ben size.

Zaman göreceli bir kavram. Ölüp de yataktan kalkıncaya geçen zamanda, herkesin de ama öyle, ama böyle eninde sonunda ölmüş ve hep birlikte, aynı anda uyanıyor olduğunu düşünün. Vaktiyle, coğrafyanın gazabına uğrayan aşklardan bahsetmiştim ("defter bir ayrılık havası taşıyordu ama hiç olmamış bir beraberliğin ayrılığıydı bu. garipti. ama yine de dokunaklıydı. hiç bir araya gelmemiş insanların ayrılığı üzerineydi sanki defter. başka dünyaların değil fakat şüphesiz başka kıtaların birbirlerini hiç tanımamış insanlarının ayrılığıydı o anda söz konusu olan. mesela avusturalya’da hiç görmediği, tanımadığı, bilmediği bir kıza aşık hollandalı bir gencin ayrılık acısıydı. çünkü kız o sıralar bir başkasıyla evleniyordu ve genç bunu bile bilememenin çaresizliğiyle yazmak istiyordu bu deftere. ayrılık evrensel bir olguydu." ES, EAD, 1996), neyseki internet çıktı, uçak biletleri ucuzladı filan, yavaştan o konu çözülmeye başlandı, işte geriye bir tek zaman sorunsalı kaldı (Tom Hanks, Big), o da artık öte dünyada inşallah.


aslına bakarsanız, bütün bu laf salatasının tek gayesi, Bill and Ted’s Bogus Journey’sinden bir resim koyabilmek idi.

Sonsöz: "Beyond Black" adlı sıkıntı yumağını bitirdikten sonra başladığım Levent Şenyürek’in Cennetin Kalıntıları’nda bugün Cennete geldikten sonra, bir de çoktandır blog göndermemiş olduğumdan kelli, bugün böyle biraz (Coca-cola) light takıldık. Bu günkü programımızı burada bitirirken, kapanışı 2/5 Bz’nin "Kurtuluş Yok!" adlı güzide şarkısıyla yapıyoruz. Esen kalın (ölüm bir kurtuluş değildir, just remember, that death is not the end… Serhat ve Nick Cave)

daha iyi bir ben ve dahi iki mektup

 Eleştiriye cevap vermemenin 42 yöntemi / 80ler ve punk / kendime yeni bir ben lazım

"bir mektup göndersen de ben açıp okumasam"
(H. Ergülen, ezberden yazdım, bir dakika kaynak bulayım…. "Eski Ormanlara Mektup" imiş, "ben" kelimesi de benim eklememmiş)

Buraya iki sene önce ilk geldiğimde, bir süre üniversitenin misafirhanesi görevi de gören bir otelde 17 günlük bir maceram vardır. O sıralar bir yandan yeni işime, yeni dile, yeni ülkeye alışmaya çalışıyordum, bir yandan da noel tatili gelmeden evvel ev bulma koşturmacası içindeydim (böylelikle Bengü ve Ece’ye en kısa sürede kavuşabilecektim). İşte o günlerde canım fahri kan kardeşim Doğan’a bir mektup yazmaya başlamıştım.

Sonrasında o mektubu unuttum. Sonrasında o mektubu hatırladım ama bulamadım; bulamadığımdan, gönderdim mi, göndermedim mi emin olamadım. Ne yazdığımı zaten hiç hatırlamadım.

Bu blog vesilesiyle tanıştığımız sevgili Canan’a da bir mektup yazıp gönderdiydim (pek bir mektup yazıp gönderici bir kişiliğim vardır). Sonra o mektup Canan’ın eline geçmedi, sonra ben yine şüpheye düştüm, önce acaba o mektubu göndermiş mi idim, ardından, öyle bir mektup acaba aslında hiç varoldu mu, diye.

Bugün ofisin kapısı açıldı, varlığından şüphe eder olduğum işte o mektup, üzerinde yavru ağzı bir iade çıkartma ("RETOUR : İADE — Déménagé / Buradan ayrılmıştır", PTTnin beynelmilel lisanı anlaşılan hala frankofon milletlerine ayarlı, olsun, öylesi daha hoşuma gidiyor zira bir istimpunk havası taşıyor resmiyette Fransızca kullanımı). Sağolsunlar, işte sağ salim geri getirdiler mektubu. Mektup, yumuşak-nazik bir şekilde açılmış, içindeki bunalım-sıkıntı yüklü hava bir ihtimal ciğerlere çekildikten sonra, ülke sınırları içinde bulunması sakıncalı addedildiğinden olacak, İspanik ellere geri uğurlanmış. Ne yazmış olduğumu bilmiyorum, oldum olası yazdığım mektupları bir kez daha okuyamam – gerek göndermeden evvel, gerekse, yazma sürecine uzun bir sekte girdiyse, nerede kaldım, neler yazmışım bir bakayım diyerekten (Woody Allen da bir kez kurgu masasından kalktıktan sonra hiçbir filmini izlememiş olduğunu belirtmişti, kem küm gak guk…).

Geçen ay, önemli bir belgeyi arıyordum, coştum, bir bahar temizliğinde evrakı, makaleleri sıraladım dizdim, aralarından başta belirttiğim Doğan’ın mektubu da çıktı. Elbet sırası geldiğinde gönderilecektir bir gün.

Sırt üstü yatmak anlamındaki de ayrı yazılır.com*

And now for something completely different: Bu sene kendimi geliştirmeye karar verdim: işe sırt üstü yatıp uyuma talimleriyle ve "de" bağlacının yanlış kullanımından ve yazımından rahatsız olmamaya çalışmakla başladım. Açıklayayım efendim:  Kendimi bildim bileli yüzükoyun uyurum, ilkokul 2’den beri de yastıksız. Geçtiğimiz yaz, baktım epey toplamışım (kilo bazında), "dur bir perhize gireyim" dedim: abur cuburdan, kırmızı etten, pattestava vesairden uzaklaşıp, baklagil-sebze-meyve üçgenine yanaştım. Hızlıca sonuç almaya başlayınca, bu sefer de "bu gidişatı sporla destekleyeyim bari" diye düşünüp, akşamları birtakım ilginç hareketler yapmaya başladım. İşte, artık her yanımdan sağlık fışkırınca, son hamleyi de uyuma şeklimi değiştirerek gerçekleştireyim dedim, olay bundan ibaret (bu kadar sıkıcı ve gereksiz). Gelelim şu "de" bağlacının meselesine – eskiden yılmaz savunucusuydum, kimsenin yüzüne vurmasam da, bana gelen e-maillerde mesela, çaktırmadan alıntı kısmında düzeltirim, kimsenin de ruhu duymaz. Sonra, geçtiğimiz ay Necdet Yücel, blogunda "Eleştiriye cevap vermemenin 42 yöntemi" başlıklı bir yazı yazdı, ben de okudum, onun daha ilk maddesinde bu konuya (biraz da ters istikametten) değiniliyordu, ben de "ne diye canımı sıkıyorum, derdimiz ‘de, da’ hataları olsun" dedim (ya da Gürer Beyciğimin deyişiyle "öeh!"). Sırtüstü uyuyabilmeyi becerebilirsem bunu haydi haydi becerebilirim, sıkayım dişimi (¡A por ellos!). Geçen gün xkcd’de şu çıktı, manyaklık bir değil, iki değil, nereye kadar (n sonsuza gider):

http://xkcd.com/1015/

Punks not dead (in the heat of the night)
Yılbaşı tatilinde, bildiğiniz üzere Barışlarda, Belçika’da toplandık, bir günlüğüne de Hollanda sınırını geçip, Delftceğimizi ziyaret ettik. İşte, Delft’te akşam vakti arkadaşlarda -biraz da yorgun- otururken, ev sahibi Remko, bana ne tür müzik dinlediğimi sordu da, adımı söylüyormuşçasına, hiç düşünmeden, "80ler ve punk" dedim. Gerçi sonrasında Remko gayet anlamışçasına bir "hımmm…" deyip klasik müzik çaldı ama olsun, caz da çalabilirdi nitekim. İşte "80ler ve punk" deyişim, hayatımda yeni bir dönem açtı (/onun gibi bir şey), böylesi ucube bir şeyin bu kadar benimsenmiş ve doğal bir şekilde kendinden ibrazı kendime saygımı arttırdı (paradoksal olsa da), şimdi burada biraz deneyip de akabinde beceremediğimi anladığım bir şekilde, yani tarifi pek mümkün olmayan bir şekilde, mutlu ve huzurlu oldum (bunu yazınca da "hani diyelim ki çirkin bir kız arkadaşınız vardır, arkadaşlarınızın görmesini istemiyorsunuzdur fakat onunla da çok iyi vakit geçiriyorsunuzdur, sonra bir gün yeterbea! çekip bütün dünyaya açıklarsınız da rahatlarsınız, film de mutlu sonla biter" örneği aklıma geldi ama bu teşbihle de açıkçası pek tatmin olduğumu söyleyemeyeceğim). Neyse, yarın öbürsü gün, anneniz-babanız olur, öğretmeniniz olur, işte soracak olurlarsa "sururi ne tür müzik dinliyor kuzum?" diye, çekinmeden bildirebilirsiniz: 80ler ve punk. (bkz. Klozetten çıkan adam)

Bobby‘nin ellere dikkat! Böyle el paletleri vardı bir de benim çocukluğumda

olan bitenler…
İşte siz uyurken olan bitenlerin bir kısmı bunlar. blogda okumadığınız eski tarihli girişler olabilir – onları yazmaya başladığım tarihli oluyorlar, yayınlayınca da arkalarda çıkıveriyorlar, ya da ben bir müddet geçtikten sonra yayına alıyorum, her şey olabiliyor. Neyse, en azından yılın listeleri bitti, artık yorumlara yorum yazmaya başlayabilrim.

(Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.
OA – TO)